haftasonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haftasonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2025 Cumartesi

Çamlıca'da Yavaş Bir Sabah

Çamlıca'nın zirvesinden olmasa da tepesinden diyebileceğim bir noktadan, camı açık tertemiz havayı içine almış ama 26 derecede klima ile de ısıtılmış bir odadan manzaraya bakıp zamanımı değerlendiriyorum. İçimdekileri buraya akıtmak benim terapimse eğer, yazmaya en güzel eşlik eden iki şey, müzik ve kahve de yanımda ise çok şükürler olsun...



Hep işlerden bahsediyorum, yine aynı tekrara düşmeyeceğim. Tek bir satırla geçiştireyim: Dün insan gibi çalıştım. Gelişimim, güncel kalmam ve işlerimde fark yaratabilmem için bunun ne kadar iyi geldiğini dün ne zamandır yapamadığım şeyleri yaptığımı düşündükçe "işte bu ya!" diyorum. Umarım dahası gelir.

Bugün, hatta bir saat sonra oğlumu alıp bir öğle yemeği yedikten sonra Bursa'ya yola çıkacağım. Bu kapalı havada uzun yol yapmak, biraz sohbet, biraz dingin bir şekilde düşünmek bir fırsattır ve ruhuma iyi gelecektir. Yanıma da ruhumu besleyeceğine inandığım bir kitap da aldım. Bu sabah yaptığım spor salonundaki egzersizin üzerine yarın sabah da sahilde uzun bir yürüyüşü katarsam, daha ne olsun.

Minimalist yaşamak, azla mutlu olmak, hayatına şükürleri katabilmek güzel şey. Bu yazı da böyle az, kısa ama anlamlı bir şekilde kalsın burada. Bir sonraki sefere dek, sağlıcakla...

Çıkmadan bir tane de Insta'ya hikaye gönderdim...

Bu içeriği bir de AI'e teslim edip ilgi çekici hale getirmesini istedim. Sonuç burada: Volkan Yorulmaz: Azla Mutlu Olmanın Günü: Çamlıca’nın Eşiğinde Kısa Bir Durak

25 Şubat 2024 Pazar

Beykoz Yeniköy Hattında Bir Pazar

Hatırlıyorum da, kariyerimin başındayken “haftasonları için çalışıyoruz” sözünü çok sık kullanıyordum. Sonra bu düşünce yapısının hafta içini mahvettiğini ve işi çekilmez hale getirdiğini keşfedip, aydınlandım. İşle ilgili çok sıkıntılı, dertli ve çaresiz günlerin ardından adeta pandemi ile gelen kurtuluş dönemim başladı. Başta üzülsem de korksam da İstanbul’a gelince işte o zor günlerin hepsi geride kaldı İstanbul’da. Çok şükür… Peki İstanbul’u tam olarak yaşayabiliyor muyum? Bu soruya cevabım çok net: HAYIR

Yine de ara sıra fırsat yaratıp arkadaşlarımdan duyduklarımızı, sosyal medyadan gördüklerimizi deneyimlediğimizde ve özellikle semtimizin dışında çıktığımızda “İstanbul’u yaşıyoruz”. Bu haftasonu da öyle bir fırsat yarattık ailece ve Pazar sabahı henüz sokaklar ve caddeler kalabalık olmadan önce Beykoz’a gittik. İstanbul’da bir yere arabayla gidiyorsam en korktuğum şeyler trafik ve park yeri. Erken yola çıktığımızda her ikisine karşı avantajlı oluyoruz. Şükür ki navigasyona Beykoz iskelesi yazıp 25 dakika sonra İspark’ın deniz kenarındaki park yerinde aracımıza yer bulduk. Beykoz’da olsak ta Çengelköy Börekçisi’nde börekle güne başladık. Boğaz, güneş, deniz anası, karabatak derken kahvaltımızı tamamladık ve hemen yanıbaşındaki iskeleden 10:30 seferi ile Yeniköy’e geçtik.


Semtimiz Suadiye’yi çok sevsem de karşının Bebek ile Tarabya hattını da ayrı severim. Çok bilmem, hatta gittiğimde kendimi yerli turist gibi hissederim ama yine de o yalılara bakıp boğaz havası almak hep hoşuma gider. Kimin hoşuna gitmez ki… 
Yeniköy’de iskeleden sola doğru yürüyüp Nero’da kahve molası verdik. Biraz kitap, biraz sosyal medya ve arka fonda güzel müzik ile manzara olunca tatilde olduğumu hissettim. Haftasonları için çalışmıyorum ama ne olursa olsun haftasonları hala hayatımda çok değerli. Uzaktan çalışma imkanı ile hafta içi de bu imkan yaratılabilir ama yoğun çalışıp hep bir şeyleri zamanında yetiştirme telaşesi içerisinde bu fırsatı kaçırıyorum. Belki de standardın dışında olması aldığım hazzı artırdı ve yine yapalım dedirtti.

Kahvemizden sonra bu kez iskelenin sağına, Tarabya yönüne doğru ilerledik. Balık tutanlar, köpeğini gezdirenler, bisiklete binenler… Herkes bir şekilde haftasonunu değerlendiriyordu. Güzel bir yürüyüş sonrası karnımız acıkınca bu kez balık ekmek yemek için tekrar Anadolu yakasına geçtik. Neyse ki Yeniköy’den Beykoz deniz yoluyla sadece 15 dakikaydı ve yolculuk havanın da müsade etmesiyle görsel olarak harikaydı. 

Çatal bıçak kullanmanın yasak olduğu balıkçımızda (#balıkelleyenir) salaş konseptinin tam olarak hakkı veriliyordu. Bir ay öncenin (gayet yepyeni) gazetesi masaya serildi ve siparişlerimiz geldi. Ah bi de Okan balık dürümün yağını üstüne dökmeseydi ama o da tuzla geçerdi.

Bu kadar gezmek bize yetti. Zaten Okan da bir an önce eve dönüp bilgisayar başında Roblox oynamak istediğini belli etmeye başlamıştı. Aracımızı park ettiğimiz İspark’ta ne bir görevli ne de araçta bir fiş vardı. Bu seferlik herhalde parkımız müesseseden ikramdı. Akşamüstü vakitlice eve dönüp yaklaşan Beşiktaş maçı öncesi bu satırları da kaydedebildiğime göre halimize şükredebileceğimiz bir haftasonunu geride bırakıyorduk. İleride bu satırları okuduğumda hoş anacağım bir Pazar’dı, nicelerine…

13 Ağustos 2023 Pazar

Sade Bir Hayat

Yine o son kuruşuna kadar - hatta belki de fazlasıyla - kazandığım maaşımı hak ettiğim bir haftayı geride bıraktıktan sonra bizimkilerin de Bursa'da olduğu bu haftasonunda Cumartesi günümün bir kısmını şu sakinlikte geçirdim.


Sessiz bir sahil, dik gelen güneş ışınları ve iki adım ötedeki deniz. İşte bazen tek istediğim bu sadelik diyorum. 

Kim bilir, belki emekli olduğumda böyle "sade bir hayat" yaşarım.

12 Haziran 2022 Pazar

Haftasonu Gündemim: Simit, Benzin, Yağmur, Sinema

Bu yazıyı 12 Haziran Pazar günü öğle yemeğinin hemen ardından yazıyorum. Şöyle bir içimi dökeyim de zamanı geldiğinde geriye dönüp bir gün baktığımda bir zamanlar neler düşünüp neler yapıyormuşum diye anımsama fırsatım olsun.

Haziran ortasındayız ama havalar yağmurlu seyrediyor. Hatta normalde bugün bu saatlerde şirket pikniğinde olacaktık ama hava muhalefeti sebebiyle ertelendi. İyi ki de ertelenmiş, sabah Okan ile Fenerbahçe'ye yüzmeye gittiğimizde, arabayı park edip ahmak ıslatan diye küçümseyip değmez dediğimiz yağmur için şemsiye açmamıştık ama kısa mesafede iyi ıslandık. Mevsimler eskisi gibi değil, ara mevsimler zaten kayboldu ama yaz ve kış da bir hayli değişti. Bugün annem ve teyzem Seferihisar'da yazlığı açacak, normalde hep bu aralar açarlar ama hiç gündemimizde yağmur olmazdı, hayır olsun bakalım...

Bu sabah simit almaya Migros'a gittim. 08:30'da açılıyormuş, ben daha erkenci olduğum için manav reyonundaki görevli beni kibarca uyarınca çıktım, hemen yakınındaki fırına gittim. "2 simit 1 zeytinli açma" istedim. Cüzdandan kartımı çıkarıp ne kadar dedim, 12 TL dedi, ödedim. Son simit alışımda, bir başka fırına tanesine 5 TL ödemiştim. 12 TL'yi duyunca, "saflığım" yüzünden "vay be burada demek ki hala 4 TL'ye satıyorlar" dedim. Neyse eve geldim, fırından aldığım poşeti açtım, ne göreyim: 1 simit ve 1 zeytinli açma... Yine zam gelmiş.

Zam demişken, bu aralar en azından benim fiziki ve sosyal medya (twitter) çevremde hep zam konusu gündemde. Şimdiye kadar benzine "bu geceden itibaren geçerli x TL zam gelecek" dediklerinde uğraşmazdım ne de olsa aracı çok kullanmıyorum, kısa mesafe benzinciye gitsem zaten tasarrufun bir kısmını yakacağım derdim. Önümüz bayram olunca, Cuma çıkan haberler sonrası üşenmedim, Cuma akşamı Okan'ın yatma vaktinden hemen önce baba-oğul aktivitesi olarak depoyu full'lemeye gittik. Hayatımda ilk kez kendi isteğimle kendi aracımın deposunu full'ledim. Cümle biraz garip oldu ama bir keresinde pompacı yanlış anlayıp fullemişti, öncesinde de şirket aracı kullandığım dönemlerde fullemişliğim vardı. Neyse çok kuyruk beklemeden yaklaşık 45 litre benzin alıp, litresinde 2 TL'den yaklaşık 90 TL bugün için avantaj sağladık. Bakalım bayram için İstanbul'dan Bursa aktarmalı İzmir'e gidişimiz bize kaça patlayacak...

Daldan dala haftasonu etkinliklerini anlatırken dünkü Jurassic World filminden de bahsetmemek olmaz. Bir süredir Okan'ın bu filmi beklediğini biliyordum, Nilgün de pandemi sebebiyle çok uzun zamandır sinemaya gitmeyince Cuma akşamından Cumartesi için bilet aldık. Hadi güzel bir salonda iyi bir ekranda izleyelim deyince kendimizi Akasya Cinemaximum Imax'de bulduk. Evde iki buçuk saat oturup izler miydim bilmiyorum ama o ekranda, o ses kalitesiyle film baya iyi geldi. Geriye de bize böyle hatırası kaldı.


Bana müsade, biraz kitap okuyarak Pazar günümü değerlendireyim...

2026 Değerlendirmesi: 2022'deki fiyatları okuyunca enflasyonu anmamak elde değil. Ne ara fiyatlar bu kadar yükseldi yahu...

26 Mayıs 2019 Pazar

Çalışkan Karıncalar

Bu hafta aile etkinliğimiz için Gizem Öğretmen bize 3 farklı oyun alternatifi göndermişti:

  • Salyangoz Yarışı
  • Kedi Fare Oyunu
  • Çalışkan Karıncalar


Biz bunlardan "Çalışkan Karıncalar"ı seçtik. Ben ve Okan yarıştık, annemiz de bizi çekti. En hızlı olanın kazandığı bu yarışlar tahmin edeceğiniz üzere oldukça hızlı bitti.

İlk oyunu ben kaybedince, ikinci oyunda ek bir kademe daha ekledik ama sonuç değişmedi.

Tabi videoları dikkatle izlerseniz, yarışma başlangıçlarının ne kadar "adil" olduğunu görebilirsiniz. Ama siz de bilirsiniz: "Kazanan Haklıdır." Her iki oyunu da kaybeden taraf olarak bana da tebrik etmek yakışır, tebrikler oğlum!

24 Şubat 2019 Pazar

Popcorn Bahane, Ailece Film İzlemek Şahane

Başlık size biraz tanıdık gelebilir, daha önce buradan sizlerle "Makarna Bahane Aile Aktivitesi Şahane" adlı içerikle Okan'ın öğretmeni Gizem Öğretmenimizin planladığı aile aktivitemizden bahsetmiştim. Bu hafta sonu da sağolsun bizim için benzer bir aktivite düşünmüş. Hem keyifli, hem de göreceli olarak önceki aktivitelerimize göre "kolay" bir etkinlik yaptık geçtiğimiz Cumartesi akşamı: önce baba oğul mısır patlattık, ardından da ailece film izledik. Hem bizim patlamış mısırımız sinema salonlarındaki gibi vıcık vıcık yağlı ve bol tuzlu da değildi, ondan ağzı tadıyla, gönül rahatlığıyla yedik. Film tercihimizi yaparak, her ne kadar Okan'a internet üzerinden seçebileceği onlarca filmi sunsam da kendisi ısrarla bildiği, sevdiği ve izlemekten sıkılmadığı bir film seçimi yaptı: "Uçaklar"

Günün sonunda bize ailece keyifli geçirdiğimiz iki saat ve bu güzel fotoğraf ve videolar kaldı. Bakalım bir sonraki etkinlikte bizi neler bekliyor?




Herşey mısır patlatmak için, haydi iş başına...

Patlayan mısırları dökmeden tencereden çıkarabildik :)

İşte "ürünümüz"

Haydi başlasın artık filmimiz...

Ve sahne "Uçaklar"ın

31 Aralık 2018 Pazartesi

Makarna Bahane Aile Aktivitesi Şahane

Oğlum Okan'ın öğretmeni hafta içinde gönderdiği WhatsApp mesajı ile bu haftaki aile aktivitemizin baba oğul makarna yapmak olduğunu ilettiğinde açıkçası "yaşadık" dedim. Hem makarnayı çok sevdiğimiz için hem de önceki aktivitelere kıyasla makarna yapmak "kolay" olduğu için haftasonu keyifli bir aktivitenin bizi beklediği kesindi. Öyle de oldu...

Bize de geriye 2018'in son günlerini hatırlatacak güzel hatıralar kaldı...

Kaynayan suyumuzu dikkatle tenceremize boşalttık

Yağımızı "fazla kaçırmadan" kaynayan suya ekledik

Makarnamız pişerken hatıra "selfie" çektirmeyi de atlamadık

Makarnamız istediğimiz kıvama gelirken Okan üretkenliğe devam etti, işte "günün gemisi"

Makarna süzmek ciddi bir iştir, sadece Okan biraz ti'ye alıyor

Makarnamızın tadı oldukça başarılı, Okan'ın yüzünden anlayabilirsiniz!

İşte böyle bir haftasonu etkinliği de geride kaldı. Damaklardaki tad geçse de gönüldeki hatıralar burada kalsın istedim. Bu güzel aktivitelerin 2019'da da devamının gelmesi dileğiyle...

12 Kasım 2017 Pazar

Cem Boyner’den Vergi Konusunda Bir Hatıra

Özlem Gürses Tatar, Başarısızlık Hikayeleri – Bazen Olmaz adlı kitabında iş, spor, sanat dünyasının önde gelenleriyle röportajlar yapıp kendi başarısızlık hikayelerini dinleyerek okuyucularıyla paylaşmış. Herkesin ‘çok’ olmakla, güçlü olmakla, muktedir olmakla, hep kazanmakla övündüğü bir dünya oldu burası… ve tuhaf bir biçimde herkesin gün geçtikçe yalnızlaştığı, mutsuzlaştığı bir dünya. Ve işte böyle bir dünyada  “başarısızlıktan” söz eden bir kitap. Keyifle ve öğrenerek okuduğum bu kitabın Cem Boyner’e ayrılan bölümünde Cem Beyin paylaştığı kısa bir hatırası var. Özellikle sorumlu vergiciliğin gündemde tartışıldığı bugünlerde oldukça vurucu bir örnek olduğu için paylaşmak istedim.

Bir gün Maraş’tayız, bir toplantımız var, daha siyasi partiyi kurmamışız. Büyük bir salon, altı yüz kişi. Salonda sakallı bir genç vardı, kalktı dedi ki “Ben şeriatçıyım, vergi filan vermem.”

Önden bir beyefendi izin istedi, “Ben cevap verebilir miyim?” diye. “Buyurun” dedim.

Kalktı dedi ki, sene 1993, Matild Manukyan vergi rekortmeni, “Delikanlı, sen vergini ver. Eğer vergi vermezsen Matild Manukyan’ın verdiği vergi ile maaşı ödenen imamın arkasında namaza durmak zorunda kalırsın.”

Bu güzel 90'a ayak içiyle plaseden sonra sakallı genç vergisini yatırdı mı yoksa Matild Manukyan'ın ödediği vergi ile maaşını alan hocanın arkasında namazını kılmaya devam etti bilinmez ama herkesin vergi konusunda sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiği tartışmasız bir gerçek.

Bu arada kimdir bu Matild Manukyan derseniz, hakkında kısa bir araştırma yapınca bakın karşıma neler çıktı: İş hayatına, sosyete terziliği ile başladı. Eşinin ölümünün ardından, oğluyla tek başına kaldı. Açtığı atölyede kıyafet dikerek para kazandı. Karaköy'de babasına ait binaları, genelev işletmecilerine kiraya verdi. Buradan alacağını ödemeyen bir kiracısı vasıtasıyla, geneleve ortak oldu. Önce ev sahipliği ile bu işe başladı. Yıllar içinde işlettiği genelevlerden kazandığı paralarla çok sayıda gayrimenkul aldı. Üstüste vergi rekortmeni seçildi. Ölümünden sonra mal varlığı açıklandığında 2000’den fazla gayrimülkü olduğu ortaya çıktı. Bunların arasında en bilinenleri 500 daire, 50 dükkân, 4 han, 4 yazlık, 220 ticari taksi plakası, 37 genelevi, 40 bina, 2 fabrika, Kalamış’ta yat, bir Rolls-Royce, dört BMW ve dört tane de Mercedes otomobil ile Antalya’da bir otel yer alıyor.

Bugünün benden notu: Bence haftasonlarını böyle kitaplar okuyarak, ailenizle ilgilenerek geçirin. Can sıkıcı maillerle insanları üzmeyin.

11 Haziran 2017 Pazar

Rahmi Koç ve Bir Takım Girişimler

Cuma mesai bitimi yaklaşırken gelen yeni “to-do”larla haftasonuna uzun bir yapılacak listesiyle girmiştim. Neyse ki ailemle birlikte yeni evimize kapanıp hem çalışıp hem de onlara vakit ayırarak üretken bir haftasonunu geride bırakıyorum. Şimdiki zamanda yazıyorum çünkü halen Pazar öğleden sonradayız ve ajandam atılmış tiklerle dolu.

Bu haftasonu üretkenlik seviyem o kadar yüksekti ki “direk işle ilgili olmayan ama dolaylı olarak aslında işle de ilgili olan girişimler”de bulundum. Bol bol yazdım. Draft ettiğim metinlerin üzerinden bir kez daha geçip sonrasında göndereceğim. Bakalım ardından neler olacak… Güzel şeyler olursa yine buradan paylaşırım, olmazsa da küsmek yok, en azından denedim ve hayırlısı böyleymiş diye devam ederim.

Gelelim alttaki resmin konuyla bağlantısına. Bu hafta Rahmi Koç’un gençlere öğütlerini görünce okuyup geçmek yerine biraz sindirerek okuyayım diye kaydedip aklıma geldikçe tekrar okudum. Bu yazıda bahsettiğim “direk işle ilgili olmayan ama dolaylı olarak aslında işle de ilgili olan girişimler”de bulunma konusu da onuncu maddedeki “Hayatta nadiren ele geçebilecek fırsatlardan istifade etmeye çalışınız” öğüdünün üzerinde düşünüp, yakın zamanda gelmiş olan bazı ortaları gole çevirmek için atmış olduğum adımlardır. Bakalım zaman ne gösterecek?  

19 Şubat 2017 Pazar

Dehşet bir başağrısının ardından…

Sakin bir Pazar öğleden sonrasında salonda ayaklarımı uzatıp keyifle birşeyler yazmak istiyorum. En azından buna vakit ayırabilmek güzel. Ne zamandır yazmak için birşeyler beni tetikliyor ama ya ben tembel bir modumda oluyorum ya da halim kalmamış, Okan’dan fırsat bulamamış oluyorum. Ama bugün içimde birikenleri yazıp dışarı çıkaracağım. İşte bu yüzden çalışmak için kaçtığım, kendime ayırdığım bu vakitte işe bir mola verip kendimle başbaşa kalıyorum. Kulağımda Jack Johnson’ın 2008 yılında çıkardığı "Sleep Through the Static" albümü ile bakalım kelimeler beni nereye sürükleyecek. 

Yoğun günler geçiriyorum iş anlamında. Hep yoğunuz belki de, herkes de yoğun sorduğunda aslında. Ama bu aralar bir hayli yoğun, artık kontrolü kaçacak, yönetmek de zorlanacak kadar bazen… Mesai yapsan da anca operasyonel işleri yetiştirebildiğin, kendini geliştirmene, günceli takip etmene fırsat vermeyecek derece bir iş yükünden bahsediyorum. Geçtiğimiz Cuma’da yine böyle sıkışık, nefes aldırmayan bir tempo ile adeta akarken birden işler akmamaya, bazı şeyler ters gitmeye başladı. Burada spesifik örnekler vermek yerine işler sarpa sardı diyip o anları hatırlamak dahi istemediğimi belirterek hızlıca geçmek istiyorum. Ardından dibe yakın bir moralle mesai saati geldi çattı, kalan işleri toparlamak ve en azında haftasonuna bu yükle girmemek için fazla mesai de yapıp biraz vücudumun ve beynimin rölantiye geçmesini sağlayarak fabrikadan ayrıldım. Her zaman kalabalık olan Karşıyaka servisi bile Cuma olmasından ötürü ben dahil sadece 4 yolcu ile yola çıktı. (Kulağımda şu an “What is the purpose of life?” diye fısıldayan Jack Johnson acaba bana birşeyleri sorgula mı diyor tam da bu “derin” yazıyı yazarken) 

 
Yolda Spotify’dan daldan dala müzikler dinleyip twitter’da kafa dağıtmaya çalışırken kafamda gün içinde yanlış giden şeyler için suçlular ve hatayı tetikleyenler listesi yapmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Bir yandan da pozitif olmaya ve önüme bakmaya gayret ediyordum ama kafam deli sorular sorup daha da deli yorumlar yapmayı kesmiyordu. Tüm bunların en iyi molası haftasonu idi. Ama bu haftasonu AVM’lerde geçirilmeyecek kadar değerliydi. Açıkhavaya çıkmalı, biraz doğa ile iç içe olmalı, kısaca uzaklaşmalıydım. Planımı yaptım, yarın Seferihisar’a yazlığa kaçmalıydım. Cuma olmasına rağmen yolda trafik yoktu ve Torbalı’dan Karşıyaka’ya yaklaşık 45 dakika’da geldik. Eve girmeden önce marketten göreceli olarak sağlıklı olduğunu düşündüğüm aburcuburlardan alıp 8 buçuk gibi eve girdim. Yaklaşık 45 dakika kadar da Okan ile vakit geçirdikten sonra evin gizli patronunun uykusu gelmesi ile Nilgün Okan’ı yatağa götürdü ve benim için de günün en rahat zaman dilimi start aldı. En kısık sesiyle TV’yi açıp biraz Survivor izleyip kafamızı dağıttık. Sonra da aylardır tüm sezonu harddisk’te bekleyen ama vakit bulamadığımız için izleyemediğimiz “The Night of” dizisinin ilk bölümünü izledik. 1 saat 10 dakikalık bölümü “uyumadan bitirme” motivasyonu ile izleyip yattık.  

 
Servisten inip kendimi aburcuburla ödüllendirme süreci ile başlayan silsile, Okan’ın yatağa gidip bizim başbaşa eşimle bir dizi izlememizle sürmüştü. Vücudum gün içinde yaşadığı stres savaşının izlerini uyku ile atmaya hazırdı. Yorgunlukla beraber çoğu zaman olduğu gibi çok çaba göstermeden 12’den önce uykuya daldım. Ama normal olmayan birşeyler vardı bu Cuma gününde ve öyle normal de bitmemeliydi… Saat 1 buçukta kendimi kafamı tutarak yatakta farklı şekillere soktuğum bir an Nilgün “noldu?” diye sorunca artık gizleyecek bir şey yok diye düşünüp “başım çok ağrıyor” dedim. Dizi izlerken de aslında biraz sinyal vermişti bünye ama uyuyunca geçer diye düşünmüştüm, aksine uykuda zirve yaptı. Başımın özellikle arkası sanki binlerce nöronu hissedercesine karıncalanıp çılgınca ağrıyordu. Bir Minoset aldım, her zaman işe yarardı ama geçen 10 dakikada işe yaramamıştı. Buzdolabından önce buz kalıbı alıp başımın ağrıyan bölgelerinde gezdirdim. İşe yaramayınca kafamı mutfak penceresinden çıkarıp biraz üşüsem belki geçer diye düşündüm. Huzur operasyonu tarzı birşeyler oluyordu, sürekli helikopter geçiyordu Karşıyaka semalarında. Bu yöntem de cevap vermeyince bu kez bir önceki metod olan buz kalıbını bir havluya sarıp bir daha uyguladım. Ağzıma sebebini bilmesem de Olips attım. Salonda, mutfakta, oturma odasında gezip kendimi yormaya çalıştım. Kafamda adeta bir takım çıtırtılar vardı ve son zamanlardakinden çok farklı bir baş ağrısıydı bu. Neyse ki hayatta sadece güzel şeyler değil kötü şeyler de bitiyormuş. Başımın ağrısı biraz azalınca, özellikle şiddetli ağrıyan kısmı yatağa değmeyecek şekilde (evet yastığa tahammül edemiyordum, bir kenara koydum) yan yatıp uykuya daldım. 


Sabah uyandığımda gece aldığım mesajın farkındaydım. Kendime yapmıştım yine… Bir gün önce yine kendimi kasıp stres seviyelerini zorladıktan sonra vücut bu savaşı gün içerisinde kağıt üzerinde kayıpsız geçmiş ama akşam rahatladığında da bayrağı kaldırmıştı. Bir yanda sorumluluk, bir yanda hedefler olunca karşılaşılan sorunları rölantide bir motorla çözmeyi başaramamıştım. Yaşadığım gerginlik rahatladığım anda da kapalı zarf usulü gün içinde yaşadıklarının faturasını çıkarmıştı önüme… Bunu kendime yapmamalıydım. Sebebi ne olursa olsun, aileme karşı da işime olduğu gibi sorumluluklarım vardı. 34 yaşında bir baş ağrısı olarak bana mesaj çakan bu yüksek seviyedeki stres bundan bir 10 sene sonra çok daha ciddi tahribat yaratabilirdi. 


Bunları kafamda kurarak başladığım Cumartesi sabahı planladığım gibi kahvaltı sonrası ailece hazırlanıp yazlığa gitmek üzere yola çıktık. Annemi de alıp Seferihisar’a doğru yol aldık. Yolda Nilgün gece yaşadığım baş ağrısını ve bunun bir güm önce işte yaşadığım stres ve kaygı ile ilişkisini anneme de anlatınca, kendime sabah verdiğim mesajları bir de ailemden dinledim, pekiştirdim. 
 
Eee buraya kadar sorunun kağıt üzerindeki sebebini yüzeysel, sorunu detaylı olarak paylaştım da ya sonrası? Yarın yeni bir sayfa, yeni bir gün. Pazartesi yine bir çok yapılması gereken iş, okunması gereken mail, yazılması gereken cevap ile gelecek. Ve kestiremediğim bir çok zorluk ve terslik potansiyelini de yine içinde barındıran bir hafta olacak. İşte bu yüzden ne yaşarsam yaşayayım zorlukları kabullenip bununla mücadele etmem lazım. Hedeflediğim yerdekilerle benim aramdaki fark biraz tecrübe ve biraz da soft skill ise bunu gidermenin en önemli aracı da bu yolda her türlü zorluğu Ronaldo gibi topu göğsünde yumuşatıp sonra en iyi vuruşunla adrese göndermekten geçiyor. Bu aralar tekrar tekrar sıkılmadan dinlediğim bir şarkı var, Sagopa Kajmer’in 366. Gün şarkısı. Bu şarkının bence en vurucu sözleri şöyle: 
 
Kurulu bir makinayım, ya arıza yaparsam?
İstemediğim halde ya devrelerimi yakarsam?
Dik durmam gerek, ya yere yıkılırsam?
Ya bir çuval inciri mahveden ben olursam?
Bir daha düşünecek olsam aynı yanlışı iki kere yapar mıydım?
sanmam.
İnkarı bırak kabullen, kabullenmekten başka çaren yok.
Ne de zor oluyor aradıklarını bulman.
Pek de zor oluyor aradıklarını bulman. 

Özetle kolay bir zafer yok hayatta. Hedeflerden vazgeçmek de yoksa günün sonunda, bu hedeflere sakin kalarak ulaşmak en hayırlısı ve en sağlıklısı bence. En basit haliyle, başarısızlıktan korkmadan başarının anahtarını kovalamaya devam... İşte yarından itibaren yeni hedefim gün içinde karşılaştığım can sıkıcı konuların ne ilk ne de son olduğunun bilincinde olarak daha dingin kalıp kaygılardan uzak yola devam edeceğim. Alınacak çok yol varsa eğer, bunun için harcayacak da çok enerjim var!

14 Eylül 2015 Pazartesi

En İyi Psikologdan Bile İyi

Yılda bir kez (belki daha fazla da olabilir) Pazartesi sendromunu yeniyorum. Nasıl mı? Pazartesi sabahı için yarım günlük izin alarak. "Yaw Volkan bunun bu kadar etkisi mi olur, zaten geçen sene de sen bu konuda blog yazmıştın" falan demeyin. Yaşayan, hisseden bilir. Durumu, hafifliği, anı yaşamanın yoğun çoşkusunu ifade etmenin tarifi güç ama kesinlikle muhteşem bir his...

Herşeyden önce o Pazar öğleden sonranın berbat ötesi ruh halini tamamen unutuyorsunuz...Evet ertesi sabah statünüzde bir değişiklik olmuyor, yine SSK'lısınız belki ama kafa onu farklı yorumluyor ve sizin psikolojisinizi koruyor. Fevkalade... Bir kere haftasonu tatilini tam olarak yaşıyorsunuz. Ertesi sabah ise diğer insanlar çalışırken siz ya izin alma sebebinize uygun olarak işinizi takip ediyor ya da sadece kendinize bir süreliğine off veriyorsunuz. Hani fabrikalarda belirli bir dönemde makineler durur ve çalışanlar izne gider ya, işte öyle bir şey...

Şimdi izninizle ben şu güzel Pazartesi sabahının tadını çıkarmak istiyorum. Siz de ilk fırsatta kendiniz için bunu yapın, tabii ki emekçiyseniz, yoksa size her gün Cumartesi'dir belki de...Saygılarımla,

31 Mart 2015 Salı

Hakkını Vererek Yaşayın

Yazayım mı, yazmayayım mı, blog da mı yazsam yoksa bu konu hakkında sadece bi tweet mi atsam derken ipad de beyaz bir sayfa açmış buldum kendimi...

Tarih 31 Mart 2015 Salı. Saat 7:13, servisteyim. Mavişehir'den Torbalı yönüne doğru yola çıkacağız. Benim için haftanın ilk iş günü. Yıllık izinleri planlı bir şekilde eritmek için Pazartesi bir günlük izin kullanıp haftasonuyla birlikte üç gün dinlenmiş oldum. Dinlenmek demişken ne kadar hakkını verdim, işte o tartışılır. 

İzni planladığınız zaman, planlanan andan izne çıktığınız ana kadar özlemini duyduğunuz o kadar çok şey yapmak istiyorsunuz ki, ne kadar dolu dolu yaşayıp keyif aldığınız anlar olsa da "ah keşke şunu da yapsaydım" dediğiniz mutlaka oluyor. Üç günlük kısa bir tatil olsa da üç günü fena geçirmedim. Herşeyden önce hep ailemle biraradaydım. Ama bu sabah işe gitmek için çantamı hazırlarken tatil öncesi yapmayı planladığım ama fırsat bulamadığım şeyler aklıma geldi. Ne yalan söyliyeyim, içim şöyle bi burkuldu açıkçası. Yapabilceğim daha bir kaç şey vardı ama zaman da kısıtlıydı, anca yani... Hem beni bilen bilir, öyle uzun uzun uyuyan, saatlerce playstationda vakit öldüren biri de değilimdir.

Efendim yavaştan konumuzu toparlayalım... Hayatta sürekli planlar yapıyoruz. Bazen hedeflerimize tamamiyle erişiyor, bazen de bu yaptığımız planlarla sadece Tanrı'yı güldürüyoruz. Ama ne olursa olsun siz yaşamanın hakkını verin. En çok yapmak istediklerinizi mutlaka ama mutlaka yapın. Deneyin, tecrübe edin. Sonra yapmadığınız için pişman olmayın. Basit bir tatil bile bunu bir insana yaşatabiliyorsa, bir ömrün sonuna geldiğinizde pişmanlıklarınız çok büyük olabilir. İşte sırf bu yüzden hakkını vererek yaşayın...
 

24 Şubat 2015 Salı

Minik Bir Kaçamak, İyi Gelir Kalplere...

Haftasonu ailecek kendimizi ödüllendirdik ve Çeşme'de bir kaçamak yaptık. Öyle iyi geldi ki anlatamam... Kısaydı, yetmedi, belki dahası da lazımdı ama bunların hiçbiri tatilin iyi olduğunu değiştirmez;)

Haftaiçi haftasonunu değerlendirmek üzere etstur.com a girip yakın diye Çeşme otellerini gezdim. Daha önce konaklamadığım ama konferansa katılıp keşke ailece de gelsek dediğim Sheraton Çeşme'den yer ayırttım. Okan ile ilk kez otelde konaklayacağımız için biraz heyecan vardı ama herşey olabildiğince yolunda gitti. Şansımıza hava da güzeldi. Odamız ve yemeklerde güzel olunca geriye de güzel hatıral kaldı.

Bakalım bir sonraki durak neresi olacak, şu an onu bilemem ama tatilin bünyeye ve kalbe iyi geldiği kesin. İşte bunun en güzel kanıtı fotoğraflar..











8 Mart 2013 Cuma

Haftasonu Kaçamağı: Armutlu Tatil Köyü

9-11 Mart için Armutlu Tatil Köyü'nde eşim ve ailesiyle bir tatil planladık. Herşey güzel geçer inşallah...

Kafam da bavula eklemem gereken şeyleri tutuyorum şu anda... Ama haftasonu hepsini serbest bırakıp, rahatlamak derdinde olacağım.

Şu 3 günlük kaçamak umarım yolda içeceğim enerji içeceğinin bünyeme yaptığı katkı gibi ruhuma da bir katkı sağlar.


Google adsense

Analytics