24 Nisan 2026 Cuma

Rolex’e Niyet Longines’e Kısmet

İsviçre’ye gideceğim belli olduğundan beri bu ziyareti bir İsviçre saati alarak taçlandırsam mı acaba diye düşünüp bol bol araştırdım. Bilenler bilir; büyük bir alışveriş öncesi en sevdiğim şey uzun uzun araştırmak, alternatifler hakkında detaylı bilgiye sahip olmayı çok severim, adeta özelliğimdir.

İsviçre saati deyince otomatik olsun, otomatik olunca bir de uzun ömürlü saygın bir marka olsun diye araştırmalarımı fokusladım. Böyle olunca da konu Rolex’e kadar gitti. Tabi sıfır bir Rolex almak için bekleme listeleri olduğunu, pre-owned (ikinci elin havalı tabiri) saatlerin ise primli olarak retail price’ın (bayi fiyatının) üzerinde alıcı bulduğunu öğrendim. Zürih’teki bu işi yapan bayilerle yazışıp randevu aldım. 

Şehre indikten hemen sonra eşimin istediği çantayı alıp saatçileri gezmeye başladım. Sıfırı tabii ki yoktu, randevu aldıklarımdan da sadece bir tanesinde vardı istediğim model vardı ancak onun da rengi istediğim gibi değildi. Araştırma yapmasam belki duruşunu beğendiğim için alırdım ama bu rengin satışının zor olduğunu ve değer kaybettiğini biliyordum. Hal böyle olunca başka markalara bakmaya başladım. Şehir merkezinde harcayabileceğim sayılı dakikalar vardı. 12 gibi geldiğim Bahnhofstrasse’de saat hemen 13 olmuştu ve normalde boarding pass’imde bu saatte alanda olmam gerekiyordu. Şehirde olduğumu belgelemek için bir kaç fotoğraf çekip hızlıca vitrinlerdeki alternatif markalara baktım. Rolex’in kardeş firması Tudor’da bir önceki hafta tanıtılan yeni modelleri denedim, ya renkleri içime sinmedi ya da ince bileğime ağır geldi. Zorla olmaz bu işler deyip trene atlayıp havalimanına döndüm. 



Avrupa medeniyetini kapılardan ve güvenlikten geçerken sürecin ne kadar hızlı ilerlediğini görerek yaşadım. Bir buçuk saatten fazla sürem vardı ve duty-free alanındaki saatçilerden birine girdim. Bir önceki hafta Cambridge alumni toplantısında fiziksel olarak bir araya geldiğimiz okulun gönüllü elçiliğini yapan ve İsviçre’de yaşayan Matthew’in tavsiye ettiği Longines bu mağazada vardı. Her zaman kullanabileceğim klasik bir modeli adeta bana göz kırptı. Heyecanlanıp bu modeli alırsam vergi iadesi alıp alamayacağımı görevliye sordum. O ise benim ürünü denemek için izin istediğimi düşünüp vitrinden ürünü çıkardı. Bileğime göre ayarlayıp severek kullanabileceğimi hissettikten sonra yine aynı soruyu sordum. İsviçre’de yaşamadığımı teyit etmem şartıyla saatte vergi indirimini mağazada uygulayabileceklerini söyledi. İndirim sonrası kurla döndüm, hızlıca Türkiye fiyatları ile kıyasladım, avantajlı olduğunu görünce de “deal” deyip anlaştığımızı, belgeleri düzenleyebileceğini söyledim.


Zürih’e giderken aklımın bir köşesinde Matthew’in geçen Cuma Rolex saatler hakkında söyledikleri vardı: "bazıları göstermek ister, Rolex dünyanın her yerinde öyleleri içindir" diye. Bir de böyle bir saati aldığımda hep ikinci el piyasası ile kafamı yoracaktım, her ortamda rahat kullanamayacaktım. Şimdi ise yaptığım tercihle çok daha huzurlu ve mutluyum. İnşallah ev halkı da beğenir ve bana güzel saatler yaşatır. 


Şimdi İstanbul için Zürih’ten kalkış vakti... (22 Nisan 2026)



Zürih seyahatim öncesi havalimanı izlenimlerim için buraya: Volkan Yorulmaz: Zürih’e Giderken Kafamdan Geçenler

22 Nisan 2026 Çarşamba

Zürih’e Giderken Kafamdan Geçenler

Gönlünü gül edeni sevmez sevda, ister hep onu üzeni...” Çarşamba sabahı saat 5’e gelirken Sabiha'ya gitmek için arabaya bindiğimde radyoda Mustafa Sandal bu sözleri söylüyordu. Haksız değildi Musti: Zoru, karmaşığı ve zihnimizi yoranı seçmeye ne kadar da meyilliyiz, değil mi?


İsviçre’ye üçüncü yolculuğum. Rota bu kez Cenevre değil, Zürih. "Red Carpet" ayrıcalığıyla vizemi hallettim, harcamalarım bu kez cepten olacağından en uygun uçak biletini buldum ve sabah gidip akşamüstü dönecek şekilde planımı yaptım. Şu an havalimanında, sert bir sandalyenin üzerinde kucağımda iPad'imle tarihe not düşüyorum. Çoğu insan için havalimanları geçip gittikleri bir yerken; benim içinse kendimle baş başa kaldığım, dış dünyadan izole olup fikirlerin ve duyguların demlendiği bir kaçış noktası. Bu konuda daha önce de yazmıştım bir şeyler, mesela: 
Volkan Yorulmaz: Düşünce ve Üretkenlik Merkezi: Havaalanı veya Volkan Yorulmaz: İlklerin Ayı Biterken

Kararsızlığı Yenmek

Zürih’e doğru yola çıkarken zihnim yine meşgul."Onu mu alsam, yoksa onun yerine bunu alıp kalanıyla şunu mu yapsam?" Günlerdir süren, enerjimi emen bir analiz felci (analysis paralysis). Gevşemeyi ve "rahata bağlamayı" bir türlü kabul etmeyen bir bünyem var.

Peki ne yapacağız? Yapacak tek bir şey var: Uçaktan inip o birkaç saat içinde en rasyonel kararı alıp eyleme geçmek. Kararı al, aksiyona dök ve sonucun arkasında dur. Hayatta çoğu zaman "mükemmel" karar diye bir şey yoktur; sadece kararlar ve onların ardından gelen eylemler vardır.

Şu sıralar iş yerinde yapay zeka ile oldukça üretken bir dönemden geçiyorum. Bugün bilgisayar ekranından uzak kalmak, "Daha etkili ne yapabilirim?" sorusu üzerine stratejik düşünmek için harika bir fırsat olacak. Fikirleri karalamak için fiziksel bir defterim olsaydı fena olmazdı ama bugünlük dijital cihazlara ve kendi zihnimize güveneceğiz.

"Out of Office" Yanılgısı ve Kendi Gerçeğini Kabul Etmek

Gelelim şu meşhur "Out of Office" (Ofis Dışında) durumuna. Bugün dahil 5 gün izinliyim. Peki zihnim şalteri tamamen indirecek mi? Hayır. Cuma güne sunacağım finansal tablolar kafamın bir köşesinde dönecek ve evet, bağlandığımda o mailleri kontrol edeceğim.

Pek çok kişisel gelişim gurusu bunun "yanlış" olduğunu, tatilde tamamen kopmak gerektiğini söyler. Ama ben kendi gerçeğimi kabul etmeyi seçiyorum. Bu benim için bir sürpriz değil, profesyonelce olup olmadığı tartışılır ama benim tercihim bu. Kariyerimin sonuna kadar bu değişir mi bilmem, ama şu anki çalışma ritmim bu. İşlerin bensiz de akacağından ne kadar eminsem, dayanamayıp o maillere bakıp aksiyon alacağımdan da o kadar eminim.

Yine de bu yıl kendime koyduğum net bir metrik var: Hak ettiğim 20 günlük iznin %10 fazlasını kullanmak. Temmuz'da blok iki hafta, Ağustos'ta her Cuma izinliyim. Şu an 16. gündeyim, son çeyrekte hedeflediğim o 22 güne ulaşacağım. Sistemi tamamen kapatmasam da, kendi kurallarımla yavaşlatıyorum.

Yatırımda Duygusal Bağlılık

Kırklı yaşlar insana yeni bir perspektif kazandırıyor. Artık yatırımlarda sadece getiriyi değil, "dertsiz getiriyi" arıyorsunuz.

Kendi çalıştığım şirketin hisselerine yaptığım yatırımların ekside ve çoğunlukla kırmızı olması şu aralar keyfimi kaçırıyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde, Berk Dinçtürk’ü dinleyip kısa araştırmalar yaparak Amerikan piyasalarından aldığım hisselerin toplam portföyümü artıya taşıması var.

Buradan çıkarılacak çok net bir ders var: Yatırım yaparken şirketlerle (veya fikirlerle) gönül bağı kurmayın. Rasyonel ve profesyonel değerlendirme, duygusal bağlılığı her zaman yener. Berk Bey bana bunu yaşatarak öğretti, kendisine buradan selam olsun.

Bazen durup düşünüyorum: Çevremde böyle insanlar fiziksel olarak da bulunsaydı, Pazar kahvaltısında ya da trafikte sıkışmışken iki kelam edebileceğim akıl hocalarım olsaydı, kim bilir daha hangi kör noktalarımı aydınlatırdım? Bu sadece pragmatik bir ağ kurma (networking) meselesi değil; tamamen samimi, insani ve duygusal bir ihtiyaç. İnsanın kendi yankı odasından çıkması için her zaman dışarıdan rasyonel bir sese ihtiyacı var.

Harekete Geçme Vakti

Bacak bacak üstüne atıp yazdığım şu anlarda, bacaklarımdaki karıncalanma bana fiziksel dünyanın bir hatırlatması. Vücudum artık o sinyali veriyor: Analiz etmeyi bırak ve harekete geç.

Yavaştan ekrandan uzaklaşıp Zürih’e doğru adımlama vakti. Bakalım bu kısa yolculukta neler tecrübe edeceğim?

12 Nisan 2026 Pazar

Kurumsal Hayatın Yükü, Yurtdışı Hayalleri ve Zürih Bileti


Hiç Okunmamasını Tercih Ederim

Yazdıklarımın ne kadar okunduğunu merak edip gün içerisinde istatistiklere bakıyorum ama bu yazıyı kimse okumazsa hiç üzülmem. Çünkü bu kez, kimselerle kolay kolay paylaşamadığım o iç sesimi yazıya dökeceğim.

Bir süredir tadım tuzum yok. İş yerinde gösterdiğim çabanın karşılığında hak ettiğim takdiri, performansımla hiç ilgisi olmayan sebeplerle görememek beni yoruyor. Diğer yandan birikimlerime ne kadar özen göstersem de yatırımlarımın dilediğim gibi büyümemesi, aksine yerinde sayması canımı sıkıyor. "Haydi biraz hatıra biriktirelim, gezip tozalım" dediğimizde ise hayat pahalılığı gerçeğiyle yüzleşiyorum. Eve dönünce kendimi o meşhur "Değer miydi?" sorusu ve "Geleceğimiz ne olur?" kaygısıyla baş başa buluyorum. Bugün Suadiye sahilinde yürürken Burak ağabeyin de dediği gibi; fazlasıyla sonunu düşünerek yaşıyorum. Hal böyle olunca yüküm artıyor, ruhum ağırlaşıyor. 2025 biterken yazdığım o "rahata bağlama" niyetlerimi maalesef hayata geçiremedim. Huy işte; kolay kolay çıkmıyor.

Güzel hatıra biriktirdiğimiz anlardan...

Geçen Cuma, yurtdışına gönderilecek birkaç satırlık basit bir açıklama (varyans sebebi) için saat 17:00’den 18:30’a kadar arabada kelimelerin üzerinden defalarca geçtik. En nihayetinde gönderip, ailece tiyatroya gitmek üzere yola çıktık. "Bitti mi acaba?" diye içimden geçirirken telefon çaldı. Halbuki Teams’imi "çevrimdışı" yapmıştım ama sorumluluk duygusu işte, dayanamayıp açtım. O an anladım ki bir konferans görüşmesine dahil edileceğim; nitekim öyle de oldu.

Yol boyunca neden metnin bir yerinde belirli bir ödeme detayının eksik kaldığına dair nasihat dinledim. Geri bildirime sonuna kadar açığım ancak o kadar emekten sonra, o saatte ve tam da ailemle tiyatroya giderken bunun yaşanması olacak iş değildi. Keyfim acayip kaçtı. İlk kez işimi gerçekten bırakmak istedim. Benimkisi kaçmak değil; sadece her türlü zorluğa göğüs germekten yorulmaktı.

Fiziken tiyatroda olduğum anlardan, kafa olarak ise bambaşka yerlerdeydim...

Cumartesi günü her şeyi unutmak için elimden geleni yaptım. Bol bol gezdim, güneşin tadını çıkardım. Oğlumun bu yaz da İngiltere’ye gidebilmesi için gereken noter ve tercüme işlerini hallettim. Pazar ise rutine göre daha tembel geçti. YouTube’da Portekiz’de yaşam videoları izlerken buldum kendimi. Olası bir terfi ile oralara gidersem hayatın nasıl olacağını hayal etmeye çalıştım. İstanbul’daki kazancımla oradakini kıyasladığımda beklentim devasa olmasa da yeni bir deneyime, kariyerimde bir adım daha atmaya niyetliyim. Bakalım zaman ne gösterecek?

Küçük bir macera tohumu da ektim bu hafta: Önümüzdeki hafta için günübirlik bir Zürih bileti aldım. Pegasus kampanyasından vize gerekliliğini yerine getirmek için uygun bir fiyata kapattım biletleri. Eğer paraya kıyabilirsem, belki bir yatırım olur diye düşünüp kendime bir Rolex alıp dönerim; o günübirlik ziyaretin kalıcı bir hatırası olur. Bu arada, hani olur da beni tanımayan biri bu yazıyı okursa diye not düşeyim: İsviçre "red carpet" vizemi aldım ama henüz orada bir toplantım organize olmadı. Konsolosluğa verdiğim "ilk giriş" sözünü tutmak için bu kısa ziyareti yapacağım.

Ben bu son satırları yazarken Macbook’um uyku bildirimini gönderdi bile. Madem Pazar gecesinin son saatine girdik, uykumu alıp yeni haftaya öyle başlayayım.

Oh be, yazmak gerçekten iyi geldi. Her şeyin daha güzel, daha verimli ve keyifli olduğu; sağlık ve neşe dolu bir hafta olması dileğiyle…