Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Keşke Görseydin Baba...

Yine yılın en acı günü geldi: 10 Ağustos.

Üzerinden yıllar geçse de, hafızam bazı şeyleri silikleştirse de o günü hiç unutamadım. Bu yıl tam 28 yıl oluyor seni kaybedeli baba. Düşündükçe fark ediyorum ki hayatımın üçte ikisini sensiz yaşamışım.

Özlüyorum seni. Belki çok dillendirmiyorum ama içimden sık sık “Keşke bunu görseydin” dediğim anlar oluyor. Sonra, seni kaybettiğimde bana teselli olmak için söylenen o cümleye tutunuyorum: “Baban seni görüyor.” Ben de kendimi buna inandırmaya çalışıyorum.

Keşke torunun Okan’ı görebilseydin. Çalışkanlığıyla, azmiyle, efendiliğiyle eminim senin de göğsünü kabartırdı. Onunla gurur duyardın. Keşke o da seni tanısaydı. Eminim senden öğreneceği çok şey olurdu. Ama bazı özlemler var ki hayatta karşılığı olmuyor. Nasip değilmiş be baba...

Son zamanlarda sık sık askeri kamplara, gazinolara gidiyoruz. Her gidişimizde seni biraz daha hatırlıyorum. Sen gittikten sonra ne zaman kendimi tanıtsam “Asker çocuğuyum” diye başlardım söze. Sana karşı bir aidiyet göstergesiydi benim için.


Bir de senin yüzüğün vardı. Yıllarca sağ elimde taşıdım onu. Üniversitedeyken ne zaman zor bir vizeye ya da finale girsem takardım yüzüğü. Sanki bana cesaret verir, elimi omzuma koyup “Yaparsın aslan oğlum” dermişsin gibi gelirdi.

Bugün yine taktım o yüzüğü.

Ama bu satırları yazarken anlıyorum ki insan bazı eksikliklerle baş etmeyi hiçbir zaman tam olarak öğrenemiyor. Aradan 28 yıl geçmiş olsa da, bugün hala o küçük çocuk tarafım seni arıyor.

Ve ben, gözyaşlarıma yenilerek seni özlediğimi bir kez daha kabul ediyorum.

Özledim be baba...

14 Haziran 2021 Pazartesi

Sağlığın Yerindeyse Şükret, Sevdiklerinin de Sağlıyı Yerindeyse Bir Daha Şükret

 “Her şeyin başı sağlık” diyen atalarımız ne de güzel söylemiş. Ancak biz ya da sevdiklerimiz sağlık problemleri ile karşılaştığımızda bu sözü hatırlayıp sağlığımızın değerini anlayıp şükrediyoruz ya da sağlığımıza kavuşabilmek için duacı oluyoruz.


Girişten de anlayabileceğiniz üzere, sağlık konusunda dertlenmiş bir dönemdeyim. Geçtiğimiz haftalarda anneannem düştü, kalçası kırıldı ve eş zamanlı olarak Alzheimer başladı. İzmir’den İstanbul’a taşınırken kafamdaki en büyük çekince olan, ailemin bana ihtiyacı olduğunda onların yanında olamama korkusu bir anda gerçek oldu. Hemen bir imkan yaratıp anneannemin yanına gittiğimde hep “yaşına göre çok iyi maşallah” dediğimiz 95’lik Adviye Hanım bu kez eski halini mumla aratır gibiydi. Hem yatıyor, hem de maalesef bizimle sağlıklı bir iletişim kuramıyordu. İlk karşılaşma anı bizi çok üzmüştü ama onunla vakit geçirdikçe bu üzüntü yerini “bu durum ne kadar böyle sürecek” endişesine bırakmıştı. Alışık olmadığımız bu hali belki uzmanlar bir kere daha gözden geçirirse değişir diye düşünerek ambulans çağırıp dördüncü kattan sedyede merdivenle ambulansa taşıyıp acile götürmemizle de değişmedi. Yapılan testlerin sonucu için aldığımız “yaşına göre normal” cevabı “teyze artık bir yola girmiş” yorumu ile ertesi sabah yine ambulans ile eve döndük. Onu izledikçe, dinledikçe aklımda hep “yaşlandığımda bu halde olursam bana kim bakar?” sorusu ile “bu hallere düşmeden dünyaya veda etmek en güzeli” düşüncesi birbiriyle raks etti.

Bir yandan da hayat devam etti. Anneannem yatarken ben aynı evin bir başka odasında yine gündelik fani sorunlarımla uğraşmaya, çalışmaya, kazandığım parayı hak etmeye devam ettim. Öte yandan, bir ömrünü anneannem ile yaşamış olan teyzemin onun için çabalamasını görmek, her zamankinden daha fazla kendinden feragat ederek anneannemin rahat etmesi için koşturması “peki ya onunla kim ilgilenecek, o ne zaman dinlenecek?” diye bir de onun için endişelenmeme sebep oldu. Bu arada bizim evdeki “misafir” durumumuz da devam ediyordu, hal böyle olunca biraz da durumu uzaktan izleyelim diye önce İzmir’e, sonra Bursa’ya sonra da İstanbul’a yavaş yavaş gidip uzaklaştık.

Hatta bu uzaklaşma sürecinde, İstanbul’da özlemini çektiğimiz Karşıyaka, Seferihisar, Urla gibi yerleri de ziyaret ettik ama keyfimiz, neşemiz pek yoktu. Anneannemin hastalığı, onunla ilgilenen annemin ve teyzemin yorgunluğunu ve üzüntüsünü bilmek gezerken keyif almaktan ziyade bir nevi suçluluk hissi yaşamamıza sebep oluyordu. Güzel manzaraların fotoğrafını bile çekmek adeta “yanlış” yapmak gibi geliyordu ve yapmıyor, yapamıyorduk.

Şimdi daha uzakta, daha sakin bir sabahta bu düşünceleri hissederken sabah teyzemi arayıp “gece nasıl geçti?” diye sormak için uygun vakte geldi. Ne kadar dikkate alırsınız bilemiyorum ama hayata bir kez geliyoruz ve hayatın her günü, her dönemi aynı seviyede yaşanılabilir olmuyor. İşte bu sebeple, yaşayabildiğiniz anların değerini bilip, sevdiklerinizle tadını çıkarın.

Kalın sağlıcakla,

Volkan         

26 Mayıs 2019 Pazar

Çalışkan Karıncalar

Bu hafta aile etkinliğimiz için Gizem Öğretmen bize 3 farklı oyun alternatifi göndermişti:

  • Salyangoz Yarışı
  • Kedi Fare Oyunu
  • Çalışkan Karıncalar


Biz bunlardan "Çalışkan Karıncalar"ı seçtik. Ben ve Okan yarıştık, annemiz de bizi çekti. En hızlı olanın kazandığı bu yarışlar tahmin edeceğiniz üzere oldukça hızlı bitti.

İlk oyunu ben kaybedince, ikinci oyunda ek bir kademe daha ekledik ama sonuç değişmedi.

Tabi videoları dikkatle izlerseniz, yarışma başlangıçlarının ne kadar "adil" olduğunu görebilirsiniz. Ama siz de bilirsiniz: "Kazanan Haklıdır." Her iki oyunu da kaybeden taraf olarak bana da tebrik etmek yakışır, tebrikler oğlum!

30 Nisan 2019 Salı

Hakkı Alkan'a Mektup

Hakkı Hocam,

Çok eski takipçilerinden olduğunu söyleyemem, Eylül 2018’den beri seni takip ediyorum. Radarıma girdiğin dönem SDN'deki Samsung S8 incelemesini okuyup izlememe denk geliyor. O tarihten beri de sıkı bir şekilde takip ediyorum. Bu hafta ilk podcast’inizi yayımladığınızı ve bununla ilgili geri bildirim almaya açık olduğunu belirtince yazmak istedim.

Öncelikle muhabbetinizi şahsen çok samimi buluyorum. Bunu youtube’da ailenizle çekip paylaştığınız videolarda da hissettiriyorsunuz, aynı hissi podcast’te verdi.

Genelde iş yerinde Excel’e gömülmüş çalışırken arka planda beni yormayacak Ted/TedX videoları takip etmeyi seven biri olarak sunacağınız podcast’ler benim için dinleme listesine girecek alternatif olarak öne çıkacak. Şunu belirtmeliyim ki, youtube videolarınız ilgimi çekip görüntüyü inceleme ihtiyacını fazlasıyla doğurduğu için ofiste özellikle onları açmamaya, aksine ekrana konsantre olacağım iş-ev yolculuğunda izlemeye yöneliyordum. Podcast ise daha sakin bir ses tonuyla hazırlandığı için ofiste çalışırken arka fonda çok iyi gitti.

İçerik olarak, yukarıda da bahsettiğim gibi, seni sıkı takip ettiğim için olsa gerek, bahsettiklerinizin büyük çoğunluğunu twitter’daki paylaşımlarınızdan podcast öncesi duymuştum. Bu sebeple içerik çok sıradışı gelmedi, yazının sohbete dönmüş hali gibiydi. Ancak bu içeriğin twitter’dan seni yakından takip etmeyenlere de sunulduğunu düşünürsek, sana da hak veriyorum. Bir de sürekli farklı içerik üretmenin belirli zaman zarfında limitleri olacağı da malum.

Ben açılış müziğini çok içselleştiremedim, daha sıcak bir ses efekti kullanılabilirdi sanki biraz fazla resmi olmuş. Bunun dışında sesinin netliği ve anlaşılırlığı ile ilgili bir sorun yaşamadım.

Twitter’da gördüğüm kadarıyla farklı mecralara da podcast’i yüklemen için öneriler sunulmuş. Soundcloud’da hesabın olduğunu gördüm, bence podcast’in orada da bulunsun, Robin Sharma’yı genelde oradan dinlediğim için arayüzünü kullanıcı dostu bulduğum bu araçta da sana kolayca ulaşabilmek güzel olur.

Son olarak, yaptığın işe, sunduğun içeriğe, o içeriği oluştururken ortaya koyduğun emeğe son derece saygı duyuyorum. Umarım bu azmin, isteğin ve merakın hiç bitmez. Biz de sayende son teknolojik gelişmeleri hep senin samimi anlatımınla öğreniriz.

Selamlar,

Volkan 

PS. Hem yaşımızın yakın olması, hem de yukarıda bahsettiğim samimiyetinden ötürü “siz” yerine “sen”i tercih ettim. Anlayışın için teşekkürler.
Podcast'i dinlemek için:
https://open.spotify.com/show/6y3oz9l90blGlTaDrOHyOf


31 Aralık 2018 Pazartesi

Makarna Bahane Aile Aktivitesi Şahane

Oğlum Okan'ın öğretmeni hafta içinde gönderdiği WhatsApp mesajı ile bu haftaki aile aktivitemizin baba oğul makarna yapmak olduğunu ilettiğinde açıkçası "yaşadık" dedim. Hem makarnayı çok sevdiğimiz için hem de önceki aktivitelere kıyasla makarna yapmak "kolay" olduğu için haftasonu keyifli bir aktivitenin bizi beklediği kesindi. Öyle de oldu...

Bize de geriye 2018'in son günlerini hatırlatacak güzel hatıralar kaldı...

Kaynayan suyumuzu dikkatle tenceremize boşalttık

Yağımızı "fazla kaçırmadan" kaynayan suya ekledik

Makarnamız pişerken hatıra "selfie" çektirmeyi de atlamadık

Makarnamız istediğimiz kıvama gelirken Okan üretkenliğe devam etti, işte "günün gemisi"

Makarna süzmek ciddi bir iştir, sadece Okan biraz ti'ye alıyor

Makarnamızın tadı oldukça başarılı, Okan'ın yüzünden anlayabilirsiniz!

İşte böyle bir haftasonu etkinliği de geride kaldı. Damaklardaki tad geçse de gönüldeki hatıralar burada kalsın istedim. Bu güzel aktivitelerin 2019'da da devamının gelmesi dileğiyle...

19 Haziran 2017 Pazartesi

Empati Nedir Derlerse...

Empati kelimesiyle lise yıllarında felsefe dersinde tanışmıştım. Kısaca kendini karşındakinin yerine koymak olarak bildiğimiz bu kelimeyi bir örnekle pekiştirmemiz istenirse, çok güzel bir örnek var karşımızda.

Mong Hyun Yoon, Kore’deki 30 yıllık tecrübenin ardından Hyundai Assan’ın Türkiye yürüttüğü tüm operasyonlardan sorumlu tepe yöneticisi pozisyonuna atanmış. Yoon, Türkiye’de 2016 yılının başından beri çalışmaya başlamış. Mong Hyun Yoon, yazdığı mektup ile çalışanlarıyla empati yapmak adına oruç tutmaya başladığını ifade etmiş. Koreli patron "Geçen seneden başlayarak ben de HAOS ailesi ile aynı duyguları paylaşmak adına oruç tutmayı alışkanlık haline getirdim" demiş.

Mong Hyun Yoon'un mektubunu okuyanlar hoşgörü ve saygı adına atılan bu müthiş adım karşısında takdirlerini dile getirmekten kendilerini alamamışlar. Yoon, mektubunun bir bölümünde şunları söyleyerek patronun işçisini anlaması hususunda birçok şirket yönetisine de örnek olmuş: "Ben ofiste çalışmama rağmen oruç tutmak kolay olmazken, üretim hattında çalışan arkadaşlarımızın su bile içmeden çalışmaları beni bir yabancı olarak hayret içinde bıraktı. Memnuniyetimi dile getirip sizlerle gurur duyduğumu ifade etmek isterim."

Şimdi bu mektubun Türkçe halini bir okuyun ve bu yöneticinin ekibinde çalışan bir direk raporlayan kişiyi düşünün. Sizce haksızlığa uğradığından, amirinin kendisini anlamadığından, saygısızlığa uğradığından bahsedebilir mi? Kesinlikle hayır! Böyle empati yapma yetkinliğini geliştirmiş yöneticilerin hızla artması çalışma ortamlarımız için çok faydalı olur. Umarım sayıları şiddetle artar...



5 Şubat 2017 Pazar

Okan 3 Yaşında

Hayatımın dönüşeme uğramasının üzerinden 3 yıl geçmiş…

Kağıt üzerinde 3 yıldır babayım ama tam olarak “baba” olmanın şartlarını ne zamandan beri yerine getiriyorum, ya da ne kadar hakkını verebiliyorum tam bilemiyorum. Bir öz değerlendirme gibi bir başlangıç, belki biraz kendini iğneleme ve biraz da alt mesaj niteliği taşıyan yukarıdaki ifadeleri bir yana koyacak olursak, evimizin “ben ne dersem o olur”cusu, bazen masum ve talepkar gülüşleriyle, bazen de desibel rekorlarına kafa tutan çığlıklarıyla beni ve Nilgün’ü parmağında oynatan biricik oğlumuz Okan 3 yaşını doldurdu.

3 yıl önce Nilgün’ün doğuma alındığı an fotoğrafını çekip sosyal medyada o bir ben dokuz doğuruyorum dediğim günden bugüne gelinceye kadar ki hayatım ile Okan’dan önceki o kadar farklı ki… Kabul ediyorum ki zor, hem de çok büyük zor… Ama ağzından çıkan sınırlı kelimelerden biri olan “baba” diye bana sarılması, heyecanlandığı bir şey olduğunda koluyla dürtmesi, sevineceği bir şeyi aldığımda en masum haliyle öpmesi her şeye ama her şeye bedel…

İşten eve yorgun geldiğimde daha üzerimi bile çıkarmama izin vermeden oyun mesaimin başlaması, haftasonu panjurları kapatıp hafta içinden biraz fazla uyuma gibi ihtimalin yerini Okan’ın  “beni yataktan alın” çağrısı beni yorsa da aslında bir yandan da hayat ile yoğuruyor. Okan’ın sorumluluğunu hissetmek, onun için bir gelecek planlamak, ona güzel hayaller kurmak hayatımdaki önceliğim oldukça ayaklarım da yere daha sağlam basmaya, daha kontrollü adımlar atmaya ve her şeye rağmen daha güçlü olmaya başladım.

İşte bu yüzden bu haftasonu evimizin duvarına Okan’ın çok sevdiği trenli konseptimizle “İyi ki Doğdun Okan” yazarken içimden de iyi ki doğdu diye geçirdim.

Bu mutlu günümüzde bizlerle olan, oğlumuzun mutlu olması için bir şeyler yapan ailelerimize ve yakın dostlarımıza çok teşekkür ederim. Onlar Okan’ın yüzünde bir gülümseme, gözlerinde bir parıldamaya sebep oldu, inşallah Allah da onlara en mutlu günleri nasip eder. Son paragrafta konu oldukça duygusal bir boyuta doğru yol alırken nice mutlu yaşlar canım oğlum diye sözlerime son verip, geriye kalan güzel fotoğrafları paylaşmak istiyorum.

Dip Not:
Okan’ın 2. yaş gününde yazdıklarım için:
http://volkanyorulmaz.blogspot.com.tr/2016/02/iyi-ki-dogdun-oglum.html

Okan’ın 1. yaş günüde yazdıklarım için:
http://volkanyorulmaz.blogspot.com.tr/2015/02/okanmz-1-yasnda.html





5 Şubat 2016 Cuma

İyi ki doğdun oğlum...

Ve takvimler 3 Subat 2016'yi gösterir... Bugünün anlamı büyük, önemli... Hayatımdaki en radikal değişimin sene devriyesi... Bugün oğlum Okan'ın 2.yaşgünü, bir başka deyişle, ya da olayı biraz daha içselleştirmem gerekirse baba oluşumun 2. yıl dönümü.

O'nunla beraber hayatım(ız)da pek çok şey değişti. Değişeceğini önceden okuyup bilsekte, "çocuk sizin hayatınıza adapte olsun, siz onunkine değil" gibi öğütleri alsakta gerçek hayat uygulamaları çok ama çok farklı oluyor. Ebeveyn olmakla ilgili Şubat 2016 tarihli Men's Health'te çıkan bir yazı durumu çok güzel özetliyor, anne-baba olmadan önce hayatınızı dolu dolu yaşayın, çünkü iadesi olmayan bir durumu satın almış oluyorsunuz ve bu size ömür boyu sürecek bir yükümlülük getiriyor. Neyse şimdi bu konuları bir süreliğine geride bırakıp günün anlam ve önemine odaklanalım...




Sevgili oğlum, satırlarımın bundan sonraki kısmı sadece sana ithafen... Bence bazen gerçekten çok yaramaz, huysuz olabiliyorsun. Son zamanlarda neden öyle çılgınca çığlık attığına ise gerçekten hiç anlam veremiyorum. Benimle top oynarken neden hemen sıkılıp başka oyuna geçmek istediğini de çözemedim. Hatta TV'de Beşiktaş maçı varken göz ucuyla bile ilgilenmiyor olmana da yavaştan alınmaya başlıyorum. Amaaaa sen varya sen, yeri geliyor bir sarılıp masumca beni bir öpüyorsun ya, işte o zaman herşey geride kalıyor. İşte "iyi ki varsın ve benim oğlumsun" diyorum o anlarda. Bu anların sıklaşarak artacağını umut etmekle kalmıyor, gerçekten de hissediyorum. Parka gittiğimizde senin o mutlu hallerini izlerken bir baba olarak ben de mutlu oluyorum. Kafalarımızı tokuşturduğumuz anlarda bunu sen de tekrar tekrar yapmak istiyorsun, biliyorum, hiç dert değil, bir ömür boyu kafa kafaya vereceğimiz çok anımız olacak ilerde, buna inanıyorum. Çatalımdaki portakalı ben ısırmadan ham yaptığın an ile başlayan çıkarsız paylaşımlarımız hep sürecek... (Bu vesileyle; ben çalışıp sana hep mama getireceğim ama yine de daha az ye be oğlum, maşallahın var yani)

Bu arada bu yazıyı yazmaya gerçekten 3 Şubat sabahı başladım ama bugün 5 Şubat oldu. Yoğun mesaili geçen şu günlerde ancak sabahları serviste vakit bulabildikçe yazabiliyorum. Mesailer sebebiyle son 2 gündür görüşemesekte annenden gün içinde yaptığın asi çıkışlara ilişkin geri bildirimleri alıyorum. Ses açma çalışmalarının tam gaz devam ettiğinden de haberim var. Ah be oğlum, bu kadar antreman yapma bize karşı, valla konu komşuyu rahatsız ediyoruz diye üzülüyorum. Gerçi mesai sonrası sen uyurken odana girdiğimde öyle masum uyuyorsun ki gündüz o çığlıkları sen mi atıyorsun yoksa içine asi ruh mu kaçıyor bilemiyorum. Ha bu arada annenden bahsetmişken, kendisine karşı müthiş bir vefa borcun oluşmaya başladı, 7/24 full konsantrasyon seninle ilgileniyor. Hakkını nasıl ödeyeceksin bilemiyorum.

Kelimelerin bitip davranışların yerini alacağı anların geldiğini hissediyorum... Sevgili oğlum Okan, seni ve seni sen yapan, sana özgü her şeyi çok seviyorum. Adam olacak çocuksun buna da yürekten inanıyorum. Birlikte çok güzel günlerimiz olması dileğiyle... İyi ki doğdun ve iyi ki bizim oğlumuz oldun. Yüzündeki gülümse, kalbindeki temizlik, davranışlarındaki masumiyet hep seninle olsun. Nice mutlu yaşlar oğlum...
 

31 Mart 2015 Salı

Hakkını Vererek Yaşayın

Yazayım mı, yazmayayım mı, blog da mı yazsam yoksa bu konu hakkında sadece bi tweet mi atsam derken ipad de beyaz bir sayfa açmış buldum kendimi...

Tarih 31 Mart 2015 Salı. Saat 7:13, servisteyim. Mavişehir'den Torbalı yönüne doğru yola çıkacağız. Benim için haftanın ilk iş günü. Yıllık izinleri planlı bir şekilde eritmek için Pazartesi bir günlük izin kullanıp haftasonuyla birlikte üç gün dinlenmiş oldum. Dinlenmek demişken ne kadar hakkını verdim, işte o tartışılır. 

İzni planladığınız zaman, planlanan andan izne çıktığınız ana kadar özlemini duyduğunuz o kadar çok şey yapmak istiyorsunuz ki, ne kadar dolu dolu yaşayıp keyif aldığınız anlar olsa da "ah keşke şunu da yapsaydım" dediğiniz mutlaka oluyor. Üç günlük kısa bir tatil olsa da üç günü fena geçirmedim. Herşeyden önce hep ailemle biraradaydım. Ama bu sabah işe gitmek için çantamı hazırlarken tatil öncesi yapmayı planladığım ama fırsat bulamadığım şeyler aklıma geldi. Ne yalan söyliyeyim, içim şöyle bi burkuldu açıkçası. Yapabilceğim daha bir kaç şey vardı ama zaman da kısıtlıydı, anca yani... Hem beni bilen bilir, öyle uzun uzun uyuyan, saatlerce playstationda vakit öldüren biri de değilimdir.

Efendim yavaştan konumuzu toparlayalım... Hayatta sürekli planlar yapıyoruz. Bazen hedeflerimize tamamiyle erişiyor, bazen de bu yaptığımız planlarla sadece Tanrı'yı güldürüyoruz. Ama ne olursa olsun siz yaşamanın hakkını verin. En çok yapmak istediklerinizi mutlaka ama mutlaka yapın. Deneyin, tecrübe edin. Sonra yapmadığınız için pişman olmayın. Basit bir tatil bile bunu bir insana yaşatabiliyorsa, bir ömrün sonuna geldiğinizde pişmanlıklarınız çok büyük olabilir. İşte sırf bu yüzden hakkını vererek yaşayın...
 

24 Şubat 2015 Salı

Minik Bir Kaçamak, İyi Gelir Kalplere...

Haftasonu ailecek kendimizi ödüllendirdik ve Çeşme'de bir kaçamak yaptık. Öyle iyi geldi ki anlatamam... Kısaydı, yetmedi, belki dahası da lazımdı ama bunların hiçbiri tatilin iyi olduğunu değiştirmez;)

Haftaiçi haftasonunu değerlendirmek üzere etstur.com a girip yakın diye Çeşme otellerini gezdim. Daha önce konaklamadığım ama konferansa katılıp keşke ailece de gelsek dediğim Sheraton Çeşme'den yer ayırttım. Okan ile ilk kez otelde konaklayacağımız için biraz heyecan vardı ama herşey olabildiğince yolunda gitti. Şansımıza hava da güzeldi. Odamız ve yemeklerde güzel olunca geriye de güzel hatıral kaldı.

Bakalım bir sonraki durak neresi olacak, şu an onu bilemem ama tatilin bünyeye ve kalbe iyi geldiği kesin. İşte bunun en güzel kanıtı fotoğraflar..











4 Temmuz 2008 Cuma

Babam - Arif Yorulmaz


Geçtiğimiz günlerde Şeker Piliç'in düzenlemiş olduğu Babalar Günü ile ilgili kompozisyon yarışmasına katıldım ve yazım ilk 10'a girdi. Babama olan vefa borcumun çok çok az bir kısmını bu şekilde ödediğimi düşünüyorum.


Bu arada kompozisyonumu ödüllendiren Şeker Piliç'e teşekkür eder, gönderdikleri tavukların da oldukça hayırlı bir işe vesile olduğunu belirtmek isterim.


BABAM

Bundan tam 10 sene önce, bir Pazartesi günü annemle birlikte evde otururken telefonun acı acı çalmasıyla birlikte irkildik. Hattın ucundaki kişi babamın ufak bir trafik kazası geçirdiğini ve acilen 80 kilometre ötedeki Aliağa’ya gelmemizi istedi. On beş yaşındaki bir ergen olarak bu olay benim adeta kanımı dondurmuştu. Annem hemen alt komşumuza rica etti ve komşumuzun arabasıyla Aliağa’ya gittik. Hastaneye vardığımızda acı haberi aldık. Babam katıldığı bir ihale sonrası kalp krizi geçirmiş ve hemşire hanım bizim sakin olmamız için olayı bize ufak bir trafik kazası gibi yansıtmıştı. Durumu öğrenince anneme sarılıp güçlü olduğumu hissettirmek ve gözyaşlarıma engel olmak için elimden geleni yaptım. O andan itibaren babama layık bir evlat olduğumu kanıtlama zamanı gelmişti benim için… Babamla yaşadığım 15 senenin tadı damağımda kaldı ve O’ndan erken ve zamansız ayrılmak içimde birçok uhde bıraktı. Fakat yaşadıklarımız, paylaştıklarımız da benim yanıma kar kaldı. İleride çocuk sahibi olduğumda, torununa kendisinden övgüyle bahsederken anlatacağım unutulmaz hatıralarla O’nun anısını en güzel şekilde yaşatmaya çalışacağım.

Geriye dönüp baktığımda hayatımda babamın damgasını vurduğu öyle anlamlı kesitler var ki bunları kendimle baş başa kaldığım zamanlarda aklıma getirmek bile bana huzur veriyor. Hiç unutmam ilkokul 1. Sınıftayken daha öğretmenimiz çarpım tablosunu bize göstermeden babam bana defterimin arkasındaki çarpım tablosunun büyütülmüş bir fotokopisini çektirmişti. “Eğer benim gibi olmak istiyorsan matematikle aranın iyi olması lazım, sana 2 gün müsade, sürenin sonunda sana kerrat cetvelinden soru soracağım” demişti. O dönem için en büyük tutkum olan Commodore 64’ümü bir kenara bırakıp, ilk kez hayatımda sıkı bir çalışmaya girişmiştim. Babam asker olduğu için sert bir mizacı vardı, her ne kadar bana kızmasa da, ordu evindeki askerlere nasıl bağırdığını gördüğüm için, O’nu kızdırmamak için gereken özeni gösterirdim. O iki gün geçti ve babam akşam yemeğinden sonra TRT1’deki haberleri annemin hazırladığı kahve eşliğinde izlerken beni çağırdı. Sözlü zamanı gelmişti… Karşısında heyecanımı gizleyemediğim, adeta dizlerimin birbirine çarptığı bir andı. Her ne kadar gündüz annemle defalarca kez tekrar edip çalışmış olsam da babamın karşısında bu çok ayrı bir heyecandı. O sevgisini mesafeli bir şekilde göstererek adeta biz aile bireyleriyle ordudaki gibi düzeyli bir ilişki kuruyordu. Yanlış yapmam ya da doğruyu hatırlayamam durumunda ne gibi bir tepki vereceğini tahmin bile edemeden salona geçtim ve karşısında, adeta tahtada sözlüye kalkan bir öğrenci gibi yerimi aldım. Sırayla sormaya başladı, ben titrek sesimle cevapları doğru bir şekilde verdikçe, kendisinin yüzündeki gülümsemeyi görmek kendime olan güvenimi yerine getirdi. Nihayet sorduğu bütün çarpma işlemlerini doğru cevapladım, beni kucağına aldı ve kulağıma “Aslan oğlum, seni çok seviyorum” dedi. O an için o sarılmanın ve sözleri işitmenin bana verdiği mutluluk gerçekten tarifi imkansız bir histi. Futbol belki her erkeğin hayatındaki en büyük tutkusudur. Çocukluğumdan beri iyi top oynayamasam da futbolu hep takip ettim. Babam benim gibi değildi. Genelde babalar oğullarının tuttuğu takımda söz sahibi iken, biz de tam tersi olmuştu ve ben koyu bir Beşiktaş taraftarı olduğum için babam da benim tuttuğum takımı destekliyordu. Orta okula geçtiğim 90lı yılların ikinci yarısında, Beşiktaş Karşıyaka ile maçı olduğu için İzmir'e gelecekti. Fikstürden haftalar önce tarihine bakıp, gitmeyi hayal etmeye başlamıştım. Maça iki hafta kala konuyu babama açtım. Hayatımda ilk kez bir maça gidecektim. Babam seve seve gidebileceğimizi söyledi. Adeta dünyalar benim olmuştu. Haberi aldıktan sonra okuldaki havamı görmeniz lazımdı. Gideceğimi herkese ballandıra ballandıra anlatıyordum.

Ancak her şey her zaman planlandığı gibi gitmiyor. Maçın oynanacağı Pazar gününden 2 gün önce annem, yokuşta ayağının kayması sonucu düştü ve ayağını kırdı. İnanın haberi aldığım an yaşadığım üzüntümün hemen ardından maça gidemeyeceğimiz gerçeği yüzüme tokat gibi vurdu. Böyle bir durumda evde maç konusunu açamazdım bile. Babam evde sürekli annemle ilgileniyordu. Gelen giden pek çok kişi olduğu için de evden ayrılması olası değildi. Ben de onsuz gidemeyeceğim için hayallerimin suya düşmüştü. Maçtan önceki Cumartesi gecesi odamdaki telefondan sınıf arkadaşımla konuşurken konuyu ona açtım. Üzüntüm sebebiyle yüzümden yaşlar gelmeye başlamıştı. O anda babam aniden içeri gelip akşam yemeğinin hazır olduğunu söyledi. Ağladığımı fark etmişti. Yüzüme dikkatlice baktı ve kapıyı kapattı. Bunun üzerine telefonu kapatıp, yemeğe geçtik. Babam yemekte hiçbir şey sormadı. Yemekten sonra annem odasına çekildi, biz de babamla beraber mutfağı toparlamaya koyulduk. Mutfağın kapısını kapatıp, "hayırdır bir kız mevzusu mu var?" diye sordu. "Hayır" dedim başımı öne eğerek. "Hadi utanma anlat, herkes bu yollardan geçti" dedi. Konuyu hiç dallandırıp budaklandırmadan, ağzımdaki baklayı çıkardım: "Baba ne kızı ya, maça gidemeyeceğiz!". O an babam, yaşadığı unutkanlıkla birlikte, "Maç ne zaman ki?" diye sordu. Söylediğim gibi futbolla pek bir alakası yoktu. "Yarın akşam…" dedim. Önce bir süre susup, bulaşıkları durulamaya devam etti, sonra da belirsiz durumlarda kullandığı "Allah Kerim" sözü ile işini sürdürdü. Ben de o biraz daha annemle ilgilenip erkenden yatmayı tercih ettim.

Ertesi gün gazete manşetlerini okudukça içim içimi yiyordu. Yeni Asır gazetesi, futbolcularla Efes Otel'inde yapılmış röportajları yayınlamıştı. "Kaçan balık büyük olur" deyimi yine geçerliydi. Ders çalışmak için odama çekildiğimde kesinlikle konsantre olamıyordum. Odamda walkman ile müzik dinlerken kapı çaldı. Pazar günü bile geçmiş olsun için misafir geliyor diye söylenmeye başlamıştım. Derken içerideki seslere kulak verdiğimde gelenlerin yabancı olmadığı, teyzemlerin olduğunu anladım. Koşarak onların yanına gittim. Babam onlarla ilgilenirken beni görünce, "Hadi bakalım, hemen giy formanı çıkıyoruz" dedi. Meğer babam sabah ben uyurken teyzemleri aramış, üzüntümü anlatmış, onlar da "biricik" yeğenleri
üzülmesin diye Salihli'den kalkıp gelmişlerdi. Formamı giyip babama öyle bir sarılmıştım ki, hayatımda ilk kez futbolcuların golden sonra nasıl bir duyguyla birbirilerine sarıldığını çok daha iyi anlıyordum.

O gece benim için keyifli bir futbol akşamından öte, babamın bana yapmış olduğu müthiş incelik sayesinde çok mutlu olduğum bir gün olarak aklıma kazındı. O'nu kaybettikten sonra bile Atatürk Stadı'nın önünden geçerken hep o günü hatırlayıp babamı yad ederim.

Her insan için babasının yeri ve önemi çok farklıdır. Geriye dönüp baktığımda çevremde ve kendi ailemde babalar günü biraz anneler gününün hâkimiyeti altında biraz geri planda kaldı. Ancak babalarımızın değerini bilmeli ve bunu onlara en yoğun şekilde hissettirmeliyiz. Babamın sene devriyelerinde mezarında O'nu ziyaret ettiğimde hem yaşadıklarımızla kendimi avutup, yaşayamayıp, ıskaladıklarımız için üzülüyorum. Ama tıpkı O'nun mezar taşına da yazdırdığım gibi "O'nu Unutmak Mümkün Değil". Bu vesileyle herkese babasına en azından yılda bir gün sarılmasını ve kendisi için yaptıklarına müteşekkir olduğunu gözlerinin içine bakarak söylemesini öneriyorum. Kesinlikle pişman olmayacaksınız çünkü O bunu hak ediyor.

Google adsense

Analytics