çalışma hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çalışma hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2026 Cumartesi

Bursa'dan İzmir'e Bir Zihin Yolculuğu



Tarih:
19 Mart 2026, Perşembe

Rota: Bursa - İzmir Otoyolu

Yol Arkadaşları: Volkan ve Okan


Bayram arifesinde, Bursa’nın serin ve gri gökyüzünü gerimizde bırakıp İzmir’in öğlen güneşine doğru süzülürken, sadece kilometreleri değil, teknolojiden iş dünyasına uzanan koca bir dünyayı arabanın içine sığdırdık. Bu yolculuk, bir babanın tecrübesiyle bir oğlun merakının otoyoldaki buluşmasıydı.




"Toprağa Dokunmak" (Touch Grass) ve Odaklanma Meselesi


Yolun en samimi anlarından biri, Okan'ın şu meşhur "odaklanma" üzerine yaptığı dürüst itiraftı. Okulda dersleri can kulağıyla dinlediğini ama eve gelip o telefonu gördüğü an, her şeyin nasıl da değiştiğini anlattı.


Kendi aramızda "Touch Grass" uygulamasını konuştuk; hani şu insanı zorla doğaya çıkaran, çimene dokunmanı isteyen dijital detoks yöntemi. Teknolojinin bizi hapsettiği yerden yine teknolojiyle çıkma çabamız üzerine biraz güldük, biraz da düşündük.


Yapay Zeka: Bir Dil Modeli mi, Gerçek Bir Zeka mı?


Tabii ki konumuz dönüp dolaşıp yapay zekaya geldi. Okan’ın yapay zekayı Uno oyunu kurallarıyla nasıl test ettiğini anlatması paha biçilemezdi. "Baba, aslında bu sistemler sadece bir sonraki kelimeyi tahmin ediyor, bazen sırf bizi mutlu etmek için yanlış olduğunu bildiği şeye bile 'evet' diyor," diyerek yapay zekanın o meşhur halüsinasyonlarını harika bir örnekle özetledi.


Ben de iş yerinde özellikle son dönemde artan Copilot kullanımım ile mail yazmaktan Excel formüllerine kadar hayatımı nasıl kolaylaştırdığından bahsettim. Ama ikimiz de aynı noktada buluştuk: İnsan dokunuşu ve özgün fikirler her zaman fark yaratacak.


Okan’ın Sürdürülebilirlik Projesi


Okan'ın üzerinde çalıştığı mobil uygulama projesini dinlerken, geleceğin emin ellerde olduğunu bir kez daha hissettim. DuoLingo mantığıyla çalışan, insanların gereksiz ışıkları kapatıp bunu video ile kanıtlayarak puan topladığı bir sistem... Backend’de çalışan yapay zekanın bu tasarrufu algılayıp ödüllendirmesi fikri, sürdürülebilirliği bir oyun haline getiriyor. Unity ile tasarlanan arayüzlerden, Raspberry Pi üzerindeki sinir sistemlerine kadar teknik detaylara daldıkça yolun nasıl geçtiğini anlamadık.ç


Özgürlük ve Güvenlik: Linux vs. Apple


Yolun sonlarına doğru konu biraz "sertleşti": Apple’ın kapalı kutusu mu, Linux’un özgür dünyası mı? Okan, Apple'ın her şeyi kısıtlayan yapısına karşı Linux'un o "sıfırdan inşa etme" özgürlüğünü hararetle savundu. Android'den otomobillere, süper bilgisayarlardan sunuculara kadar dünyanın aslında nasıl da Linux üzerinde döndüğünü bana benim anlayacağım dilde anlattı.


Yıllar Sonrası İçin Kendimize Not:

Volkan, bu satırları okuduğunda veya o 10 dakikalık kayıt limitine takılıp Siri’ye sitem ettiğimiz anları dinlediğinde, o günkü heyecanımızı hatırla. Okan, senin o bitmek bilmeyen merakın ve "Neden?" diye soran zihnin benim en büyük gurur kaynağım.

Bu yolculukta sadece İzmir'e varmadık; birbirimizin dünyasına birer kapı daha açtık.


Hep böyle merakla, hep böyle yan yana! 🚗💨



8 Ekim 2025 Çarşamba

Bir Hastane Ziyaretinden Kalan Düşünceler

Dün, sevip saydığım bir abimi, iş arkadaşımı ve akıl hocamı geçirdiği bir operasyon sonrası iş yerinden arkadaşlarımla birlikte ziyaret ettim. Yine, sağlığın değerini kaybetmeden anlamak için bu kadar iyi bir fırsat varken, bundan ders çıkaramadım.

Neden mi?
Hastaneye girip arkadaşlarımın gelmesini beklerken “fırsattan istifade” bir mailleri kontrol edeyim dedim. Bir gece önce özene bezene yazdığım o mail, maalesef yeterince net olmadığı için, chart eklenerek yeniden göndermem istenmişti. Kafam “nasıl yapacağım, sevkiyatla ilgili sorun çıkar mı?” gibi sorularla doluydu. Fiziksel olarak odadaydım ama zihnen orada değildim; o an sağlığıma şükredip abim için gerçekten içten bir sıhhat dilemek mümkün olmadı.

Ziyarete geldim ama mailler izin vermedi. 📱💼

Hastanedeyken, vedalaşırken, otoparka yürürken, hatta Avrupa’dan Anadolu’ya geçerken bile aklımda sadece o mail vardı: vereceğim cevap, yapacağım ek çalışma, veriyi nasıl göstereceğim… Eve gelince o işi bitirdim, ardından bir sürü maile daha cevap verdim; araştırmalar, hesaplamalar, düzeltmeler derken geceyi öylece geçirdim. Ama ruh gibiydim — mutsuz, tatminsiz, yorgun.

Bu sabah da benzer bir tedirginlikle uyanıp yine maillere gömülmüşken aklıma İzmir’deki ruh halim geldi. Çok şükür, şu an tek derdim iş yükü ve yoğunluk. İzmir’deyken bunun yanına bir de insanlarla uğraşmak zorunda kalmak ekleniyordu. Şimdi bulunduğum ortamda beni rahatsız eden kimse yok; sadece yoğun tempo içinde kendime, aileme ve hobilerime zaman ayıramamak bazen zor geliyor.
Genellikle bunu çok kafama takmam ama bugün öğle saatlerinde fark ettim ki, ne zaman iş yerinde takdir ve teşekkür azalsa, bu durum bana daha ağır geliyor.

Neyse ki bu akşam, o beni gün boyu darlayan maile konu olan chart’ın yeni versiyonunu hazırladım, revize edilmiş bir mail daha attım. Inbox’ımı da biraz toparlayıp yönetilebilir hale getirdim. Şimdi kısa bir “kendimle baş başa kalma” seansı için laptop’umu kucağıma aldım. Bir de bu içeriğe AI ile güzel bir resim çizdirdim mi, sakin sakin birkaç mail daha cevaplayıp yarınki mücadeleye hazırlanabilirim.

25 Şubat 2024 Pazar

Beykoz Yeniköy Hattında Bir Pazar

Hatırlıyorum da, kariyerimin başındayken “haftasonları için çalışıyoruz” sözünü çok sık kullanıyordum. Sonra bu düşünce yapısının hafta içini mahvettiğini ve işi çekilmez hale getirdiğini keşfedip, aydınlandım. İşle ilgili çok sıkıntılı, dertli ve çaresiz günlerin ardından adeta pandemi ile gelen kurtuluş dönemim başladı. Başta üzülsem de korksam da İstanbul’a gelince işte o zor günlerin hepsi geride kaldı İstanbul’da. Çok şükür… Peki İstanbul’u tam olarak yaşayabiliyor muyum? Bu soruya cevabım çok net: HAYIR

Yine de ara sıra fırsat yaratıp arkadaşlarımdan duyduklarımızı, sosyal medyadan gördüklerimizi deneyimlediğimizde ve özellikle semtimizin dışında çıktığımızda “İstanbul’u yaşıyoruz”. Bu haftasonu da öyle bir fırsat yarattık ailece ve Pazar sabahı henüz sokaklar ve caddeler kalabalık olmadan önce Beykoz’a gittik. İstanbul’da bir yere arabayla gidiyorsam en korktuğum şeyler trafik ve park yeri. Erken yola çıktığımızda her ikisine karşı avantajlı oluyoruz. Şükür ki navigasyona Beykoz iskelesi yazıp 25 dakika sonra İspark’ın deniz kenarındaki park yerinde aracımıza yer bulduk. Beykoz’da olsak ta Çengelköy Börekçisi’nde börekle güne başladık. Boğaz, güneş, deniz anası, karabatak derken kahvaltımızı tamamladık ve hemen yanıbaşındaki iskeleden 10:30 seferi ile Yeniköy’e geçtik.


Semtimiz Suadiye’yi çok sevsem de karşının Bebek ile Tarabya hattını da ayrı severim. Çok bilmem, hatta gittiğimde kendimi yerli turist gibi hissederim ama yine de o yalılara bakıp boğaz havası almak hep hoşuma gider. Kimin hoşuna gitmez ki… 
Yeniköy’de iskeleden sola doğru yürüyüp Nero’da kahve molası verdik. Biraz kitap, biraz sosyal medya ve arka fonda güzel müzik ile manzara olunca tatilde olduğumu hissettim. Haftasonları için çalışmıyorum ama ne olursa olsun haftasonları hala hayatımda çok değerli. Uzaktan çalışma imkanı ile hafta içi de bu imkan yaratılabilir ama yoğun çalışıp hep bir şeyleri zamanında yetiştirme telaşesi içerisinde bu fırsatı kaçırıyorum. Belki de standardın dışında olması aldığım hazzı artırdı ve yine yapalım dedirtti.

Kahvemizden sonra bu kez iskelenin sağına, Tarabya yönüne doğru ilerledik. Balık tutanlar, köpeğini gezdirenler, bisiklete binenler… Herkes bir şekilde haftasonunu değerlendiriyordu. Güzel bir yürüyüş sonrası karnımız acıkınca bu kez balık ekmek yemek için tekrar Anadolu yakasına geçtik. Neyse ki Yeniköy’den Beykoz deniz yoluyla sadece 15 dakikaydı ve yolculuk havanın da müsade etmesiyle görsel olarak harikaydı. 

Çatal bıçak kullanmanın yasak olduğu balıkçımızda (#balıkelleyenir) salaş konseptinin tam olarak hakkı veriliyordu. Bir ay öncenin (gayet yepyeni) gazetesi masaya serildi ve siparişlerimiz geldi. Ah bi de Okan balık dürümün yağını üstüne dökmeseydi ama o da tuzla geçerdi.

Bu kadar gezmek bize yetti. Zaten Okan da bir an önce eve dönüp bilgisayar başında Roblox oynamak istediğini belli etmeye başlamıştı. Aracımızı park ettiğimiz İspark’ta ne bir görevli ne de araçta bir fiş vardı. Bu seferlik herhalde parkımız müesseseden ikramdı. Akşamüstü vakitlice eve dönüp yaklaşan Beşiktaş maçı öncesi bu satırları da kaydedebildiğime göre halimize şükredebileceğimiz bir haftasonunu geride bırakıyorduk. İleride bu satırları okuduğumda hoş anacağım bir Pazar’dı, nicelerine…

19 Haziran 2017 Pazartesi

Empati Nedir Derlerse...

Empati kelimesiyle lise yıllarında felsefe dersinde tanışmıştım. Kısaca kendini karşındakinin yerine koymak olarak bildiğimiz bu kelimeyi bir örnekle pekiştirmemiz istenirse, çok güzel bir örnek var karşımızda.

Mong Hyun Yoon, Kore’deki 30 yıllık tecrübenin ardından Hyundai Assan’ın Türkiye yürüttüğü tüm operasyonlardan sorumlu tepe yöneticisi pozisyonuna atanmış. Yoon, Türkiye’de 2016 yılının başından beri çalışmaya başlamış. Mong Hyun Yoon, yazdığı mektup ile çalışanlarıyla empati yapmak adına oruç tutmaya başladığını ifade etmiş. Koreli patron "Geçen seneden başlayarak ben de HAOS ailesi ile aynı duyguları paylaşmak adına oruç tutmayı alışkanlık haline getirdim" demiş.

Mong Hyun Yoon'un mektubunu okuyanlar hoşgörü ve saygı adına atılan bu müthiş adım karşısında takdirlerini dile getirmekten kendilerini alamamışlar. Yoon, mektubunun bir bölümünde şunları söyleyerek patronun işçisini anlaması hususunda birçok şirket yönetisine de örnek olmuş: "Ben ofiste çalışmama rağmen oruç tutmak kolay olmazken, üretim hattında çalışan arkadaşlarımızın su bile içmeden çalışmaları beni bir yabancı olarak hayret içinde bıraktı. Memnuniyetimi dile getirip sizlerle gurur duyduğumu ifade etmek isterim."

Şimdi bu mektubun Türkçe halini bir okuyun ve bu yöneticinin ekibinde çalışan bir direk raporlayan kişiyi düşünün. Sizce haksızlığa uğradığından, amirinin kendisini anlamadığından, saygısızlığa uğradığından bahsedebilir mi? Kesinlikle hayır! Böyle empati yapma yetkinliğini geliştirmiş yöneticilerin hızla artması çalışma ortamlarımız için çok faydalı olur. Umarım sayıları şiddetle artar...



5 Mayıs 2017 Cuma

Serhan Abi

2013 yılı Mayıs ayında Philip Morris için girdiğim mülakatta tanıdım ilk kez “Serhan Tekin”i. Ben işi almak için o kadar çok heyecanlıyken, sanki o da karşımda benim kadar heyecanlıydı. Mülakat için önceden hazırlık yapmış, kanunen kabul edilmeyen giderlerden, indirilemeyen katma değer vergilerinden sorular hazırlamış, bunları heyecanla sorarken, yanıtlarımı da merakla dinliyordu.

Sonra 1 Ağustos 2013 geldi ve resmen “Serhan Bey”e direkt bağlı olarak çalışmaya başladım. Çok geçmeden “Bey”i kaldırıp “Abi” olarak güncelledik. “Serhan Abi” o döneme kadar hayatıma girmiş yöneticilerin en farklısıydı. Her şeyden önce o kadar komikti ki odasından çıkıp verdiği kısa teneffüs aralarında hepimizi kendine özel espri bombalarına tutardı. “Birlikte güldüğünüz insanların değerini bilin” derler ya, Serhan Abi ile çalışıncaya kadar hiçbir amirimle bu kadar çok gülmemiştim. Bırakın amiri, kendi özelimi birine anlatırken kendimi hiç bu kadar rahat hissetmemiştim. İşi arkadaşlıkla o kadar iyi dengeliyordu ki, ne fabrikada gece yarısını görmek, ne de Alsancak’ta denetim firmasının ofisinde IFRS kayıtları için kafa patlatmak insana fazla mesai gibi gelmiyordu. Beraber geçen üç buçuk yılda güzel hatıralar biriktirdik. Öyle hatıralar ki buraya yazsam konuyu bilmeyip de okuyan biri yanlış şeyler düşünür mü diye çekinmeden edemiyorum…

O hep “iyi”, “bonkör”, “komik”, “karizmatik”, “çağdaş”, “saygılı” (bu güzel sıfatlar uzar gider) bir ADAM’dı. Bununla beraber çocukla çocuk olmasını da iyi bilirdi. Okan’ın geride kalan üç yaş gününde de curcunanın içinde onun en iyi oyun arkadaşı olmayı başardı.

Dile kolay, öncekiler hariç, yaklaşık yirmi beş yıl aynı kurumda yüksek dikkat gerektiren sorumluluklarla çalışmak oldukça yıpratıcı bir iştir. Bir de yola beraber çıktığın arkadaşların teker teker gemiden ayrıldıysa sen de gemiden ayrılmayı, bir de sakin limandaki hayatı tecrübe etmeyi istersin. İşte Serhan Abi de şimdi yeni bir deneyim için aramızdan ayrılırken, o klasik “yeni bir beyaz sayfayı açarken” ben de onu yeni hayatına yolcu etmenin hem burukluğunu hem de mutluluğunu yaşıyorum. Ama şunu da biliyorum ki, Philip Morris bana yalnızca bir amir, bir iş arkadaşı değil, gerçek bir “Abi” kazandırdı ve biz güzel hatıralar biriktirmeye devam edeceğiz… Hep “keh keh” diye gülmen dileğiyle Serhan Abi…
Ofiste Son Gün

Çiğ Köfteli Doğum Günü Partisi

Biz Daha Çoook Sir Winston'a Gideriz...
 

Google adsense

Analytics