motivasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
motivasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Mudanya Sahilinde Kısa Bir Mola

Mayıs ayı bu yıl resmen tatil bombardımanı gibi geçti, farkında mısınız? Hele o on günlük upuzun bayram tatili... Derken, takvimler Mayıs’ın sondan ikinci gününü gösterdiğinde (ki kendisi aynı zamanda o uzun tatilin de sondan ikinci günüydü) içimi bir telaş kapladı. Zamanın kum saati sanki daha hızlı akmaya başlamıştı ve benim o son damlaları çok iyi değerlendirmem gerekiyordu.

Ev ahalisi (eşim ve oğlum) farklı planlar ve sebeplerle evde kalmayı tercih edince, ben de bu durumu hemen bir fırsata çevirdim. Ne zamandır aklımda olan, "Şöyle tek başıma otursam, denize baksam ne iyi gelir" dediğim o Mudanya sahilindeki kafeye attım kendimi. Karşımda deniz, elimde kahve, kafamda ise biten tatilin muhasebesi...

Zor Bir Cümle, Zor Bir İtiraf

Şimdi size bu tatilin benim için nasıl geçtiğini özetleyen, kurması da kabul etmesi de biraz zor bir cümle kuracağım:

Bu uzun bayram tatili, benim için dinlenmek yerine, çalışmaya ara ara ara verdiğim bir türden geçti.

Tatilin İlk Günü Bebek Starbucks'ta Çalışırken

Bebek'teki Manzaram

Evet, kulağa biraz karmaşık geliyor farkındayım ama iç dünyam tam olarak böyleydi! İşten bağı koparmak benim için o kadar zor ki, "tatil" denilen o on günde bile her gün düzenli olarak mail kutumu kontrol ettim, cevaplar yazdım, önemli toplantılara katıldım, sunumlar ve toplantı notları hazırladım.

Kağıt üzerinde uzun süredir böyle büyük bir molaya çıkmamıştım. Ama ne derler bilirsiniz; huylu huyundan vazgeçmiyor. Laptop kapansa cep telefonundan Outlook, MS Teams ve Copilot açılıyor, bir şekilde o işler yapılıyor.

Temmuz Stratejileri Şimdiden Başlasın!

Yine de kendime haksızlık etmeyeyim, Mudanya sahilinde tek başına geçirilen şu birkaç saat bile ruhuma iyi geldi. Hem bu bir son değil, sadece bir fragman!

Nasipse Temmuz ayında önümde daha da uzun bir mola var; tam iki haftalık, gerçek bir ara. Şimdiden düşünmeye başladım: Bakalım o zamanki planlamam nasıl olacak? Yine maillerle köşe kapmaca mı oynayacağım, yoksa bu sefer gerçekten "bağlantıyı kes" butonuna basmayı başarabilecek miyim?

Gelişmeleri ve Temmuz maceralarını yine burada konuşuruz. Şimdilik Mudanya’dan, denizin dalga seslerinden hepinize sevgiler!

1 Mart 2026 Pazar

Yapay Zeka ile Üretkenlik ve İş Yaşam Dengesi: Yeniden Hayal Kurabilmek

Mart ayının ilk, Ramazan’ın ise on birinci günü. Güneşli bir Pazar öğleden sonrası.

Salonda ayaklarımı uzatıp kucağıma bilgisayarımı alabildiğim bu anın, aslında ne büyük bir lüks olduğunu fark ederek başlıyorum yazmaya. Şükran, genelde büyük zaferlerde aradığımız ama aslında sıradan ve sessiz anların içinde saklı olan bir duygu.

yapay zeka ve üretkenlik konsepti


Ramazan’ın ilk günü, öğleden sonraki o son toplantıda biraz sarsılmıştım. Ama insan bedeni muazzam bir adaptasyon makinesi. Şimdilerde geceleri 3’te sahura kalkmak, benim için sessiz bir üretkenlik ritüeline dönüştü. Karnımı doyururken farklı YouTube videolarıyla zihnimi dağıtıyor, bir yandan da birikmiş e-postaları temizliyorum. Gecenin o sessizliğinde, dünya henüz uykudayken çalışmanın garip bir huzuru var.

Üretkenlik demişken, bu aralar yapay zeka ile aramda hızlı ve derin bir ilişki var. Özellikle Co-Pilot’un Researcher ajanı yeni oyun alanım. Unuttuğum, derinlemesine inmek istediğim veya sadece arka plan hikayesini merak ettiğim ne varsa, komutu veriyorum. O, dijital dehlizlerde benim için arama yapıp istediğim detayı bulurken, ben asıl odaklanmam gereken işe bakıyorum.

Zayıf olan hafızamı daha da tembelleştirir mi? Belki. Ama bana düşünmek ve asıl katma değeri yaratmak için zaman kazandırdığı kesin. İş yerinde de bu tutkum fark edilmiş olacak ki, globalde kurulan yeni bir gruba AI Champion olarak dahil edildim. Amacım basit: İnsanlara bu teknolojiyi bir tehdit olarak değil, zihinsel bir kaldıraç olarak kullanmaları için ilham verebilmek.

Mart ayı demek, aynı zamanda bürokrasi demek. Bugün geçici vergi beyannamemin taslağını hazırladım. Okan'ın okulundan gelen faturalardaki küçük bir eksiği de yarın halledip onaylayacağım. Sonra da o heyecanlı gelir vergisi iadesi bekleyişi başlayacak. Hayat bazen böyle küçük, tamamlanmış görevlerin verdiği tatmin hissinden ibaret.

Beklemek demişken, ufukta bayram tatili var. Okulların ara tatiliyle birleşen ve hafta sonuna denk gelen bu bayram, biz beyaz yakalılar için takvimde büyük bir boşluk yaratmasa da ailece geri sayıma başladık. Zamanın nasıl aktığına şaşırıyor insan. Bahar, bayram, okulların kapanması derken bir bakacağız ki yılın yarısı bitmiş.

Yaz tatili için belirsizlikler yüzünden henüz somut bir planımız yok. Ama geçmiş yıllardaki o plansız, rüzgarda savrulan tatillerden birini daha istemiyorum. Zihnen gerçekten dinlenebileceğim bir alan yaratmam lazım. Hatta durun, sisteme izin girişimi bile yapmadığımı fark ettim şu an. Planlamaya önce kendi zamanımı sahiplenerek başlamalıyım.

Bu yazıda fark ettiğiniz bir eksiklik var mı?

Evet, iş yoğunluğundan ve bitmek bilmeyen mesailerden şikayet etmiyorum. Uzun süredir omuzlarımdaki en büyük ağırlıklardan biri olan denetim bitti. Ekibe yeni bir çalışma arkadaşımın katılmasıyla da yüküm daha yönetilebilir hale geldi.

Bu, sabah 8 akşam 5 çalışan bir memur zihniyetine geçtiğim anlamına gelmiyor. Hala deli gibi strese girdiğim anlar oluyor. Ama önemli olan şu: Artık tünelin ucundaki ışığı görebiliyorum.

Sürekli yangın söndürmekten ve reaktif yaşamaktan, yeni hayaller kurmaya vakit bulamadığım o tükenmişlik halinden yavaş yavaş çıkıyorum. İçimde yeni hedefler belirleyecek, geleceği tasarlayacak o enerjiyi yeniden bulabiliyorum. İyileşmenin ve dengenin en güzel kanıtı bu. Buna da şükür.

Bu seanslık bu kadar. Arayı çok açmadan yine buralarda olacağım.

Şimdi, yeni haftaya o bildik Pazartesi stresiyle başlamamak için, Cuma gününden ajandama yazdığım yapılacaklar listemi temizleme vakti. Hafta sonunun son saatlerini, yeni haftanın huzurunu ve berraklığını inşa etmek için kullanacağım.

Sevgiler...

6 Ocak 2026 Salı

Kurbağayı Yemek mi, Cam Silmek mi?

Bugün 5 Ocak Pazartesi. Takvime bakarsanız yılın beşinci günü ama itiraf edelim; hepimiz için yıl aslında bugün başladı. Geçen hafta o "ara hafta"ydı; tatiller bağlandı, mailler birikti, herkes biraz yarım yamalak çalıştı. Ama bugün o büyük pazartesi; İstanbul trafiği her zamanki gibi yoğun ve hepimiz o tanıdık psikolojik savaşın içindeyiz.


Son günlerde çalışma düzenim üzerine çok düşünüyorum. Hatta geçen Cuma gecesi radikal bir karar alıp takvimimde kendime nefes alanları açtım. Öğle aralarını blokladım, çalışma saatlerimin dışını Outlook takvimimde işaretledim. Bunu başkalarına bir mesaj olsun diye değil, aslında kendi verimliliğime duyduğum saygıdan yaptım. Bakalım bu yeni düzen, iş dünyasının o bitmek bilmeyen temposuyla nasıl bir ortak paydada buluşacak?


Pazar Günü: Bir Meditasyon Biçimi Olarak "Cam Silmek"


Size dünkü pazarımdan bahsetmek istiyorum. Sabah kafamda o meşhur soru: "Sporu sabah mı yapsam, öğleden sonra mı?". Tam bu ikilemdeyken eşimden o hayır deyemeyeceğim teklif geldi: "Bugün camları silsen mi?".



Bizim evde cam silme işi bende. Ve dürüst olayım, ben bunu bir iş olarak değil, bir fayda-maliyet analizi ve hatta bir tür terapi olarak görüyorum. Düşünsenize; hem vücudunuz çalışıyor (bedava spor!), hem o sırada sevdiğiniz bir podcast'i veya YouTube içeriğini dinleyebiliyorsunuz. Kafanız günlük streslerden uzaklaşıyor. 2020’den beri o camlar sadece benim ellerimden geçiyor ve bu bana garip bir huzur veriyor.


Kurbağayı Yiyemedim: Verimlilik Üzerine Bir Özelleştiri


Dün camları bitirip duşumu aldıktan sonra, sanki bir güç beni çağırmış gibi bilgisayarın başına oturdum. Saat 16:00 ile 18:00 arası o meşhur "kurbağayı yemek" (Eat the Frog) stratejisini denemeye çalıştım. Yani en sevimsiz, en zor işi en başta aradan çıkarmak...

Ama olmadı. O iki saat pek verimli geçmedi. Kurbağayı yemek yerine kenarından köşesinden küçük işlerle vakit kaybettim. Bazen ne kadar plan yaparsanız yapın, zihin o derin odaklanma noktasına hemen varamıyor. Sonra akşam ailemle vakit geçirdim, biraz televizyon karşısında kestirdim; ta ki gece 21:30’a kadar.


İşte o an bir şey oldu. Herkes çekilince çalışma odama geçtim ve o aradığım odaklanmayı gece yarısına doğru buldum. Bir konuya derinlemesine daldığınızda, o ipuçlarını birer birer birleştirmeye başladığınızda aldığınız haz bambaşka. O an anladım ki; ben "eşek gibi" çalışmaya hazır olan ama bunun karşılığında nitelikli sonuçlar görmek isteyen biriyim.


Sergen Yalçın Olmak mı, Koşmak mı?


Geçenlerde bir yazımda Sergen Yalçın benzetmesi yapmıştım. Benim derdim artık sadece sahada çok koşmak değil; o kritik pası verecek, skoru değiştirecek, fark yaratacak projelere imza atmak. Evet, yükselmek istiyorum, global pozisyonlar hedefliyorum ama bunu sadece saatlerce bilgisayar başında kalarak değil, doğru zamanda doğru odakla yapmak istiyorum.


Yeni yılın bu ilk gerçek mesai sabahında trafikte tıkanıp kalmışken bunları düşünüyorum. Geçen yıl iş yoğunluğu sürdürülebilirlik açısından zordu. Bu yıl ise daha akıllıca, daha derin ve daha nitelikli bir çalışma yılı olsun istiyorum.


Sizde durumlar nasıl? Siz de dün akşam benim gibi o birikmiş maillerin arasında kendi yolunuzu aradınız mı? Yoksa hala o "kurbağayı" yemeye mi çalışıyorsunuz?

28 Aralık 2025 Pazar

Dalyan Parkı’nda Bir Cuma Sabahı: 2026 Manifestosu


26 Aralık 2025

İstanbul’da aralık ayı, insanın yüzüne çarpan sert bir rüzgar ve zihinde biriken cevapsız… Bugün 26 Aralık. Caddebostan’dan çıkıp Dalyan Parkı’na doğru yürürken, arkamda bıraktığım 42 yılın ağırlığını değil, önümdeki 43. yaşın o tuhaf heyecanını hissediyorum. Günümüz beyaz yakalısının en büyük yanılgısı, hayatı bir "verimlilik projesi" sanması. Ben de bu sabah, o projenin bir günlük izne ayrılmış yöneticisiyim.


Performansın Yorgunluğu

İş dünyasında yeni bir pozisyona geçtiğinizde, size sadece bir unvan değil, aynı zamanda görünmez bir korku da verirler: "Hata yapma lüksün yok." Son birkaç ayımı, işler aksamasın, kimse eksikliğimi hissetmesin diye kendimi adeta parçalayarak geçirdim. Ancak sahil yolundaki banklara vuran dalgaları izlerken fark ediyorum ki; bu aşırı özveri, aslında bir tür kaçış. Sürekli çalışmaktan bahsetmenin, insanın kendi ruhuna karşı geliştirdiği bir tür antipatiye dönüştüğü o noktadayım. Harvard Business Review’in o meşhur yaşam dengesi makalelerinde okuduğumuz "esenlik" (well-being) kavramı, çoğu zaman bir lüks gibi görünse de, aslında hayatta kalma mekanizmasının ta kendisi.

Bedenin Hafızası

40’lı yaşlar, bedenin size ilk kez "Hayır" dediği ya da en azından "Eskisi kadar hızlı değil" diye fısıldadığı bir eşik. Sağlık, gençlikte hiç bitmeyecek bir kredi limiti gibi görünür. Oysa geçtiğimiz günlerde girdiğim check-up sonuçlarını incelediğimde bu yatırımın en çok ihmal edilen portföy olduğunu görüyorum. Artık her sabah uyandığımda, 40 yaş üstü her erkeğin yaptığı o sessiz anlaşmayı yapıyorum: Kendine daha iyi bak, çünkü oyun henüz bitmedi. Uzayan hayatlarla beraber maçın artık eskisinden uzak olduğunu da düşünürsek, enerjimizi ve kaynaklarımızı akıllı kullanmamız gerektiği kesin.

Küçük Bir Miras: 2026’nın Anlamı

2026’ya dair planlarım banka hesaplarının çok ötesinde. Elbette bir evladım var ve onun için sağlam bir gelecek kurmak en büyük sorumluluğum. Ancak ona bırakacağım en büyük miras, biriken paralar değil; onunla havuzda geçirdiğim bir pazar sabahı ya da hafta sonu kaçamağı yaptığımız bir otelin sessiz bir köşesinde birlikte izlediğimiz o gün batımı olacak.

O havalı New York Times editörlerinin sıkça hatırlattığı gibi; "İnsan, topladığı nesnelerin değil, kurduğu bağların toplamıdır." Önümüzdeki yıl daha az network, daha çok dostluk; daha az adet, daha çok derinlik biriktirmek istiyorum. Çünkü günün sonunda hepimiz sahilde tek başına yürüyen o yabancıyız ve bizi eve bağlayan tek şey, sevdiğimiz insanların sesidir.

İstanbul'u yaşamıyoruz dedirten anlardan

Kapatırken

Yukarıdaki metnin temelini yürüyüş esnasında ses kaydı alıp ardından Gemini ile paylaşıp bir blog içeriğine çevirdim. Şimdi de doğum günümü kutladığım, ihtiyacım olan kaçış hafta sonunu yaşadıktan sonra düzenliyorum. Bir de o yürüyüşü yaptıktan sonra sahilde güzel bir Türk kahvesi keyfi yapmak için mola verip düşüncelerine çok değer verdiğim mentorüme sahilde çekilmiş bir fotoğrafımı ve kendisine bu yılki destekleri için teşekkürlerimi gönderdim. Bana iyi dinlenmem, kafamı boşaltmam için daha önce tavsiyeler verirken yürüyüş esnasında podcast dinlemeyi bırakmamı söylediği için fotoğrafı gönderirken sadece SoundCloud dinlediğimi yazmıştım. Cevap gecikmedi, SoundCloud da dinleme ve geride kalan yılı değerlendirip notlar al dedi. Kahvenin üzerine bu kez Suadiye tarafına yürüyüp bir de 2025’i genel olarak gözden geçirdim. O kişisel değerlendirmeyi bir kenara bırakacak olursak, yapılacak ufak molaları es geçmemek gerektiği, sevdiğin kişilere ve şeylere ayıracağın vaktin verimlilik olarak döneceğini unutmamak lazım. Yol da maç da uzun, o yüzden zamanı iyi yönetmek lazım. Bu satırları yazdığım Pazar öğleden sonrasında, kafamda hala acaba iş maillerime bakıp haftaya temiz mi başlasam sorusu varken kendime bu öğütle kapatayım: 2026 nicelik değil, nitelik senesi olsun, anladın sen ;)

Bir hafta sonu kaçamağı hatırası 

Gözlüğü ters tak ama kafaya bir şey takma :)

PS. Bu yazının oluşmasında bana eşlik eden Flunk - Down idi. Güzel bir keşif oldu.

7 Aralık 2025 Pazar

Süpermen Olmadığımı Hatırladım

Bu Pazar akşamı, saat daha 22:00 bile olmadan yatağa girmek, kucağıma laptop’umu almak ve "okunmamış mail" bırakmamış olmanın haklı gururunu yaşamak... Bu bir lüks mü bilemem ama bu hissi ne kadar özlediğimi tarif edemem.

Elbette bu, "fırtına öncesi sessizlik" gibi bir şey. Yarın sabahın ilk ışıklarıyla işlerimde bir rahatlama olmayacağını; dünya kadar mail, mesaj ve aramanın üzerime yağacağını tahmin etmek artık benim için nitelikli bir öngörü sayılmaz. Bu kaçınılmaz bir gerçek. Ama yine de, işleri en azından bu gece itibarıyla yoluna sokmuş olmanın verdiği o anlık huzuru yaşamaya ihtiyacım var.


Eskiden çok zor geçen günlerin sonunda, yorgunluğumu bir madalya gibi taşır, "Bugün kazandığım paranın son kuruşuna kadar hak ettim" derdim. Şimdilerde ise yoğunluk öyle bir arttı ki, o "zor günler" yerini zor haftalara, hatta bitmek bilmeyen aylara bıraktı.

"Excuses, Excuses..."

Geçtiğimiz günlerde mentörümle (böyle deyince çok havalı durduğunun farkındayım ama o okursa rahatsız olmasın diye ismini saklıyorum) yazışıyorduk. Bana yapmamı tavsiye ettiği bazı ek analizler vardı. Ben de o anki iş yükümün altında ezildiğimden, bunları "ancak gece yapabileceğimi" yazdım.

Cevabı kısa ve netti: "Excuses, excuses" (Bahaneler, bahaneler).

Kendimi savunmak için elimdeki iş listesini ve yoğunluğumu anlatmaya başladığımda ise yüzüme tokat gibi çarpan o cümleyi kurdu: "Üstündeki yükler, aslında senin kendi üstüne aldığın yükler. Süpermen olmadığını hatırlaman gerek."

Tam bu şoku atlatmaya çalışırken, aynı gün öğle yemeğinde (evet, şükür hala remote-work var) eşimden gelen eleştiri, durumu tescilledi. Alakasız konularda bile neden benim çalıştığımı, neden her şeye benim koştuğumu biraz sitemkar bir dille sorguladığında durup düşünmek zorunda kaldım.

Durup Düşünmek: Unutulan Eylem

Evet, "durup düşünmek"... Bu yoğunluk, bu koşturmaca içinde en çok atladığım eylem buymuş meğer.

Düşününce fark ettim; takdir edilme arzusuyla, "iş sahiplenme" duygumun ne kadar yüksek olduğunu gösterme fırsatı olarak gördüğüm şu kurumsal denetim (bilen bilir "corporate audit"i) süreçlerinde, yükü aldım da aldım. Ben diğer işlerimi de aynı kalitede yapmaya çalıştıkça, bu bana gece yarılarına sarkan mesailer olarak geri döndü.

Sonuç? Ailemle ilgilenemedim, sağlığımda bazı ufak tefek ama "ben buradayım" diyen sorunları fark etmeye başladım. Bedeli, sandığımdan ağır olmaya başlamıştı.

Yılın bitmesine sayılı günler kaldı. Yaklaşan yeni yılın motivasyonuyla bu süreci tamamlamaya, direnmeye hala gücüm var. Ama bu Pazar akşamı hafta içinde aldığım dersi cebime koydum: Ben Süpermen değilim ve olmak zorunda da değilim.

Umarım yeni yılda, bu yoğun günlerden aldığım dersleri unutmadan, daha dengeli bir yola devam edebilirim.

Şimdilik, gelen kutumdaki okunmamış sıfır mailin tadını çıkarma vakti.

8 Ekim 2025 Çarşamba

Bir Hastane Ziyaretinden Kalan Düşünceler

Dün, sevip saydığım bir abimi, iş arkadaşımı ve akıl hocamı geçirdiği bir operasyon sonrası iş yerinden arkadaşlarımla birlikte ziyaret ettim. Yine, sağlığın değerini kaybetmeden anlamak için bu kadar iyi bir fırsat varken, bundan ders çıkaramadım.

Neden mi?
Hastaneye girip arkadaşlarımın gelmesini beklerken “fırsattan istifade” bir mailleri kontrol edeyim dedim. Bir gece önce özene bezene yazdığım o mail, maalesef yeterince net olmadığı için, chart eklenerek yeniden göndermem istenmişti. Kafam “nasıl yapacağım, sevkiyatla ilgili sorun çıkar mı?” gibi sorularla doluydu. Fiziksel olarak odadaydım ama zihnen orada değildim; o an sağlığıma şükredip abim için gerçekten içten bir sıhhat dilemek mümkün olmadı.

Ziyarete geldim ama mailler izin vermedi. 📱💼

Hastanedeyken, vedalaşırken, otoparka yürürken, hatta Avrupa’dan Anadolu’ya geçerken bile aklımda sadece o mail vardı: vereceğim cevap, yapacağım ek çalışma, veriyi nasıl göstereceğim… Eve gelince o işi bitirdim, ardından bir sürü maile daha cevap verdim; araştırmalar, hesaplamalar, düzeltmeler derken geceyi öylece geçirdim. Ama ruh gibiydim — mutsuz, tatminsiz, yorgun.

Bu sabah da benzer bir tedirginlikle uyanıp yine maillere gömülmüşken aklıma İzmir’deki ruh halim geldi. Çok şükür, şu an tek derdim iş yükü ve yoğunluk. İzmir’deyken bunun yanına bir de insanlarla uğraşmak zorunda kalmak ekleniyordu. Şimdi bulunduğum ortamda beni rahatsız eden kimse yok; sadece yoğun tempo içinde kendime, aileme ve hobilerime zaman ayıramamak bazen zor geliyor.
Genellikle bunu çok kafama takmam ama bugün öğle saatlerinde fark ettim ki, ne zaman iş yerinde takdir ve teşekkür azalsa, bu durum bana daha ağır geliyor.

Neyse ki bu akşam, o beni gün boyu darlayan maile konu olan chart’ın yeni versiyonunu hazırladım, revize edilmiş bir mail daha attım. Inbox’ımı da biraz toparlayıp yönetilebilir hale getirdim. Şimdi kısa bir “kendimle baş başa kalma” seansı için laptop’umu kucağıma aldım. Bir de bu içeriğe AI ile güzel bir resim çizdirdim mi, sakin sakin birkaç mail daha cevaplayıp yarınki mücadeleye hazırlanabilirim.

2 Mart 2024 Cumartesi

Başarısızlık mı? Hayır, Sadece Bir Deneme

Geçen hafta, çok keyif alarak okuduğum bir kitap hakkında bir blog yazısı kaleme aldım ve Linkedin’de paylaştım. Kitap, işimizde direk uygulayabileceğimiz çok güzel dersler barındırıyordu. Kitapta altını çizdiğim bölümleri okuyucularla paylaşmak için çok heyecanlıydım ancak, paylaştığım yazıya pek ilgi olmadığını gördüm. Bir önceki blog yazıma göre çok daha az kişi görmüş, beğenmiş ve yorum yapmış. 


Bu durum yeni bir yazı yazmak için bu haftaki hevesimi kırdı. Ama bu Cumartesi sabahı, şu sıralar kitabını okuduğum Noah Kagan’ın bir tweetine denk geldim. Bana neye odaklanmam gerektiğini hatırlatan bu verileri paylaşmıştı:


Bu tweet bana şunu fark ettirdi: Dünyanın en yetenekli ve başarılı insanları bile her zaman başarılı olamıyorlar. Onlar da sevilen, çözüm olan veya fark yaratan içerik, ürün veya hizmet bulana kadar çok sayıda şey deniyorlar.

Onlar da hedeflerine ve hayallerine ulaşana kadar çok sayıda engel, ret ve eleştiriyle karşılaşıyorlar.

Onlar da başarısızlık korkusunu aşıp yaratmaya devam ediyorlar.

Ve biz de öyle yapmalıyız.

Başarılı olmak istiyorsak, başarısızlığı yolculuğumuzun bir parçası olarak görmeliyiz. Onu öğrenme, büyüme ve gelişme fırsatı olarak değerlendirmeliyiz. Onu bir yargı değil, bir geri bildirim olarak algılamalıyız.

Başkalarıyla kendimizi kıyaslamayı bırakıp, kendi gelişimimize ve potansiyelimize bakmalıyız. Küçük başarılarımızı kutlamalı ve emeklerimizi ve başarılarımızı takdir etmeliyiz.

Yaratmaya, paylaşmaya ve dünyaya değer katmaya devam etmeliyiz.

Çünkü başarısız olmanın tek yolu denemeyi bırakmaktır.

Başarısızlık sizi durdurmasın. Sizi motive etsin.

---

Bu içeriğin İngilizcesi de mevcut, okumak istersen: 

http://volkanyorulmaz.blogspot.com/2024/03/failure-no-just-trial.html


16 Mayıs 2018 Çarşamba

Philsa Sadece Kapısını Değil Yüreğini de Açtı



12 Mayıs 2018 Cumartesi günü Kapımız Size Açık etkinliğinde yaşadıklarım, geride kalan 5 yıllık Philsa deneyimimde en unutulmaz hatıralarımdan biri olarak beni gerçekten çok etkiledi. Filmi başa sarmadan, en son sahneden, dört yaşındaki oğlum Okan’ın fabrikadan eve dönmek için servise bindiğinde ağlamaklı bir şekilde bana ve eşime söylediklerini aktararak başlamalıyım:

-          Bir daha babamın iş yerine gelemeyeceğim için çok üzülüyorum…

Uzun bir süredir beklediğimiz Philsa’nın kapılarını ailelerimize açacağı gün öncesinde Okan’a bu aktivitenin özel olduğunu, danışma komitesine bu konuda öneri götüren kişilerden biri olduğumu, uzun zamandır ailelerin katılımı için fabrikada böyle bir program düzenlenmediğini ve tekrarının olup olmayacağını bilmediğimiz için bu aktiviteye katılmamız gerektiğini anlatmıştım. Baştan sona çok keyifli geçen bu etkinlik sonrası da ister istemez Okan veda zamanı bu aktivitenin bir daha olmama ihtimalini düşünerek hevesi kursağında kalmış, adeta oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi hüzünlense de çok eğlendiği bir gün geçirdiğinin farkındaydı. Sadece o değil, aile olarak biz de çok eğlendiğimiz gibi çevremi gözlemlediğimde bizimle beraber tüm katılımcıların yüzünde o memnuniyet hissi gözle görülebiliyordu. Organizasyon sonrasındaki ilk iş gününde de memnuniyet konusunda arkadaşlarımla aynı fikirde olduğumuzu konuştuk.

Etkinlik boyunca, Philsa ailesinin bireyleri olarak tek vücut olup, kültürümüzdeki kapsayıcılık enerjisinin somut örneklerini gün içerisinde yaşama fırsatı elde ettik. Kültürel bir değişim sürecinden geçtiğimiz şu günlerde, Şirketimizin en büyük varlığı olan insanın, yani bizlerin gerçek potansiyelimize ulaşmamız için büyük bir motivasyon yaratan ve bizlerin bir aile olduğunu bir kez daha hatırlatan bu organizasyon amacına fazlasıyla ulaştı.

Sabah bizleri durağımızdan güler yüzle alan servis şoföründen, fabrikanın kapısında karşılayan ve her bir adımımızda yardım etmek için yanımızda olan organizasyon görevlilerine, sıcakta döner kesen aşçıdan, gün boyunca belki yüzlerce çocuğa türlü oyunlarla dondurma sunan dondurmacısına, Altın Çocuğun illüzyon şovundan, kum boyama atölyesinde çocuklarımızla şefkatle ilgilenen öğretmenlerimize herkes bu özel günün güzel geçmesi için üstüne düşeni yapmıştı. Tabi ki her şeyin bu derece güzel geçmesinde gerekli planlamayı, koordinasyonu ve uygulamayı yürüten başta Genel Servisler ve İşletmeler Planlama ekibindeki arkadaşlarım olmak üzere emeği geçen herkese yaşattıkları hoşnutluk için teşekkür ederim.

Önümüzdeki yıl tekrarı olur mu bilemem ama bu etkinlik hem ailelerimize yaptığımız işi ve çalışma ortamımızı gösterebilmemiz, hem de birlik ve beraberliğimizi artırarak dönüşüm yolunda kapsayıcı bir enerji yaratmamız açısından çok faydalı oldu.

Ata'mıza Saygı

Okan, babasının masasında...

Okan, Özlem Ablasını ve Serhan Abisini pas geçmedi.

Yemek, mutlu olmak için yeterli bir gerekçedir!

Sunum teknikleri derken...

Renkli kum boyama atolyesi

Seramik sanatı ve Okan
Rutin bir mesai günü gibi, serviste yine ikinci sırayı tercih ediyoruz.
En sağdaki Süper Mario ile bir türlü fotoğraf çektiremedik :)
En önden izlesem de hiç bir illüzyonda hileyi yakalayamadığımı kabul etmeliyim.


23 Eylül 2017 Cumartesi

10 Yılda Öğrendiğim 10 Şey

3 Eylül 2007 tarihinde başladığım iş hayatımın 10. yılını kutladığım şu günlerde geriye dönüp geçen zaman diliminde gözlemlediğim veya tecrübe ettiğim dersleri kaleme alıp saklamak istedim. Böylece hem kendime bir özet hem de okuyanlara faydalanabilecekleri bir kaynak bırakmayı amaçladım.  

Geride kalan 10 yıllık dönemin tamamını çok uluslu firmalarda ve genel olarak finans ve denetim ile ilgili alanlarda geçirdim. 2007’den 2010’a denetim ve danışmanlık alanında faaliyet gösteren PriceWaterhouseCoopers’ta, 2010’dan 2013’e dünyanın otomotiv devlerinden biri olan General Motors’ta çalıştım. Son 4 yıl 1 aydır da dünyanın bir numaralı sigarasını üreten firmada çalışıyorum. Bu üç firmada farklı ekiplerle, yerli ve yabancı yöneticilerle çalışma fırsatı buldum. Birbirinden farklı liderlik ve yöneticilik özellikleri olan kişileri gözlemledim, onlarla iletişim ve etkileşim içerisinde kendime bir şeyler katmayı hedefledim. Dolu dolu geçen bu 10 yılın sonunda aldığım dersleri özetle 10 maddede topladım:


  • Her şeyin başı sorumluluğunu yerine getirmek
  • Planlı ol, not al, ajandanı yönet
  • Etkin bir network sahibi ol
  • Yan masanda olup bitenden haberin olsun (büyük resmi kaçırma)
  • Profesyonellik dedikleri şey ketum olmayı gerektirir
  • Ya bir role-model’in ya da bir coach’un olsun
  • Heyecanı kaybetme, kaybediyorsan gerekli aksiyonu al
  • Özgün liderliğini keşfet
  • Hiç kimseye çok güvenme
  • Azimle çalış
Orta okul ve lise yıllarında tarih derslerinde savaşların sebep ve sonuçlarını sorarlar, yukarıdaki gibi maddeleri ezberlettirirlerdi. Sınavı geçinceye kadar aklımızda tutar, sonra da bir daha asla hatırla(ya)mazdık. Gelin bu 10 madde de öyle olmasın, biraz detaylandıralım.

Önce sorumluluğunu yerine getir

Çalışanın işvereniyle arasındaki iş akdinin gereği olarak öncelikle kendisine atanan sorumlulukları yerine getirmesi gerekmektedir. Her profesyonel, kendisinden beklendiği üzere, önce işini yapmalıdır. Unutmamalıyız ki, işveren tanımlanmış sorumlulukların yerine getirilmesi için para ödemektedir. Çalıştığımız firmada bizim gibi tüm çalışanların bir takımı oluşturduğunu düşünürsek, hepimizin sorumluluklarını tam olarak yerine getirmesi günün sonunda bizim de kazanan bir takım olmamızı sağlayacaktır. Ve unutmayın ki kazananlar daima ödüllendirilir ve takdir edilir.

Eğer kariyerinizde hedeflediğiniz noktaya ulaşmak istiyorsanız, önce bu birinci maddeyi layıkıyla yerine getirmeniz gerekiyor. Özellikle kariyerinizin başındayken, almış olduğunuz yüksek eğitiminize paralel olmayan daha basit işlerle meslek hayatınıza başlayabilirsiniz. Title’ınızın “assistant” ya da “trainee” unvanını içermesi, önemli toplantıları dahil edilmemeniz, ofiste geçen belirli bir sürenin basit ofis işleriyle geçiyor olması sizi demotive etmesin. Bundan hiç gocunmadan, bu işin de üyesi olduğunuz o ekipte biri tarafından yapılması gerektiğinin bilincinde olarak o işe sarılın. Öğrenmek için geçen kariyerinizin ilk yıllarında da kıdem ve tecrübeniz ile ekibin en saygın personeli olacağınız kariyerinizin son yıllarında da her işinizi önemseyip sorumluluklarınızı bilinçli bir şekilde yerine getirin. “Ya harika bir şey yap, ya da harika bir şekilde yap” sözünü mottonuz haline getirin ve size verilen sorumluluğu katma değerinizi de katarak ekibinize sunun. Özellikle performans değerlendirmelerinde amirlerinizin öncelikle bakacağı şeyi işinizi ne derece iyi yaptığınızı değerlendirmek olacaktır. Bu sebeple hedeflediğiniz performans zamları ve terfiler için öncelikle size verilen sorumlulukları yerine getirmeniz gerektiğini unutmadan işinize ve gerekliliklerine yoğunlaşın.

Ünvanınız ne olursa olsun, sorumluluğunuz nereden başlayıp nerede biterse bitsin, siz üstlenmiş olduğunuz o sorumluluğun tek ve asıl sorumlususunuz. (Unutma ki sen de bir patronsun, hakkını ver) Şirketin organizasyon şemasındaki yeriniz ne olursa olsun siz hakkını vererek sorumluluklarınızı yerine getirin. İşinizi yönetin. Liderlik edin. Unutmayın bunları yapabilmeniz için illa ki altınızda size raporlayan onlarca insan olmasına gerek yok. Bir çok “direct report”u olup da hala sahip olduğu işte yöneticilik vasıflarını ve liderlik yetkinliklerini kullanamayan kişilere inat, A’dan Z’ye alanına hakim, sorumluluğunun bilincinde, kendine güvenen bir birey kartvizitinde havalı ünvanlara ihtiyaç duymadan gayet başarılı bir şekilde kendi işine patronluk yapabilir. Ayrıca konuya geniş çerçeveden bakarsak, üst düzey bir yönetici de işinin ve işin getirdiği sorumluluklarının hakkını veremediği durumlarla karşılaşabiliyor. Bunda karşılaşılan zor insanlarla başa çıkabilmek özellikle önemli pay sahibi oluyor. İşte bu durumda teknik yeterliliklerle birlikte yönetimsel yetkinliklerin gelişmiş olması da olası sorunların üstesinden gelmekte önemli pay sahibi olacaktır.

Planlı ol, not al, ajandanı yönet



İlk maddede işimizi iyi yapmanın öneminden bahsetmişken, işimizi yapış şeklinden hiç bahsetmedik. Benim gözlemlerim, işinde başarılı, alanına hakim her yöneticinin planlı bir şekilde çalıştığını gösteriyor. Lisedeyken bir hocamız tahtaya Fransızca bir cümle yazıp bir sonraki hafta bunun ne demek olduğunu açıklayan öğrenciye bir üst not için kanaat notu kullanacağını söylemişti. Ertesi hafta geldiğinde tahtada yazan cümlenin “not alarak çalışın” olduğunu öğrendiğimizde “bu muymuş yani” demiştik. Aslında hem okulda hem de işte not almak ve alınan notları planlı bir şekilde değerlendirip uygulamak çok önemli. Günümüz iş dünyasında birçok toplantıya giriyoruz, bunların bir kısmı bilgilendirmeden öteye gitmezken bir kısmı ise hararetli tartışmaların yaşandığı ve fikirlerin adeta çatıştığı toplantılar oluyor. Bu toplantılarda pek çok kişinin önünde not defteri mevcut oluyor ancak bu deftere ismini yazmak ya da imza atmak yerine toplantı gündemine dair önemli notlar alanlar hep günün sonunda da farkı yaratan kişiler oluyor. Tabii ki not almak sizi tek başına bir yere taşımaz, burada asıl vurgulamak istediğim planlı bir şekilde hareket etmeniz.

“Ferrarisini Satan Bilge” ve “Ünvansız Lider” kitaplarının yazarı Robin Sharma’yı severek okuyorum. Kendisinin ofiste mesaiye başlamayla ilgili güzel bir önerisi var. Çoğumuzun güne bilgisayarımızı açıp, mailleri ve iş telefonumuzdaki mesajları kontrol edip bunlardan önemlilere cevap vererek başladığımızı söylüyor. İşte bunu yaparken de o günü planlamayı es geçtiğimizin altını çiziyor. Bunun yerine işe gittiğimizde ilk işimizin akşam eve giderken o gün nelerin bitirmiş olması gerektiğini planlamak olduğunu belirtiyor. Bunun için de öncelikle günlük olarak yapılması gerekenleri yazmamızı, sonrasında da belirli aralıklarla o hafta, ay ve yıl içerisinde tamamlamamız gereken sorumluluklar için ajandamızı şekillendirmemizi tavsiye ediyor. Ben de bu sistemi uygulayarak gün içerisindeki iniş-çıkışlardan etkilenmeden o gün yapmam gerekenleri basit bir şekilde izleyebiliyorum ve gün sonunda eve giderken neleri bitirdiğimi ve varsa ertesi güne sarkan işlerimi takip edebiliyorum. Notlarınızı çağın gerekliliklerine göre farklı yazılımlarda takip edebileceğiniz gibi klasik ajandalarda da izleyebilirsiniz, önemli olan sizin kendinizi rahat hissetmeniz ve yapacaklarınızın listesini eksiksiz not almanız.

Etkin bir network sahibi ol


Sabancı Üniversitesi’nde yönetim bilimleri (MBA) alanında yüksek lisansımı yaparken çarşamba günleri iş dünyasından tepe yöneticiler okulumuzda workshoplara katılırlardı. Bu workshopların birinde ülkemizde de faaliyet gösteren çok uluslu büyük bankalardan birinin yöneticisi, “iş dünyasında herşey çalışmakla olmaz, bazen kimi tanıdığınız da sizin başarılı işler ortaya çıkarmanızı sağlar” demişti. Konuyu pekiştirmek için verdiği örneklerde davetlere mutlaka katıldığını, her defasında özellikle farklı insanlarla tanışmaya özen gösterdiğini, kartvizit değiştirmenin çok önemli olduğunu ve her gün mutlaka telefon rehberini gezip bir süredir aramadığı birini arayarak network’ünü canlı tuttuğunu ve sarfettiği bu eforun hep karşılığını aldığı anlatmıştı.

İşte ilk o zaman bu havalı “networking” kavramı ile tanışmıştım. Sonrasında çalıştığım şirketlerde de geniş bir network’e sahip olan her seviyeden çalışanın bir yerlere gelirken bazı engelleri daha kolay aşabildiğini gözlemledim. Bu sebeple, sadece çalıştığınız departmanda değil de diğer departmanlarda da arkadaşlarınız olsun. Sırf çıkar için de bunu yapmayın. Büyük resmi görmek ve şirketinizin operasyonlarını anlamanız için de bu size avantaj sağlar. Farklı departmandaki arkadaşınıza bir gün sizin işiniz düştüğünde bir şey rica edecekken bu size konfor alanı yaratır. Yine şirket dışında da network’ünüzün geniş olması müşteri ve tedarikçilerle ilişkilerinizde yeri geldiğinde rüzgarın sizin lehinize dönmesini, sektörde olup bitenleri de takip etmenizi sağlayacaktır. Tabii ki network’ün geniş olması kadar canlı tutulması yani bağlantılarla sıcak ilişkilerin devam ettirilmesi de önemli. Harvard Business Review’in günlük olarak yayınladığı ve gönderdiği ipuçlarında bu konuda faydalı bir öneri paylaşılmıştı: Her gün öğle yemeğini farklı biriyle yiyin. Kesinlikle öğle araları, kahve-sigara molaları, şirketin sosyal aktiviteleri network’ünüzü genişletmek, yeni bir çevre edinmek için eşsiz fırsatlardır. Bunları etkin bir şekilde değerlendirin.


Yan masanda olan bitenden haberin olsun


Network’ün öneminden bahsederken diğer departmanlardaki insanlar ile kuracağınız ilişkinin şirketinizin operasyonlarını anlamak için size fayda sağlayacağını belirtmiştim. Bu konu özellikle büyük ve çok uluslu firmaların personellerine getirdiği uzmanlaştırma kültürü sebebiyle çalışanın kendi alanına derinlemesine yoğunlaşmasından ötürü etrafında neler olup bittiğini kaçırması ihtimalini düşündüğümüzde çok daha önemli bir hal alıyor. Siz size verilen sorumluluk kapsamında işinize çok hakim olabilirsiniz, ancak günümüzün dinamik iş dünyasında bu kariyer hedeflerinize ulaşmak için yeterli olmaz. Bunu illa ki çevrenizde olup bitenleri anlayıp kendi işinizle bağlantılarını kavrayarak pekiştirmelisiniz. Özetle büyük resmi görebilmek için kafanızı kaldırın ve çevrenizi gözlemleyin.

Sorumluluğunuzdaki masanın işlerine olan hakimiyetiniz sizin o masada kalmanızı sağlar, bir terfi ile amirinizin masasına ya da bir başka firmadaki amir pozisyonuna geçmeyi hedefliyorsanız mutlaka öncelikle kendi departmanınız olmak üzere diğer departmanlarda da neler olup bittiği konusunda bilgi ve fikir sahibi olmalısınız. Bununla beraber şirketinizin nasıl faaliyet gösterdiğini, operasyonun nasıl yönetildiğini, sizin sorumluluklarınızın bu operasyon içindeki önemini çok iyi kavramanız gerekir. Back-up sistemi ile çalışan organizasyonlarda bir çalışanın yokluğunda onun yerine aynı departman içerisinden biri bakar. Siz de bu back-up sistemine dahil olma konusunda istekli olursanız kendi masanız dışında bir masanın da genel olarak sorumluluklarını yerine getirebilir duruma gelirsiniz. Bu da sizin avantajınıza olacaktır. Özellikle yönetici pozisyonlarındaki kişileri gözlemlediğimde her masanın işlerini detaylı olarak bilmeseler de günün sonunda her masadaki faaliyetin operasyonu ya da finansal tabloları nasıl etkilediğini çok iyi biliyor olduklarını fark ettim. Eğer sizin de hedefleriniz tepedeki yönetici pozisyonlarıysa sorumluluklarınızı harika bir şekilde yerine getirirken ekip arkadaşlarınızın sorumluluklarını da anlayıp büyük resmi görmek için çaba sarf edin.

Profesyonellik dedikleri şey ketum olmayı gerektirir


İş hayatında bulunduğunuz pozisyon stratejik olsun ya da olmasın bir gün elinize şirketinizle, sektördeki rakip(ler)inizle, yeni çıkaracağınız ürünle, ekip arkadaşınızla ya da direk sizinle ilgili çok önemli bilgiler ulaşabilir. Bu bilgileri iyi analiz edip biriyle paylaşılabilir olup olmadığı konusunu gözden geçirmeden kesinlikle en samimi çalışma arkadaşınızla dahi paylaşmamalısınız. Bu aşamada yapacağınız yanlış bir tercih hem sizin adınıza bir hata olarak hanenize yazılır, hem de şirketinizin zarar görmesine ya da itibar kaybetmesine sebep olabilir. Yine Sabancı Üniversitesi’ndeki workshopların birinde Jan Nahum bizlere iş hayatına yönelik verdiği bir tavsiyede, yürütmekte olduğunuz bir projeyi finalize oluncaya kadar en yakın iş arkadaşınızla bile paylaşmayın diye öğütte bulunmuştu ve başından geçen benzer bir olayda kendisinin bitirme aşamasına getirdiği bir projeyi bir iş arkadaşıyla paylaştıktan hemen sonra o iş arkadaşının genel müdürden bu projenin hayata geçmesi için onay aldığında yaşadığı hayal kırıklığını paylaşmıştı.

Benzer şekilde günümüzde sıklıkla kullandığımız sosyal medya araçlarında da (twitter, facebook, instagram, snapchat, linkedin, vb.) işimizle ilgili önem arz eden konuları paylaşmaktan sakınmalıyız. Bilginin hızlı bir şekilde ve dezenformasyona da uğrayabilecek bir biçimde bu kanallarda yayılması yine istenmeyen sonuçlara yol açabilir ve bu da hem bize hem de çalıştığımız kuruma zarar verir. Tabii ki duvarları olan ve iletişimi zor bir ekip arkadaşı olmadan iş arkadaşlarımızla samimi paylaşımlarda bulunup güçlü ilişkiler kuracağız. Ancak paylaşımlarımızda profesyonelliğin gerekliliklerini yerine getirip neyin paylaşılıp neyin saklanması gerektiğini tartıp ona göre hareket etmeliyiz.

Ya bir role-model’in ya da bir coach’un olsun


Ulaşmak istediğiniz kariyer hedefini belirlerken kendiniz için bir role-model belirleyip onun başarı öyküsünden esinlenerek kendi başarı hikayenizi yazabilirsiniz. Tabii ki tek bir role-model belirlemek durumunda değilsiniz, farklı özellikler için farklı liderleri örnek alıp dilediğiniz özelliklerini hayatınıza adapte edebilirsiniz. Bu noktada örnek alacağınız kişinin biyografisini okumak, yaşayan kişiler ile linkedin gibi farklı kaynaklardan iletişime geçmek, onlar üzerine yazılmış incelemeleri takip etmek size bakış açısı kazandıracaktır. Örneğin Steve Jobs’un biyografisini okuyuncaya kadar sunum tekniklerine yönelik birçok eğitim alsam da başarılı sunumlar yapmaktan uzak bir performansım vardı. Kitapta Jobs’un Powerpoint’ten sunum yapan bir kişinin anlattıklarına hakim olması için o slaytlar olmadan sunabilecek donanımda olması gerektiğini, bu sebeple kendisinin ofiste Powerpoint kullanmayı yasakladığını okudum. Ben de bundan etkilenip hazırladığım sunumlarda slaytlar hiç yokmuş gibi çalışmalarımı yapıp sunuma çıkmaya başladım. Gerçekten de bu sunum performansımı olumlu yönde etkiledi.

Pek tabii ki çalıştığınız şirkette koçluk/mentörlük sistemi varsa bunu da iş hayatınıza aktif bir şekilde adapte ederek koçunuzdan/mentörünüzden alacağınız tüyolarla iş yapış şeklinizi farklılaştırıp kendinizi ulaşmak istediğiniz seviyeye taşıyabilirsiniz. Hatta illa bu sistem şirketinizde aktif olarak kullanılmasa bile yukarıda bahsettiğim networking faaliyetleriniz kapsamında yöneticilik niteliklerini beğendiğiniz kişilerle iletişim kurup onlardan geribildirim ve öneriler toplayarak kendinizi geliştirebilirsiniz.

Heyecanı kaybetme, kaybediyorsan gerekli aksiyonu al


Her sabah masanıza oturduğunuzda o gün yapacaklarınız için duyduğunuz önem ve istek, işinize olan bağlılığınızın en güzel göstergesidir. Heyecan konusunda 9 yıllık gözlemlerime göre, heyecanını kaybetmiş insanlar ay sonunda maaşını alıp ailesini geçindirmek için çalışıyor olmaktan hayıflanırken, heyecanla işine bağlı olan çalışanlar ise sürekli işiyle ilgili geliştirilebilir alanları kovalayan, ek sorumluluk almak için çaba gösteren, kendini güncel tutan ve farklılaştırmaya çalışan bireyler olarak hem kendine hem de şirketine değer katıyorlar. Hal böyle olunca da sarf edilen bu eforu birileri mutlaka görüp takdir ediyor ve bu onlara performans zammı ya da terfi olarak geri dönüyor. Bu sebeple kişi kendi durumunu değerlendirip özeleştirisini yapmalı ve eğer mevcut durumda üstlendiği sorumluluklar için heyecan duymuyorsa bir aksiyon planını hayata geçirmelidir.

Peki böyle bir durumda neler yapılabilir? Kişi ek sorumluluklar isteyerek “job enrichment” olarak nitelendirilen iş zenginleştirmesi yöntemiyle yeni sorumluluklar tecrübe edebilir. Yine amiriyle durumu paylaşıp rotasyon çerçevesinde bölüm içerisinde farklı bir pozisyon ile yola devam edip daha önce yapmadığı işleri yapıp hem yeni bir şeyler öğrenmenin, hem de yeni bir şeyler yapmanın heyecanını hayatına dahil edebilir. Çalışan eğer yeteneklerinin ve donanımlarının bulunduğu departman dışında da çalışmasına elverişli olduğunu düşünüyorsa, kendisine uygun bulduğu pozisyon için ilgili departman yöneticisi ve İK yönetici ile görüşüp talebini ileterek açılacak pozisyon için havuzda kendine yer edinebilir. Yine tüm bu saydıklarımla soruna çözüm bulamıyorsa iş değişikliği ile yeni bir firmada, yeni ekip arkadaşları ve yeni sorumluluklarla kariyerine devam edebilir. Organizasyon kültürü dersinde öğretilen verilere göre çalışanların düşük performans ve düşük iş tatmini yaşamalarının sebeplerinden biride içinde bulundukları organizasyonun kültürüne tam olarak adapte olamamalarıdır. Bu sorunu aşan çalışanların performanslarında yükseliş ve buna bağlı olarak yaptıkları işten tatmin olma seviyelerinde artış gözlemlenmiştir.


Özgün liderliğini keşfet


Öncelikle bu bölüme kadar olan bölümleri büyük ölçüde ilk yedi yıllık tecrübemle yazdığımı, bu bölümü ise sekizinci yılımdaki tecrübemle kaleme aldığımı belirtmek isterim. Gelelim bu sene eklediğimiz özgün liderlik konusuna. Harvard Business Review’in Liderlik üzerine yazılmış bilimsel makaleleri bir araya getirdiği kitabındaki Özgün Liderliğinizi Keşfetmek adlı makale kitaptaki en çok ilgimi çeken çalışma oldu. Makalede liderlik konusunda çalışan bilim insanlarının büyük liderlerin tanımlayıcı tarzlarını, niteliklerini veya kişilik özelliklerini belirlemek çabasıyla binden fazla çalışma yürüttüğü ancak bu çalışmalardan hiçbirinin ideal liderin net bir profilini çıkaramadığı belirtilmiş. Eğer bilimciler seri üretilmiş bir liderlik tarzı tarzı ortaya koymuş olsaydı, insanlar sonsuza kadar onu taklit etmeye çalışacaklardı. Neticesinde insan değil, oyun karakteri haline gelirlerdi, böylelikle de başkaları anında içlerini okurdu.

Yukarıdaki altıncı maddede belirttiğim gibi (ya bir role-modelin ya da bir coach’un olsun) başkalarının deneyimlerinden öğrenebilirsiniz, ama onlar gibi olmaya çalıştığınızda başarılı olmanız imkansızdır. İnsanlar özgün ve sahici olduğunuzda size güvenir, başka birinin kopyası olduğunuzda değil. Lider olmanız için yine yukarıdaki ilk maddede belirttiğim gibi (önce sorumluluğunu yerine getir) kuruluşunuzun tepesinde olmanız gerekmez. Özgün bir lider olmak için de bir liderin belirli nitelikleri veya kişisel özellikleriyle doğmak zorunda değilsiniz. Önemli olan potansiyelinizi keşfetmek. Young & Rubicam’ın CEO’su Ann Fudge’un bu konudaki söylemi ilham verici: “İster iş ister devlet hayatında ya da kar amacı gütmeyen bir gönüllü olarak olsun, hepimizin içinde liderlik kıvılcımı vardır. Karşımızdakine meydan okuma, liderlik yeteneklerimizi başkalarına hizmet etmek için nerede kullanacağımızı keşfetmemize yetecek kadar kendimizi iyi anlamaktır.” Deneyimlerinden özfarkındalık geliştirebilen birisi kendi değer ve ilkelerini gerçekleştirerek bu farkındalığa uygun olarak hareket eder. Dış ödül ve takdirler için duyduğu arzu kadar bu iç değerler tarafından da harekete geçirilmek için motivasyonunu dengelemeye özen gösterir.

Hiç kimseye çok güvenme

Yola çıktığınız ya da çıktığınız yolda karşınıza çıkan insanlara, belirli bir geçmişiniz olsun ya da olmasın, hiç bir zaman kontrol edilebilir bir güven seviyesinden fazla güvenmeyin. Tabi ki iş yaptığınız kişilere güvenerek daha rahat iş yaparsınız ama insanoğlu her zaman kendi çıkarlarını başkasının önünde görür ve sözkonusu kendisi olduğunda geçmişteki yaşanmışlıklar tek kalemde silinebilir. Bu yüzden hem özel hayatınızda hem de iş dünyasında siz siz olun ve birlikte olduğunuz insanlara ne kadar güvenirseniz güvenin bir gün onların da sizi yarı yolda bırakabileceğini aklınızda bulundurun. Kendi küçük dünyamdaki tecrübemi bir üst seviyeye taşımam gerekirse size 'kurumsallık' konsepti ile cevap verebilirim. Kurumsallaşmaya çalışan firmaların hepsi insana bağlı yapılardan sisteme bağlı yapılara geçmeye çalışırlar, edinilen tecrübenin şirket tabanına yayılmasını hedeflerler. Bunun arkasında kişiye bağlı yapının yarınının olmaması vardır. Peki neden kişiye bağlı yapı kullanmak istemezler, çünkü o kişi yarın orada olmayabilir. Sizde kendi içinizde bir değerlendirme yaparak mevcut network'ünüz içinde olması gerekenden fazla bir güven hissiyle bağlandığınız kişiler varsa bu yapıyı nasıl alternatifli hale getirebileceğinizi düşünün. Yukarıda bahsettiğim "etkin bir network sahibi ol" maddesi içerisinde herhangi bir kişiye diğerlerinden çok daha ayrıcalıklı bir güven ile bağlıysanız yarın o kişi sizin hayatınızda olmasa ve hayatınızdan çıkarken size nasıl zararlar verebileceği üzerinde kafa yorun ve ona göre kendinizi koruyup alternatifler geliştirin. Bu da sizin kendi sigortanız olsun. Tabi ki her güvendiğiniz sizi yarı yolda bırakacak değil ama ya yarı yolda bırakırsa?

Azimle Çalış 
Mutlaka ama mutlaka sizi heyecanlandıran ve sevdiğiniz işi yapın. Yedinci maddede de bahsettiğim bu konu zaten sizi başarıya götürecek olan ilk adımdır. O sevdiğiniz işinizde çok çalışın, yılmayın. Bunun karşılığını mutlaka alacaksınız. Hayat ve kariyer gerçekten uzun bir maratondur. Bu maratonda inişler ve çıkışlar olması son derece doğaldır. Ama siz sevdiğiniz işinizde ne kadar çok çalışırsanız o kadar başarılı olacağınız da kesindir. Bu bölümü yazdığım şu günlerde Rıdvan Akar’ın kaleminden "Hüsnü Özyeğin’in Yaşam Öyküsü: Bir Dünya Kurmak "adlı biyografiyi okuyorum. Kitabın arkasında, Türkiye’nin en zengin iş adamları sıralamasında ilk sıralarda yer alan Özyeğin’in başarısının arkasındaki üç sihirli sözcük şöyle sıralanmış: “Çalışmak, çalışmak, çalışmak…” Hayat bazen fırsatlar sunar, doğru yerde, doğru zamanda olanlar da bu fırsatlardan yararlanır ama bunun bir fırsat olduğunu görebilmek bile bir donanım ister. İşte bu da yalnızca çalışarak olur. Hüsnü Özyeğin gibi çalışmanın önemini işaret eden pek çok kişi var, bunlardan biri de adaşı Hüsnü Güreli. Bu başarılı mali müşavir ve avukat, Bülent Şenver’e verdiği bir röportajda gençlere işe geldiklerinde işten 17:30-18:00 gibi nasıl çıkarım diye düşünmek yerine kendilerini çalıştıkları kurumun sahibiymiş gibi sorumluluk hissederek çalışmalarını, sürekli kendilerine yatırım yapmalarını öğütlüyor. Eğer bir insan başarılı olmak istiyorsa mutlaka o iş için bir emek, bir çalışma sarf etmesi gerekir. Çalışmadan başarılı olmak beklenemez. Ancak pek çok insanın çalışmakla arası iyi değildir. Bu bölümü hazırlarken google’dan biraz faydalanmak için çalışmak yazdığımda bakın google’ın bana önerisi ne oldu:

Özetle, daha az çalışıp başarılı olmayı uman bir nesil yetişiyor. İşte bu sebeple kariyerimin onuncu yılında onuncu maddeyi çalışmanın öneminin altını çizip azim ve çaba ile yol alanın mutlaka amacına ulaşacağını belirtmekte fayda var. Alanınıza hakim oldukça çalışırken planlı ve düzenli olmayı da öğrenirsiniz ve böylece başarının anahtarı sizin olur. Bu konuda ibretlik bir hikaye paylaşmak isterim: Süt kovasına düşen iki kurbağa çıkabilmek için çırpındıkça çırpınır ama bir türlü buna muvaffak olamazlar. Bir süre sonra kurbağalardan biri çırpınmayı bırakır ve sütün içine batıp boğulur. Diğeri ise çırpınmaya devam eder ve bir süre sonra sütün üstünde bir kaymak tabakası oluştuğunu görür ve onun üstüne çıkarak hayatta kalır... Biri pes etmiş, yoldan geri dönmüş ve kaybetmiştir. Diğeri yani kararlı olanı ise çırpınmış ve hayatta kalmayı başarmıştır. İşte benimde öğrendiklerimden belki de en önemlisi ne olursa olsun amacımız uğrunda kararlı bir şekilde çalışmaktır.

On yıllık tecrübe ve gözlemlerimle, çok uluslu firmalar başta olmak üzere, çalışanların kariyerlerini yönetirken dikkat etmesi gereken hususları yukarıda özetlemeye çalıştım. Bakalım geçen zaman bu deneyim ve gözlemlerimde ne gibi değişikliklere yol açacak. Kariyer basamaklarını çıkıp kıdem aldıkça listeden neleri çıkarıp, neleri ekleyeceğim bunu zaman gösterecek. Tabi ki herkesin doğruları kendine göre değişir ama yine de yazdıklarım aklınızın bir köşesinde bulunmasında fayda olur diye düşünüyorum. 

Google adsense

Analytics