İki haftalık uzun bir iznin ardından masaya oturduğunuzda, her şeyin kontrolünüz altında olduğunu hissedersiniz. Enerjiniz yüksektir. Hatta Avrupa'nın büyük kısmı tatilde olduğu için hafta sakin bile geçiyordur.
Ta ki Cuma öğleden sonraya kadar.
Tıpkı futbolda 90+ dakikada yenilen o beklenmedik gol gibi, haftanın bitimine saatler kala bir iş patlar. Gelen kutunuza düşen her yeni e-posta, takvimdeki her yeni toplantı bildirimi omuzlarınıza binen ekstra bir yüke dönüşür.
Eğer uzaktan çalışıyorsanız ve yazlıktaysanız, bu yükün çok daha acımasız bir boyutu vardır. Siz ekran başında mail hazırlayıp kriz çözmeye çalışırken, oğlunuz elinde havlusuyla denize gitmek için kapıda sizi bekliyordur. Mesai saatleri bitmiş olsa da, zihniniz hala o ekranın içindedir.
O Cuma akşamüstü sahile indiğimde, denize girecek halim yoktu. Adeta bir savaştan çıkmış gibiydim. Çözüm suda değil, arkadaşlarla iki kelime edip o zihinsel düğümü çözmekteydi.
Multitasking Bir Başarı Madalyası Değildir
Ertesi sabah, zihnimi toparlamak için Sığacık’ta yürüyüşe çıktım. Kulaklığımda "Kitabın Ortası" podcasti çalıyordu. Konu çok tanıdıktı: Multitasking.
Modern iş dünyası bize aynı anda birden fazla işi yapmayı bir yetenek, bir övünç kaynağı olarak pazarlıyor. Toplantıdayken maillere cevap vermek, bir yandan sunum hazırlarken diğer yandan anlık mesajlaşma uygulamalarından gelen sorulara dönmek...
Aslında dünkü o büyük tükenmişliğimin sebebi krizin kendisi değil, isteyerek ya da istemeyerek içine düştüğüm bu çoklu iş bitirme telaşıydı.
İşin garip tarafı şu: Tatildeyken günde sadece iki kez Outlook’u açarak işleri gayet iyi yönetebilmiştim. İşe döndüğümde bunu neden yapamadım? Çünkü "önemli bir maili kaçırma riski" aklımın önüne geçti. Kontrolü kaybetme korkusu, beni yeniden o verimsiz multitasking çarkının içine çekmişti.
Dünya Böyle, Çünkü Sen Böylesin
Yürüyüş sırasında her zamankinden farklı bir yola saptım. O sırada Evrim Kuran'ın bir podcast bölümü başladı. Bölümün sonunda, Tanrılar Okulu kitabının yazarı Stefano D’Anna’nın o sarsıcı sözünü alıntıladı:
"Dünya böyle, çünkü sen böylesin."
Durup bu sözü hemen telefonuma not aldım. Çünkü Cuma günü yaşadığım o korkunç yıpranışın tam karşılığı buydu. Dünyamı stres ve yorgunluk sarmalına çeviren şey dışarıdaki olaylar değildi; benim onlara verdiğim tepkiydi. Yeni yaşıma girerken kendime verdiğim sözleri unutup, yine akışın içinde kaybolmuştum. Krizlere verdiğim tepkiyi değiştirsem, onları sadece "çözülmesi gereken olağan durumlar" olarak görebilsem, o akşamüstü sahile bir savaş gazisi gibi inmeyecektim.
Ekranı Kapatmak
Her şeyin bizimle başladığını fark edince, değişime en çok şikayet ettiğim yerden başlamaya karar verdim: Ekran sürem.
Özellikle sabah uyanır uyanmaz ve gece yatmadan hemen önce telefona, sosyal medyaya bakma huyum son zamanlarda beni ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamıştı. Düşüncelerinizi değiştirmek istiyorsanız, önce rutininizi bozmalısınız.
Bu sabah yürüyüşten dönerken kendime Oksijen gazetesi aldım. Plajda ekranı kaydırmak yerine kağıda dokundum. Bu gece de yatarken o telefonu yatağımdan çok uzağa koyup, sadece kitap okuyarak uykuya dalacağım. Bunun bir hevesten çıkıp kalıcı bir disipline dönüşmesi şart.
Zihnimiz, ona ne beslersek ona dönüşüyor.
Eğer siz sürekli telaşlı, bölünmüş ve ekranlara bağımlıysanız, dünyanız da telaşlı ve yorucu oluyor.
Sözün özü; dünya böyle, çünkü sen böylesin. Bir sonraki sefere kadar, kalın sağlıcakla.



















