11 Ekim 2009 Pazar

Urfa’da 2 Ay


Tarih 11 Ekim, yani Urfa’daki 2.ayım. Sabah saat 7:40. Gece 2-4 nöbeti sonrası 2 saatlik uykuyla ayaktayım. Ama çarşı iznimin olması içimi kıpır kıpır etmeye yetiyor.

Artık şafağım çift haneli. Şafak metrem bugün 98’i gösteriyor. Çift hanelere indirmek öncelikli hedefimdi, onu başardım, bir sonraki hedef şehirlere inmesi, daha sonra bayramda annemin yanıma gelmesi, sonra yeni kısa dönemlerin alaya gelmesi ve tek haneler…

Tanrı bana ve tüm askerlere sabır ve güç versin ki şu süreci en az hasarlara kapatıp sevdiklerimize ve özlediklerimize kavuşalım.

PS: avucumda elmas ve nergiz yazıyor. Böyle parola ve işaret seçen zihniyete selamlar!

4 Ekim 2009 Pazar

Urfa'da Köşe Yazısı

Bu yazıyı çarşıda okudum, hatıra kalsın istedim Haşmet'ten....


Yaşamak güzel!.. Berbat olan yaşadıklarımız!

***

Fizyolojiyi bir yana bırakırsak, zihin yapısı ve dünya algısı olarak "çocukluk" ne zaman biter? Ergenlikte mi? 20'li yaşlarda mı? İşe girince mi? Ne zaman, nerede biter çocukluk? Cevabım şaşırtıcı gelebilir ama gerçekte çocukluğun sonu çok erken gelir! Okula başlanır ve birkaç hafta sonra biter çocukluk! Çünkü okul başlayınca saat de işlemeye başlar. Yetişkinlerin saati!.. Çocuğun sabah uyanışını, evden çıkışını, derslerini, eve dönüşünü, oyun zamanını; daha doğrusu artık bütün hayatını düzene koyan saat! Oysa çocukluk "saatsiz"dir. Çocukluğun zamanı dakiklik nedir bilmez. Vahşidir, dilimlenmemiştir, programlanmaya direnir. Bir kez düzene girdi mi, gerçek çocukluk hapı yutar. Birden büyür çocuk. Dikkat edin, farkı fark edeceksiniz!

***

Zamanın değerini bil denir hep! Ama "zamanın değerini yetişkinler bilir, çocuklar bilmez" (Jay Griffiths) Çocukluğun değeri de tam oradadır işte!

***

Hastasına tutkuyla bağlanan hastabakıcı... Bazı aşk ilişkileri öyledir. Seven sevdiğinin "iyileşmesi"ni istemez! Ona bakar, kollar, kucaklar, "hapını" yutturur ama taburcu olmasına izin vermez. Ayaklarının üzerinde durmasını, sokağa karışmasını önler.

***

Durup dururken (!) aklıma Simone De Beauvoir-Jean Paul Sartre ilişkisi geldi yine! Daha doğrusu bu ilişkinin finali... Simone henüz liseli bir kızken tanışmışlardı. Hep birlikte oldular ama başka aşkların peşinden koşmayı da ihmal etmediler. Her seferinde birbirlerine döndüler. Yine de Simone'nin içinde "bu ilişkide bir eksiklik var" duygusu yer etmişti! Sanki bir türlü yeterince yakın değildiler. Hatta dostlarının anlattıklarına bakılırsa aralarındaki konuşmalarda hep resmi ve sakıngan bir dil hâkimdi! Ben Simone'nin o eksiği Sartre'ın öldüğü akşam gidermeye çalıştığını düşünür ve düşündükçe ürperirim. Olay şöyledir: Sartre'ın cansız, kangren yaralarıyla dolu ve pörsümüş bedeni hastanedeki odada çarşafın altında uzanmaktadır. Simone hemşirelerden izin ister, kapıyı kapatır ve çarşafı kaldırıp Sartre'ın yanına uzanır. Sabaha kadar orada kalır.

***

Çarçabuk bastıran yaz özlemleri: 1- Gecenin sabaha dönen saatlerine kadar kasaba meydanında bir kahvede oturup dostlarla sohbet etmek... 2-Sabah rüzgârla uçuşan perdeden sızan güneşe bakarak uyanmak.. 3- Bıçkın converse'ler, güzel ayaklara tembel bir uyumla bağlanmış şık sandaletler, güneş yanığı tenlerin üzerinden süzülen tuzlu su damlacıkları... 4- Hanımeli ve yasemin kokuları... 5- Sıcaktan herkesin ortadan çekildiği öğle vakitlerinde dolaşmak...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Garfield

Eskiden siteye sık sık girip wallpaper seçerdim. Uzun zaman olmuş girmeyeli. Ama çok şey de kaçırmamışım. Biri dışında:

15 Haziran 2009 Pazartesi

Seferihisar - Yavaş Şehir

Can Dündar, bugünkü köşesinde Seferihisar'dan bahsetmiş. Ee o kadar senedir her yaz kahrımızı çeken Seferihisar hakkındaki bu yazıyı burada paylaşmazsam hisarın hakkını yemiş olurum. İşte o yazı:


Yavaş Şehir

Sonsuz ummana tepeden bakan devasa çınar, gece boyunca yaprak yaprak konuştu durdu.
Gün ışırken, söz sırası arka bahçedeki çilli horozundu.
Sabah Köpük’le komşusu Köfte, sabah yürüyüşü talebiyle havlamaya başladı.
Verandanın köşesindeki yuvada kahvaltı bekleyen kırlangıç yavruları cıvıldaşarak koroya katıldı.
Güzelim Sığacık, bir haziran sabahına böyle uyandı.
* * *
Günü ambulans sirenleriyle noktalayıp sabahı öfkeli kornalarla karşılamaya alışkın kulaklar için ne tezat!
Ya asfalt-beton kuşatmasında yaşayan gözler?
Sıkıntı üfleyen klima havasıyla dolu ciğerler?
İşe ara vermemek için hep atıştırmayla doyurulan mideler?
Hepsi, upuzun bir haz mahrumiyetinden yeni tahliye olmuş gibi sevinçteler.
Hayat, gazdan ayağımızı çekip biraz frene yüklenince, kravatı çözüp bacağına şortu geçirince sevdiriyor kendini...
Dönüşte öbürünü hayat diye yaşayamayacak kadar bağlıyor kendine...
* * *
“Yavaş şehir” diye bir şey duymuş muydunuz?
İtalyanca-İngilizce ortak adıyla “Citte Slow”, uluslararası bir kentler ağı...
Özellikleri, adlarından da anlaşılacağı gibi, ahestelikleri...
Hayatı, ondan tat alabilecek bir hızda ve hazda tüketmeleri... Daha doğrusu tüketmeyip çoğaltmaları...
Yavaş Şehirler Birliği, dünyada kendi kriterlerine uygun, 50 bin nüfusun altındaki kentleri “Citte Slow” seçerek üyelerini bu butik kentlere yönlendiriyor.
Kriterler basit:
Bozulmamış manzaralar... trafiğe kapalı gürültüsüz alanlar... yayalara tahsis edilmiş yeşil meydanlar... sevimli zanaatkârlar... yerel tatlar sunan dükkânlar... geçmişin mirasını sahiplenen arkeolojik alanlar... mevsimlerin yapraklarda bıraktığı renkleri fark edebilecek kadar hayata tutkun, çevreye duyarlı insanlar...
Modern hayatın dayattığı telaşa yer yok bu kentlerde...
“Hız” pompalayan “fast food” zincirlerine de zincir çekilmiş.
Bu özelliklerinizi koruyabildiyseniz Yavaş Şehirler Birliği’ne başvuruyorsunuz. Bir heyet gelip inceliyor. Yeterince yavaşsanız size “salyangoz” sembollü bir “Citte Slow” sertifikası veriyor.
O günden sonra, her biri birbirine tıpatıp benzetilmiş turistik tatil beldelerden bıkanlar, dünyanın telaşından kaçanlar, “yavaş yavaş” kentinize, kasabanıza akmaya başlıyor.
* * *
Son 10 yılda 100 kente salyangoz damgasını vurmuş Yavaş Şehirler Birliği...
İlk “Citte Slow”, Toscana’dan Chianti seçilmiş. Onu Bra, Positano, Orvieto izlemiş.
Sonra İngiltere’den Ludlow ve Alysham kasabaları gelmiş.
Almanya Hersbruck, Lüdinghausen’i listeye eklemiş.
Hareket, özellikle Akdeniz kasabalarında kısa zamanda ünlenmiş.
Şimdi Türkiye’den ilk üyelik talebi geliyor.
Seferihisar’ın çiçeği burnunda Belediye Başkanı Tunç Soyer, Expo çabalarının sağladığı deneyimle bu güzelim Ege kasabasını “Yavaş Şehir” statüsüne sokmak için başvuruyor.“Medeniyet” sanılan markalar zincirinin ve gürültülü eğlencenin henüz işgal edemediği “yavaş Seferihisar”, onlardan önce “salyangoz”larca keşfedilirse bambaşka bir geleceğe doğru kanatlanabilir.
Ve bize, asırlardır durduğu yerden karşı kıyıya yaprak yaprak şarkılar söyleyerek eğlenen bir koca çınar gibi, durup yavaşlayarak da mutlu ve zengin olabilmeyi öğretebilir.


Kaynak:
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1106635&AuthorID=75&Date=15.06.2009&b=Yavas%20sehir&a=Can%20Dundar&ver=45

Google adsense

Analytics