seferihisar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seferihisar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2025 Pazar

Recharged with Inspiration: Lessons from a Short Break

Today marks the 27th anniversary of my father's passing—a moment that always brings reflection. It also coincides with the end of my 2025 summer break. While I’m not someone who fully disconnects during holidays, I deeply respect those who do. Protecting one’s well-being and making time for loved ones is something I admire and support.

This summer was particularly challenging due to health issues within the family. Yet, I’m grateful to have carved out five days in my favourite coastal retreat—Teos, Seferihisar. Here, I return to routines that ground me: early morning walks, sunbathing, swimming, and most importantly, reflection.

Morning Walks & Mindful Listening

One of my routines is walking before breakfast while listening to podcasts. On the first working day of my vacation, I tuned into Bumuyani – Episode 203: Zehirli Dayanıklılık (“Toxic Resilience”). For those unfamiliar, toxic resilience refers to the tendency to overextend oneself in the name of dedication and loyalty—often at the cost of personal boundaries.

Listening to this episode made me realise how often I stay “always connected,” expecting the same level of responsiveness from colleagues. But through reflection and a meaningful conversation with a close friend, I’ve come to appreciate the importance of empathy—especially towards those who protect their time and energy with intention. Going forward, I aim to honour these boundaries more consciously and understand the drivers of those colleagues.

Summer Reading: Trust & Inspire


My summer read was Trust & Inspire by Stephen M. R. Covey. I’ve read over 200 pages so far, and it’s been transformative. Trust was a key theme I wanted to develop this year, especially as part of the PMI DNA. (Our PMI DNA—We Care, We are Better Together, We are Game Changers—defines how we work, lead, and engage with each other every day. For more: Culture & Diversity at PMI | PMI - Philip Morris International) One quote stood out:

“The very first job of a leader is to inspire trust. The second job is to extend it.”

Not trusting is a lonely, stressful, and joyless way to live. This book reminded me that leadership is not just about control—it’s about connection. I’ll continue dedicating time to reading and writing, and I welcome any book recommendations that support personal growth.

The Gift of Family Time

Of course, no summer is complete without family. During the hustle of back-to-back meetings and endless emails, it’s hard to find quality time. But on vacation, I can be fully present—and that’s the true gift. I’ll close with a family photo from the summer of 2025, a reminder of what truly matters.




#Leadership #PersonalDevelopment #TrustAndInspire #Resilience #Empathy #WorkLifeBalance #VacationReflection #MindfulLeadership #TeosSeferihisar #Summer2025 #GrowthMindset #SelfAwareness #EmotionalIntelligence #ToxicResilience #Inspiration #ProfessionalGrowth #ManagerLife #TreasuryAndTax #PMIDNA #ReflectionTime #PurposeDriven #BusinessLeadership #AuthenticLeadership #LinkedInBlog #CareerJourney #SelfImprovement #LeadershipJourney #TeamCulture #WorkplaceWellbeing #HumanCentredLeadership #EmpoweredTeams #LeadWithTrust

24 Ağustos 2024 Cumartesi

Ben Senden Razıyım 2024 Yazı

Seferihisar’dan ayrılmamızdan yalnız birkaç saat önce, denize karşı oturup 2024 yazının özetini çıkarmaya karar verdim. Haziran’ın ilk haftasındaki yoğunluk, okulların tatil olması ve Kurban Bayramı derken, Bursa sonrası Seferihisar’a gelip bir kez İstanbul, bir kez de Finike’ye gitmek dışında yazı konfor alanım Teos’ta geçirdim. Dönüp baktığımda “her güzel şey gibi işte bu da bitti” diyebilmek bile artık başlıca bir şükür sebebi.

Beklentiler ve Gerçekler

Yaza başlarken, yoğunluğu geride bırakıp bolca yazı yazacağımı, kitap okuyacağımı ve bunları sıklıkla LinkedIn’de paylaşacağımı düşünüyordum. Ancak, işlerin bitmek tükenmek bilmeyen yoğunluğundan arda kalan vakitte denize gitmeyi, yürüyüş yapmayı ve sosyal medyada gezmeyi tercih ettim. Öyle bir rutin oluşturdum ki, Sığacık Kale içine birkaç kez, Urla’ya sadece bir kez giderken, yaz başında kesin gideriz diye düşündüğüm Gümüldür’e hiç gitmeden yazı kapatıyorum. Yine de pişman değilim çünkü rutinimin içinde kaçırdığım için üzüldüğüm bir şey olmadı. Oluşturduğum rutinlerle ve düzenimle tatmin oldum: sabah yürüyüşleri, mesai sonrası denize gitmeler, Cuma sabahı pazar alışverişleri derken hiç izin kullanmadan hem yorulup hem de tatildeymişim gibi hissettiğim bir yaz yaşadım. Bir kez daha uzaktan çalışabiliyor olduğum için ne kadar şükretsem, hatta ailece şükretsek azdır.

Bekleyiş ve Heyecan

Bu yazın benim için en başından beri bir geri sayım, bekleyiş özelliği de vardı. Eylül ayında kariyerimdeki o değişiklik olacak mı, olmayacak mı diye yaz başından beri heyecanla bekliyordum. Yine çok şükürler olsun ki Ağustos’un başında resmi mektubumu da aldım: terfi ettim! Evde çığlık atarak ev halkını korkuttuğum o öğleden sonra yaşadığım rahatlama beni yıllar öncesinde Philip Morris için yine yaz tatilimde teklif aldığım 2013 yazına götürmüştü. İnşallah daha büyük başarıları sağlıkla kucaklarım.



Yazın Sonu ve Hatıralar

Sosyal medyada yaza veda hikayeleri paylaştığımız gecenin ertesinde birazdan İzmir’e gidip dostları da fiziken gördükten sonra önce Bursa, sonra İstanbul şeklinde alıştıra alıştıra eve döneceğiz. Seferihisar’ın soğuk denizi gibi bir anda girmek mümkün değilse önce biraz adım atıp yaklaşmak gerekiyor, biz de bunu tüm yaz deneyimlemiş insanlarız.

O değil de, yaz sonunda su nasıl da ısınmıştı ya… Hele o frizbi oynadığımız Pazar günü… Peki o akşamları ayın denize vurması... Bir de sahilde dinlediğimiz o güzel müzikler yok mu...Bu güzel yaz hatıraları ile yazı bitiriyor olmak çok güzel. Ben senden razıyım 2024 yazı. Kendine iyi bak Mavi Teos!



7 Ağustos 2022 Pazar

Zaman Geçiyor, Bazı Şeyler Tekrar Edermiş Gibi Yapıyor

Bu yaz fena sıcak yaptı. Klişeleşen sıcak muhabbetini burada sürdürecek değilim ancak dün gece (6 Ağustos 2022 Cumartesi) Beşiktaş’ın son dakikalarda gelen galibiyetinden sonra keyifle twitter’da takıldıktan sonra 1 gibi uyudum. Birkaç günlüğüne ailece annemin İzmir Hatay’daki evinde konuk olduğumuz için, çocukken karanlık oda dediğimiz, pek hava almayan odada yatmak durumunda kaldım. Malum sıcaklar fena seyrettiği için kaliteli uyuyamadım ve sabah 6’da uyandım. Kaldığım yerden yani twitter’dan devam edip, biraz alışveriş sitelerini gezdikten sonra madem bugün günlerden Pazar deyip, şampiyon kahvaltısının malzemelerini almaya, yani boyoz, gevrek ve açma almak için Hatay caddesine indim. Aslında evin yakınında da fırın vardı ama maksat biraz da hamur işlerine yer açmak olunca yolu uzatıp yürümeyi tercih ettim.

Hatay caddesine inerken ilk dikkatimi çeken şey altında mayosu ve parmak arası terliği, sırtında çantası olan gençler oldu. Metro istasyonuna veya otobüs durağına giden gençler belli ki Pazar sabahının 8’inde yazlık bir yerlere gidip denize girecekti. Bu tablo bana rahmetli babamla çocukluk yıllarıma götürdü. İlkokul çağlarındayken, biz de yazın Pazar sabahları erkenden çantalarımızı arabaya indirir, bir askeri kampa giderdik. O kamplarda geçen vakit belki hayatımın en keyifli, en eğlenceli dönemi değildi belki ama bugün geriye dönüp baktığımda şezlongda saatlerce güneşlenmem, öğlen hamburger almak için sırada beklemem, denizden deniz kabuğu veya şekilli taşlar toparlayıp onları eve getirmem hep hoş hatıralar olarak hafızama kazınmış. Çok şükür ki ben de oğlumun böyle hatıralar biriktirebilmesine vesile oluyorum.

İşte onlardan biri de dündü. Biz de o çocukken gittiğimiz askeri tesislerden birini ailece gittik. Bize Urla’ya gitmez zaten başlı başına iyi gelen bir şey ama bu kez yoluna sonuna kadar gidip Çeşmealtı’ndaki askeriye gittik. İçerideyken, belki de babamın vefatının sene devri yaklaştığı için (10 Ağustos) hep geçmişle kıyasladım içeriyi. Hele ki öğlen hızlı yemek (evet, fast food’u askeriyede bu şekilde çevirmişler) kuyruğunda Okan ile beklerken “ne yemek istersin?” diye sorduğumda “hamburger” demesi, “istersen köfte, pizza, pide vs. de yiyebilirsin” dememe “yine de hamburger ya” diye cevap vermesi bir ara beni yaklaşık bir 30 yıl önceye ışınladı. Babasının oğlu deyip konuyu daha da dramatize etmeyeyim.

Zaman hızla akıyor derken ciddiydim


Diyeceğim o ki, hepinizin bildiği gerçek, zaman hızlı geçiyor ve geçen zaman da geri gelmiyor. Bu sabah Hatay Caddesi’ndeki bir parfümeri dükkanının camında “20-40 yaş arası eleman alınacaktır” yazıyordu. Yakında parfümeri kariyerine başlamanın zamanını kaçıracağım. O zaman bugünün tadını çıkaralım. Neyse ki bu satırları Sığacık Teos’ta güzel bir esinti eşliğinde yazıyorum. Vahşi sıcağa inat keyifle… 

13 Ekim 2021 Çarşamba

Zeytin Ağacı ve Sürdürülebilirlik Üzerine

Sizinle iki zeytin ağacı ve iki insan içeren iki fotoğraf üzerinden şirketimizin sürdürülebilirliğe, doğaya ve çevreye olan katkısını paylaşacağım. Bu benim hikayem ama eminim ki benim gibi pek çok Philip Morris Türkiye çalışanın da benzer hikayeleri vardır. Şirketimiz yalnızca bugün çevreye duyarlılığıyla sürdürülebilirlik yolculuğumuza liderlik etmiyor, bu yaklaşım dün de böyleydi, gelecekte de bizlerin göstereceği sahiplenme ve özveri ile böyle olmaya devam edecek.

Philsa’da görev yaptığım, aynı zamanda baba olduğum 2014 yılının yaz aylarında tüm çalışanlara birer zeytin ağacı fidanı verilmişti. O gün arkadaşlarımdan biri dikme fırsatı olmadığı için kendisinin fidanını da bana teslim etmişti. Serviste iki fidanla eve gidip onlara hafta sonuna kadar balkonda bakmış, hafta sonu da İzmir’in Seferihisar ilçesindeki yazlığımızın bahçesine ekmiştim. İleride zeytin alır mıyız diye hayalini kurarak can suyunu verdiğim fidanlar toprağa ve yaşama sımsıkı sarıldı, yerini sevdi, yükselmeye ve güçlenmeye başlamıştı.

Yan yana ektiğim o iki fidan takvimler 2016’yı gösterirken oğlumla beraber 2 yaşına bastılar. Onların beraber büyüdüğünü görmek, oğlum Okan’ın doğa sevgisi ile tanışması, ağaçları sularken bana yardım etmesi, çevre bilincinin gelişmesi beni fazlasıyla mutlu ediyordu. Bununla beraber, gururluydum, çalıştığım şirket doğaya katkı sağlıyordu ve bunun pozitif etkilerini görüyordum. Hatta o yaz zeytin ağaçlarımızın önüne bir de ceviz ağacı fidanı gelmiş, bu kez de acaba ileride ceviz verir mi diye hayal etmeye başlamıştım. İşte o yaz oğlumla beraber ağaçlarımızın önünde bir hatıra fotoğrafı çektirmiştik.

Ülkemizde çıkan yangınlar sebebiyle içimizin yandığı 2021 yazında, zarar gören alanların yeniden ağaçlandırılması konusunda üstümüze düşeni yaparken elimizdekilerin de değerini bir kez daha hatırladık. İşte bu yüzden oğlumla beraber bu yıl 7 yaşına basan zeytin ağaçlarımızın önüne geçip bir poz verdik. Oğlum da ağaçlarımızla birlikte büyüyorken, geleceğimizin çevreye duyarlı, ağaç ve orman sevgisi gelişmiş bireylerle çok daha sürdürülebilir ve güvende olduğunu hissettim.

Ve bir kez daha “iyi ki Philip Morris Türkiye çalışanıyım” dedim. Şirketim her daim doğaya saygılı, çevre dostu ve sürdürülebilirlik için kaynakları en iyi şekilde kullanırken, paydaşları olarak gördüğü çalışanlarını da bu politikalarına dahil edip “birlikte” hedefe yürümemizi sağlıyor. İşte bu yüzden, bir Philip Morris Türkiye çalışanı olarak çevreye duyarlı şirketimin sürdürülebilirlik yolculuğunda ben de varım, bu yolculuğa değer katmak için destek olmaya hazırım.



Sustainability and Olive Tree

I will share with you my company's (Philip Morris International - PMI) contribution to sustainability, nature, and the environment through two photos with two olive trees and two people. This is my story, but I am sure many Philip Morris Turkey employees have similar stories to mine. Our company does not only lead our sustainability journey today with its environmental awareness, but this approach was also like this yesterday, and it will continue to be so in the future with our commitment and dedication.

I was working for PhilSA in 2014, the year that I became a father, and that summer all employees were given one olive tree seedling. One of my friends had not had the opportunity to plant, so he handed over his seedling to me as well. I went home with two seedlings in the service bus and looked after them on the balcony until the end of the week, and at the weekend I planted them in the garden of our summer house in Seferihisar, district of Izmir. The seedlings that I gave the life water to, dreaming of getting olives in the future, hugged the soil and life tightly, loved their place, started to rise, and get stronger.

Those two seedlings I planted side by side turned 2 years old with my son when the dates showed 2016. It made me very happy to see them grow up together, to meet my son Okan's love of nature, to see him help me while watering the trees, and to develop environmental awareness. Besides, I was so proud; the company I worked for was contributing to nature and I was seeing the positive effects of this. Additionally, another gift from Philip Morris Turkey, a walnut tree seedling came in front of our olive trees that summer, and this time I started to imagine if it would give walnuts in the future. That summer, my son and I had a souvenir photo taken in front of our trees.

In this summer of 2021, when we are burning inside due to the fires in our country, we once again remembered the value of what we have while doing our part in the reforestation of the damaged areas. That's why my son and I took a pose in front of our olive trees, who turned 7 this year. While my son was growing up with our trees, I felt that our future was much more sustainable and secure with individuals who are environmentally conscious and have developed love of trees and forests.

And once again I said, “I'm glad I'm a PMI employee”. While my company always uses resources in the best way for nature-friendly, environmentally friendly, and sustainable, it also includes its employees, whom it considers as its stakeholders, in these policies and enables us to walk towards the goal “together”. That's why, as a PMI employee, I'm on the sustainability journey of my environmentally conscious company, and I'm ready to support this journey to add value.



14 Haziran 2021 Pazartesi

Sağlığın Yerindeyse Şükret, Sevdiklerinin de Sağlıyı Yerindeyse Bir Daha Şükret

 “Her şeyin başı sağlık” diyen atalarımız ne de güzel söylemiş. Ancak biz ya da sevdiklerimiz sağlık problemleri ile karşılaştığımızda bu sözü hatırlayıp sağlığımızın değerini anlayıp şükrediyoruz ya da sağlığımıza kavuşabilmek için duacı oluyoruz.


Girişten de anlayabileceğiniz üzere, sağlık konusunda dertlenmiş bir dönemdeyim. Geçtiğimiz haftalarda anneannem düştü, kalçası kırıldı ve eş zamanlı olarak Alzheimer başladı. İzmir’den İstanbul’a taşınırken kafamdaki en büyük çekince olan, ailemin bana ihtiyacı olduğunda onların yanında olamama korkusu bir anda gerçek oldu. Hemen bir imkan yaratıp anneannemin yanına gittiğimde hep “yaşına göre çok iyi maşallah” dediğimiz 95’lik Adviye Hanım bu kez eski halini mumla aratır gibiydi. Hem yatıyor, hem de maalesef bizimle sağlıklı bir iletişim kuramıyordu. İlk karşılaşma anı bizi çok üzmüştü ama onunla vakit geçirdikçe bu üzüntü yerini “bu durum ne kadar böyle sürecek” endişesine bırakmıştı. Alışık olmadığımız bu hali belki uzmanlar bir kere daha gözden geçirirse değişir diye düşünerek ambulans çağırıp dördüncü kattan sedyede merdivenle ambulansa taşıyıp acile götürmemizle de değişmedi. Yapılan testlerin sonucu için aldığımız “yaşına göre normal” cevabı “teyze artık bir yola girmiş” yorumu ile ertesi sabah yine ambulans ile eve döndük. Onu izledikçe, dinledikçe aklımda hep “yaşlandığımda bu halde olursam bana kim bakar?” sorusu ile “bu hallere düşmeden dünyaya veda etmek en güzeli” düşüncesi birbiriyle raks etti.

Bir yandan da hayat devam etti. Anneannem yatarken ben aynı evin bir başka odasında yine gündelik fani sorunlarımla uğraşmaya, çalışmaya, kazandığım parayı hak etmeye devam ettim. Öte yandan, bir ömrünü anneannem ile yaşamış olan teyzemin onun için çabalamasını görmek, her zamankinden daha fazla kendinden feragat ederek anneannemin rahat etmesi için koşturması “peki ya onunla kim ilgilenecek, o ne zaman dinlenecek?” diye bir de onun için endişelenmeme sebep oldu. Bu arada bizim evdeki “misafir” durumumuz da devam ediyordu, hal böyle olunca biraz da durumu uzaktan izleyelim diye önce İzmir’e, sonra Bursa’ya sonra da İstanbul’a yavaş yavaş gidip uzaklaştık.

Hatta bu uzaklaşma sürecinde, İstanbul’da özlemini çektiğimiz Karşıyaka, Seferihisar, Urla gibi yerleri de ziyaret ettik ama keyfimiz, neşemiz pek yoktu. Anneannemin hastalığı, onunla ilgilenen annemin ve teyzemin yorgunluğunu ve üzüntüsünü bilmek gezerken keyif almaktan ziyade bir nevi suçluluk hissi yaşamamıza sebep oluyordu. Güzel manzaraların fotoğrafını bile çekmek adeta “yanlış” yapmak gibi geliyordu ve yapmıyor, yapamıyorduk.

Şimdi daha uzakta, daha sakin bir sabahta bu düşünceleri hissederken sabah teyzemi arayıp “gece nasıl geçti?” diye sormak için uygun vakte geldi. Ne kadar dikkate alırsınız bilemiyorum ama hayata bir kez geliyoruz ve hayatın her günü, her dönemi aynı seviyede yaşanılabilir olmuyor. İşte bu sebeple, yaşayabildiğiniz anların değerini bilip, sevdiklerinizle tadını çıkarın.

Kalın sağlıcakla,

Volkan         

19 Eylül 2016 Pazartesi

Migros'un Kurban Hizmeti

Haftasonu Hürriyet Gazetesi'ndeki bir haberde bazı zincir marketlerde kurban kolilerinde eksiklik olduğuna dair kasapların beyanatına göre yapılmış haberi okuduktan sonra aşağıdaki tecrübemi paylaşmak istedim. Amacım ne Migros reklamı yapmak, ne de yaptığım ibadeti övmek.

Kurban Bayramı'nın yaz aylarına gelmesiyle birlikte bu yıl kurban kesme görevimizi de yazlıkta yerine getirmek istedik. İzmir'in Seferihisar ilçesinin Sığacık kasabasında bu işi en zahmetsiz nasıl hallederiz diye düşünüp araştırırken Migros'un sanalmarketinde kurbanın kesildikten sonra dilediğimiz Migros mağazasından teslim alınabileceğini okudum. Ardından teyzemi de bu imkandan haberdar edip, kendisinin ve benim kurbanım için gidip görüşmesini istedim.

Görüşme sonucunda kurbanın, bayramın ilk günü kesimi takiben soğutulup ikinci günü öğleden sonra teslim edileceğini öğrenen teyzem mağazadan siparişini verdi. Ben de aynı gün akşam saatlerinde mağazaya gidip ödememi yaptım. Ödeme esnasında verilen bilgilendirme kitapçığında kurban kesimi, saklanması ve Diyanet İşleri'nin bu konuda verdiği görüşleri bulunuyordu. 

Kurban Bayramı'nın ilk günü öğleden sonra 4'te hem teyzeme hem de bana kurbanlarımızın kesildiğine dair bilgilendirme SMS'i geldi. İkinci günü öğlen 12 civarındada mağazadan arandık ve teslimat için çağrıldık. Sığacık Migros mağazasına saat 14'te ulaştık ve direk kasap reyonuna kurban eti için geldiğimizi belirttik. İki ayrı kolide kurban etlerimiz geldi, kasap reyonu görevlisi etleri bizim için bir kısmını ızgaralık, bir kısmını kuşbaşı ve kıyma şeklinde ayrıştırdı, yağını ve kemiğini bile kullanabileceğimiz öneriler sundu. Kasap reyonunun ikinci görevlisinin de gelmesiyle işlemlerimiz de hızlıca son buldu. Dağıtılacak etlerin bile ayrımını orada rahatlıkla yapma imkanı bulduk. Bu işlemler yapılırken mağaza müdürü Kerem Bey de bize eşlik etti, kurban sürecine ilişkin bilgilendirdi ve kasap işlemlerinde öneriler sundu. 

İşlemler bittiğinde son derece memnun ve güven duymuş bir şekilde mağazadan kolilerimizle ayrıldık. Koli içeriğine de eldiven, buzdolabı poşeti, indirim çekleri ve bilgilendirme kitapçığı eklenmişti. Kısmetse seneye de bu dini görevimizi zahmetsiz, temiz ve güleryüzlü hizmet sunan Migros vasıtasıyla yerine getireceğim.

8 Temmuz 2016 Cuma

Yine Seferihisar...

Tarihi yazarak giriş yapmak istedim ama hafızamdan şak diye tarihi anımsayamadım. Sonra bayramın arifesinden bugüne ilerleyip 8 Temmuz 2016 olduğunu çıkardım. Bünye 9 günlük bayram tatillerine şu anki kariyerim sebebiyle pek alışık olmadığı için biraz bocalasa da keyfini çıkarmaya çabuk alıştı. Günü ise net biliyorum, Cuma. Eminim çünkü Seferihisar'dayım ve bugün sabah kahvaltı sonrası, eski günlerde olduğu gibi, teyzemle Seferihisar pazarına gittim. Eskiden farklı olarak, bu kez yanımda eşim ve çocuğum da vardı...

Eskileri sıklıkla andığım, geçmişe adeta yolculuk yaptığım bir yer Seferihisar benim için. Yazıyı Cuma öğle yemeği sonrası yazlığın arka balkonunda ayaklarımı uzatmış biramı yudumlarken yazıyorum. Az ötede annem bezelye ayıklarken ben oğlumun annesiyle yukarıda uyuyor olmasından istifade edip biraz kendime vakit ayırıp yazıyorum. Daha geçen gün, başarılı insanların alışkanlıkları konusunda yapılmış bir listede "yazmak" eylemini görüp daha fazla yazmaya vakit ayırma konusunda kendimi güdümlemişken arka fondaki cırcır böceği bana tabi ki engel olmaz.

1994'ten beri geldiğim Seferihisar, hatta onun da özelinde Mavi Teos sitesi benim için yaz deyince olmazsa olmaz, su götürmez, tartışılmaz bir gerçek. Evleninceye kadar, yani 28 yaşıma kadar İzmir Hatay'da büyüdüm ama nedense bir Seferihisar - Mavi Teos gibi sahiplenemedim. Belki de buradayken kafamın okul, iş gibi stresleri geride bırakıp daha çok yaşamı hissetmesi bunun yegane sebebidir. Sanki o 3 aylık uzun yaz tatilleri sayılı haftasonu kaçamaklarına dönüşse de benim hayatımın önemli kesitleri hep burada geçmiş gibi geliyor. Burada yaşadıklarım, kazandıklarım ve kaybettiklerim bu satırları yazarken aklıma gelip de kısa kısa aralar vermeme sebep olsa da klavyeye dokunmaya, duygularımdan ve düşüncelerimden akanları aktarmaya devam etmek istiyorum.

Denize baktığımda önce bana doğru gelen bir sörf görüyorum. Rüzgarın etkisi ve belki sörf tahtasının üzerindekinin kollarının zayıflığı sörfün yalpalayarak gelmesine sebep olurken onun dikine doğru bir başka sörf dosdoğru yol alıyor. Bunu gördüğümde herkesin kendi yoluna gittiğini farkediyorum. Tıpkı dün Okan'ı iskelede düşmesin diye tutarken karşımda gördüğüm kadının t-shirt'ünde yazan "go your own way" gibi herkes kendi yoluna bir şekilde gidiyor. Belki bu yüzden 20 yıl önce yanımda olanların pek çoğu bugün burada yanımda değildir. Her ne kadar beynim neden böyle olduğunu sorgulama konusunda tutarlılığını bir türlü kaybetmese de benim bu kısır döngüden bir şekilde çıkmam kendim için belki de en hayırlısıdır. Bazı şeyleri bu satırlara o kadar kapalı yazabiliyorum ki sadece bilenler anlayabiliyor ama ne yapayım, daha net olmaya da içim el vermiyor.

Biraz daha light içeriklere geçecek olursak, bu sene yazlığa yapılan yatırımların geri dönüşünü konfor olarak almaya başladık. Mesela artık eskisinden daha geniş bir pergulemiz var ve bu  bizi güneşten daha çok koruduğu için öğlen yemeğini istediğimiz saatte yapabildiğimiz gibi öğleden sonra da dilediğimiz saatte arka balkonda oturabiliyoruz. Ayrıca artık bahçemizin da kapalı olması ile birlikte Okan dilediğinde çiçeklerin arasında kamyonu ile gezerken dışarı çıkarmı diye endişelenmiyoruz. Eskiden spor haberlerini izlemek için beklediğim TV önünde beklemiyorum çünkü artık televizyonumuzda uydu üzerinden izleyebileceğimiz spor kanalları her daim hizmet verdiği gibi telefonumuzdan da son dakika transfer dedikodularına ulaşabiliyoruz. Bunları hava atmak ya da standartlarımızdan bahsetmek için değil, özellikle eskiden bunlara sahip olmadığımız için eski "zor" günleri anmak için yazıyorum.

Son yıllarda Seferihisar'daki yaz tatillerimde geçmiş temalı yazılarımın çoğunlukta olduğunun farkındayım. Bir yanım "belki bu gününden çok geçmişini daha çok sevdiğindendir" diyor ama onun üzerinde pek durmak istemiyorum. Bekleyip görelim diyorum, bakalım zaman ve mekan seneye neler yazmayı kısmet edecek...

20 Temmuz 2014 Pazar

Her Güzel Şey Gibi Yıllık İzin de Bitti

2014 yazının Temmuz ayının 20. günü bu satırları yazıyorum. Yazın ortası geldi, hatta geçti bile. İzmir'de yaz kolay kolay geçmese de takvim olarak durum böyle. Günler oldukça hızlı akıp geçiyor özellikle bu mevsimde.

Önce Dünya Kupası heyecanı başladı. Yeni televizyon ile imkan dahilinde maçları izledim. Sonra Ramazan başladı, sonra da yıllık izne çıktım. Bu sene Okan'ın da varlığıyla Seferihisar'da ailece geçen yaz tatili heyecanı da geldi geçti. Şu an tatilimin son günü ve tatil modundan iş moduna kolay adapte olabilmek için son günü özellikle evde geçirmek ve hem işlerimi bir gözden geçirmek hem de kendime vakit ayırmak istedim.

Önümde iş açısından oldukça yoğun günler ve bayram tatilinin de olması sebebiyle yine günlerin yoğun bir koşuşturmayla geçeceğini kestirmek hiç de zor değil. O nedenle insanın kendine geçen günlerden güzel hatıraları saklaması şart. Bu bazen yazarak, bazen de fotoğraflayarak oluyor. İşte bu yazın en güzel karelerinden biri. Bahçemizden yemyeşil bir doğal güzellik...

15 Temmuz 2014 Salı

Mavi Teos’ta Geçen 20. Yaz

1994 yılında anneannemin gözetiminde evde İngilizce çalıştığım bir Pazar günü babamlar teyzemlerle yazlık almak niyetiyle gezerken Seferihisar’ın Sığacık mahallesindeki Mavi Teos Sitesi’ni bulup beğenmişlerdi. Bu siteden bir ev satın aldıktan sonra o günden beri her yaz yazın ciddi bir bölümünü burada geçirdim.

Önceleri sadece öğrenciyken nerdeyse 3 ayı bu sitede geçirir, yeri gelir çok sıkılır (az söylenmemiştim “neden Çeşme’den yazlık almadınız” diye), yeri gelir arkadaşlarımla çok eğlenir (harçlıklarla alınan bira ve cips nedense ilk aklıma gelen oluyor), her yaz güzel anılarla ayrılır (burada adım Takoz Recep’e çıktı yahu), okula başlayınca da arkadaşlarımla bu anıları paylaşırdım. Sonra zaman geçti, büyüdüm. Önce üniversite sınavına hazırlanmak için biraz daha erken dönmeye başladık. Takip eden dönemde üniversiteye girdim, bu kez stajlar başladı, daha da az kalmaya başladım. Sonra iş-güç sahibi oldum, sadece hafta sonlarında ve izinli olduğum dönemde gelir oldum. Daha sonra evlendim, tatilimizi de eşimle başbaşa yapmak istedik, sadece haftasonları gelir olduk.

Bu yaz ise durumlar biraz daha farklı. Yeni doğan oğlumuz Okan ile uzun süreli bir tatil için dışarıya çıkmamız, bir otelde konaklamamız çok olası olmayacağı için bu yaz tatilimizi de her ne kadar eskisi gibi uzun olmasa da Teos’ta geçiriyoruz. Ben bir, eşim ve Okan 2 hafta kesintisiz buradayız. Geçen hafta Cuma akşamı iş çıkışı tek başıma Seferihisar’a gelirken, rahmetli babam aklıma geldi. Babam da Cuma akşamları yazlığa gelir, ben de heyecanla onun gelişini bekler, arabadan benim için neler çıkacak diye merakla paketleri açardım. Yolda gelirken acaba ileride Okan da benim gelişlerimde aynı heyecanı yaşar mı diye düşünmeden edemedim.

Hafta sonu Serkan ile dubada eskisi kadar iddialı olmasa da yine gelecek planları yaparken kendimizi geçmişi konuşurken bulduk. 20 yılımızın, ömrümüzün ciddi bir kısmının burada geçtiğini konuştuk. Buna ek olarak, bu akşam Nilgün ile Okan’ı komşu sitelerde gezdirirken yine ortaokul yıllarımdan başlayan geçmişe hızlıca gittim. Anılar, anılar… Hızlı geçmiş onca yıllar. Ne hayaller kurar, ne planlar yapar, ne hedefler koyardık. Mekan kadar tabii ki de insanlar anlamlı kılıyor burada geçen yılları. İleride zaman ne gösterir, kaç yaz daha burada tatil yapılır kestirmek çok güç ama her daim Seferihisar’ı, Sığacık’ı, Teos’u ve özellikle Mavi Teos’u iyi anacağım kesin.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Seferihisar Tarihi

1994 yılından beri yaz tatillerimi geçirdiğim, son dönemlerin meşhur cittaslow'u Seferihisar'ın tarihini biliyor muydunuz?
       Seferihisar ilçesi topraklarinda en eski yerlesim yeri Teos olup,burasinin M.Ö. 2000 yillarinda Akalardan kaçan Giritliler tarafindan kuruldugu ve Karyalilarin bir kenti oldugu bilinmektedir.Böylece yöreye 4000 yıldan bu yana yerlesildigi söylenebilir. Seferihisar’in kurulusu hakkında birkaç tez bulunmaktadır.
        Bunlardan ilkine göre; Seferihisar III.Pön Savaslari(Roma –Kartaca Savaslari)sirasinda Roma’ya yenilen Kartacali Anibal’in,Suriye Selefkoslarina siginmak üzere Anadolu’ya geçmesi (M.Ö.150-146) üzerine Roma donanmasi’nin Teos önlerinde Myonnesos açiklarinda Kartaca donanmasi ile savasırken, Romali General Tysaferin’in konaklama yeri olarak askerlerine insa ettirdigi üs olarak kurulmus ve Tysaferinopolis adi verilmistir.
       Ikinci tez ise; M.Ö.7.  yüzyilda Anadolu topraklari üzerinden,Roma’ya göçen,Hind-Avrupa irkindan Etrüskler tarafindan kurulduguna aittir. Anadolu’ya geldiklerinde kiyilara yeterince yaklasmak isteyen Etrüsksler’in Seferihisar’i önce bir konaklama yeri olarak kurduklari,sonra büyük bir kisminin Teos ve Sığacik limanlarından yararlanarak İtalya’ya göçtükleri,bir kisminin ise burada kaldigi ve Seferihisar’in da M.Ö.5.Yüzyilda güçlü bir kent olduğu ileri sürülmektedir.
       Seferihisar adinin Romalı General Tysaferin’den geldigi,Selçuklulara kadar Tysaferin veya Tysaferinopolis olarak anıldığı, Anadolu’nun Türklesmesi sirasinda adina eklenen hisar kelimesiyle Tysaferinhisar’a dönüstügü sanilmaktadir. Yüzyillar boyunca kullanilan bu ad, bugün Seferihisar olarak karşimızdadır.
       Ege’nin diger yöreleri gibi Seferihisar’da da M.Ö.7.5. yüzyıllar arasında Lidyalilar, Iranlilar, Atinalilar ve Ispartalılar hüküm sürmüştür. Daha sonra yöreye Iranlilar, Bergama Kralligi, Makedonyalilar, Eski Yunanlilar, Romalilar ve Bizanslilar egemen olmuştur.
      Seferihisar 1084 yilinda Selçuklu Komutani Emir Çakabey tarafindan alinmis,II.Haçli Seferi(1147-1149)sonrasinda,bölge Sultan Mesut tarafindan Selçuklu topraklarina katilmistir. Seferihisar, 1308 yilinda Selçuklularin dagilmasi ile 1320 de Aydinogulari’nin egemenligine ardindan 1394 yilinda da Osmanlilarin eline geçmistir.1402 Ankara Savasi nihayetinde Moğollarin isgaline uğrayan bölge, 1425 yilinda tekrar Aydinogulari’nin elindedir,ancak Cüneyt Bey’in ölümünden sonra Seferihisar artik Osmanlilarin olmustur.
       Seferihisar 14,-15,-16, yüzyillarda Düce(Hereke)deki medresisiyle bir ilim ve kültür ocagi haline gelmistir.
       Osmanli toprak bölünüsüne göre has arazi içersinde bulunan Seferihisar’in geliri III.Murat’in annesi Valide Sultan tarafindan,Mekkeye vakfedilmistir.Seferihisar 19,yüzyil baslarinda 20 bini askin nüfusa sahipken,köylerden çikan veba hastaligi nüfusu kirmis,Seferihar’in dört bes köyü ortadan kalkmistir.
       Izmir 1850 yilinda,Aydin vilayeti’nin merkezi olunca,Seferihisar nahiyesi de 1884 yilinda Belediye olmustur.
      Ilçe merkezinde Selçuklular ve Osmanlilardan kalma camiler bulunmaktadır. Bunlardan; Turabiye Camii (1197) yılında Selçuklular tarafından yapılmış (1783-1784) yıllarında Osmanlılar tarafından bakıma alınıp yeniden ibadete açılmıştır.    
       Osmanlı döneminde ise Güdük Minare Camii, Hidirlik Camii(1767-1768)ve Ulu Cami(1816-1817) inşa edilmiştir.Bu camilerin hepsi çesitli tarihlerde onarim gördüklerinden günümüzde de ibadete açiktirlar.Ayrica Osmanli Dönemin’den kalma ve bugün yikinti halde 2 hamam bulunmaktadir.Seferihisar ve çevresinde tesbit edilen tarihi degerlerden biri de Tümülüslerdir. Bunlardan;Tepecik Mah.deki Güneslikent Tümülüsü, yaklasik 20 m.yüksekliginde, 80 m.çapindadir ve yogun kaçak kazilara maruz kalmistir. Ayrica Hidirlik Mah.de birbirine yakin konumlarda 2 si tescilli,8 i tescilsiz,toplam 10 tümülüs yer almaktadir.
       Seferihisar’da Cumhuriyet döneminde kayda değer bir olayda Kore Savaslari’na katilan Türk Kuvvetlerinin, ikinci kafileden itibaren, 1951-1960 yıllari arasinda on yil, hazirlik eğitimini burada yapmiş olmalaridir.
 
 
      
Seferihisar ilçe merkezinde Kurtulus Savasi’nda ve Cumhuriyet döneminde sehit düsenlere ait bir Sehitlik ile ilçe merkezi girisinde, Izmir Caddesi üzerinde Sehitler Çesmesi bulunmaktadir.

 Seferihisar’ın Kurtuluşu Ve Çolak İbrahim Bey

15 Mayıs 1919 tarihine kadar Seferihisar’da yaklaşık %50 Rum, %50 yerli ve Mora göçmeni Türk ahali birlikte yaşamışlar, İzmir’in 15 Mayıs 1919 da Yunan işgaline uğramasıyla, işgal yılları başlamış, 11 Eylül 1922 de ilçe kurtarılmıştır.

       Harbiye’den yetişmiş Çolak İbrahim Bey, Musatafa Kemal Paşa’nın teklifini kabul ederek, maiyetindeki iki milis süvari alayı ile birlikte Kuvayı Milliye’ye katılmıştır. Emrine bir nizamiye alayı ile bir dağ bataryası verilerek 1920 yılında 3. Süvari Tümeni namıyla Garp Cephesi emrinde bir süvari tümeni yapılmıştır. Çolak İbrahim Bey, Kızılçullu yakınlarından hareket ederek, Sefehisar’ın doğusundaki dağ geçitlerinden ilerlemiş ve 11 Eylül 1922 tarihinde öğleden sonra Seferihisar’a girmiştir. Giriş yönü, Kocaçay tarafından bugünkü Kurtuluş Caddesi (o zaman ki Sığırtmaç Sokağı) üzeridir.

       Çolak İbrahim Bey adı, Seferihisar’da eski Rum Mahallesi olan ve sonradan Rumeli göçmenlilerinin yerleştirildiği mahalleye verilmiştir. 1982 yılında bir tanesi Çolak İbrahim Bey Mahallesindeki parka, diğeri de Şehitler Çeşmesi karşısında olmak üzere 2 büstü dikilmiştir.

Atatürk’ün Seferihisar’ı Ziyareti

  Seferihisar için önemli tarihlerden biri de 11 Nisan 1934 de Mustafa Kemal Atatürk’ün ilçe merkezini ve Sığacık’ı ziyaretleridir. Atatürk ilçeye girmeden önce Sığacık’a geçmiş, sahilde incelemelerde bulunmuştur. Karşılaştığı Sığacık İlkokul öğretmeninden not defterini istemiş, harf devrimine rağmen öğretmenin not defterinin eski yazıyla yazılmış olduğunu görünce üzülmüştür. Sonra küçük öğrenci Mehmet İnce’ye sorular sorup, onu okşamış ve Seferihisar’a dönmüştür. Üzerinde yerli malı kumaştan golf elbise olan Atatürk, askeri gazinoda ağırlanıp, kahvesini içtikten sonra, halkı selamlayarak ilçeden ayrılmıştır.

Kültürel Zenginlikler

Cami ve Mescitler:

1. Güdük Minare Cami(Seferihisar ilçe Merk. )

2. Hıdırlık Cami(Seferihisar İlçe Merk. )

3. Turabiye Cami(Seferihisar İlçe Merk. )

4. Ulu Cami(Seferihiasar İlçe Merk. )

5. Kasım Çelebi Cami(Düzce Köyü)

6. Sığacık Cami ve Sığacık Mescidi)

Hamamlar Medreseler:

1. Hamam(Seferihisar İlçe Merk. )

2. Sığacık Hamamı

3. Düzce Köyü Hamamı

4. Ulamış Köyü Hmamı

5. Kasım Çelebi Medresesi(Düce Köyü)

Çeşme –Anıt-Su Kemeri-Illıcalar:

1. Şehitler Çeşmesi(Seferihisar İlçe Merk. )

2. Ulamış Köyü Şehitlik Anıtı

3. Su Kemeri(Beyler Köyü)

4. Cumalı Illıcaları(Kavakdere Köyü)

Tümülüsler:

1. Güneşlikent Tümülüsü(Tepecik Mah. Gemisuyu Mevki, Seferihisar İlçe Merk. )

2. Tümülüs- A(Hıdırlık Mah. Sazlıgöl Mevki, Seferihisar İlçe Merk. )

3. Tümülüs-B(Hıdırlık Mah. Sazlıgöl Mevki, Seferihisar İlçe Merk)

Antik Kent ve Sit Bölgeleri

1. Teos Antik Kenti

2. Lebedos Antik Kenti

3. Karaköse Harabeleri

4. Myonnesos Adası

 

11 Şubat 2013 Pazartesi

Spice Girls'lü Pepsi ve Büyük Boy Ruffles Varsa Balık Tutamasak da Olur

İnsanların hayatında amaçlar ve araçlar vardır. Amaçlara ulaşmak için genellikle araçlar kullanılırken, bazen de araçlar amaçların vesilesi olur. Lisedeki kompozisyon sınavlarında kullanılanlar kadar karışık olan şu iki cümleyi var mısınız biraz örneklerle açmaya…

90’lı yıllardı…Ortaokul çağlarındaydım. Seferihisar-Teos’taki yazlığımızda üç aylık yaz tatilimi hiç sıkılmadan geçirirdim. Arkadaşlarımla kendimizi eğlendirecek türlü şeyler bulurduk. O yaz favori eğlencemiz “balık tutmak”tı. Öğle yemeklerimizi yedikten sonra üç arkadaş buluşur ortak amacımız olan balık tutma faaliyetimiz için önce bakkala uğrardık. Bakkal alışverişimiz hiç değişmezdi: Bir ekmek, bir büyük boy Ruffles ve üç kutu Pepsi! Ekmek balık tutarken oltalarımızın ucuna sarmak içindi. Ancak işin aslında balık tutma amacımıza bizi götüren aracımız oltalarımız ya da ekmeğimi değil Ruffles ve Pepsi’mizdi… Çoğu zaman sadece kaya balığı tutar gelirdik ama balık tutmak için geçirdiğimiz vakitte cips kola muhabbetimiz hep bize kar kalırdı.


O dönem Spice Girls ortalığı yakıp yıkıyordu ve Pepsi’nin kutu kolalarının üzerinde o çılgın kızların fotoğrafları vardı. Walkman’imin sesini sonuna kadar açıp Ruffles yerken yağlanmış olan ellerimle kulaklığıma akustik bir hava katmaya çalışarak  radyodan kasete kaydettiğim Spice Girl şarkılarını Pepsi’mizi içerken dilimiz döndüğünce söylerdik. Kutularımız bitince Ruffles paketinin içine koyar balıktan dönerken çöpe atardık.

Üzerinden yıllar geçse de ne zaman o üç eski dost buluşsak, balık tutmaya sevdalı olduğumuz o yazı anarız. Üçümüzde aslında çok iyi biliriz ki balık bahanedir, o ortamdaki Ruffles ve Pepsi’nin eşlik ettiği sohbet şahanedir.


Yıllar geçse de üstünden, bu amaç ve araç ilişkisi değişmez… Sadece ama sadece ortamlar, koşullar değişir. Ben yine Pepsi’mi Ruffles ile hüpletmeyi seviyorum. Ama artık amacım farklı, haftasonu eşimle evimizde film keyfi yaparken mutlaka bu ikili bizimle oluyor. Ne zaman evimizde toplanıp maç izleyecek olsak, bizim ikramımız yine bu ikili oluyor… Filmi beğensekte beğenmesekte, maçı kazansakta kaybetsekte,  yiyip içerken yaşadıklarımız yanımıza kar kalıyor.

Sözün özü, amaçlar doğru araçlarla buluşunca hayatın tadı bir başka çıkıyor! Bu yolda tadını çıkarmak için bir kutu Pepsi kola ve bir büyük boy Ruffles tek ihtiyacın olabilir. Haydi durma, aç hemen paketlerini!

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Cumartesi Gecesi Denemesi


“Biz varken sen sıkılma” cümlesini duyarak başlıyorum bu yazdıklarıma. Seferihisar’dayım. Yazlıkta, 2. Kattayım. Rüzgârların adını bilmem ama benim en sevdiğim rüzgâr bu esen. Esti mi hakkını vererek esiyor, ürpertiyor insanın içini… Kulağıma Bongo’dan gelen eğlenceli şarkıların sözleri geliyor. Ramazan günü eller havaya havaya yapanları kıskanacak ya da ayıplayacak değilim. Erdal Acar abimizin dediği gibi: “kazansınlar alsınlar” felsefesi. Kendileri bilir. Çalan müzik benim yazıma konsantre olmamı etkilemiyor, tarz olarak da sıkıntı yaratmıyor.

Bugünlerde pek bi düşünmeye, fazlaca bi içime dönmeye başladım. Sanırım içinde bulunduğum ortam ve şartlarda beni buna itiyor. Her gün 2 saatten fazla yolculuk ediyorum. Sabah gidişte gazeteye spor bölümünden başlayıp, gündeme hakim olduktan sonra hızlıca sayfalarını geçiyorum, ilgimi çeken bir şey olursa diye, bu aralar olmuyor, sıra magazin ekine geliyor. Takip ettiğim 3. Sayfa köşe yazarlarını (favorim her şeye rağmen Ayşe Özyılmazel) okuduktan sonra 2. Sayfadaki resimlere bakıp, akşam TV’de film izleme fırsatım olmayacağını bilsem de olursa diye CNBC’de hangi film varmış diye TV programını inceliyorum. Belki evimize uydunun geç gelmesinden dolayı bir özlem olsa gerek içimde… Sonra belki 2. bi gazete geçiyor elime şanslıysam, olmazsa da sıkıntı yaratmıyorum, ya şu sıralar okuduğum kitabımı alıyorum elime, ya da yoldaşım E71’imi. Açıyorum twitter’ı gececi ünlülerimizin sabaha karşı yazdığı mesajları okuyup, biraz imrenip, biraz kendi hayatımla kıyaslayıp kendimi Opel’e gelmeden önceki ışıkların önünde çantamı ve simitimi toplarken buluyorum.

Kapıda kartımı gösterir göstermez sol cebime kartımı sokup sağ cebimden telimi çıkarıyorum. Aşkımı arıyorum, Pazartesi dışında o beni meşgule atıp geri arıyor. Kısa bir günaydınlaşma ve iyi günler temennisi, içeriye güler yüzle girmeme yetiyor. Sonra simitimi yerken maliyetlerle güne başlıyorum. Çalışırken yeni olmanın getirdikleriyle birlikte ortamın da eski firmamda çok farklı olması sebebiyle çok fazla şey paylaşamıyorum. Bu kesinlikle kimseye bir eleştiri değil, her yerin doğası farklı. Ben hala çalıştığım firmaya karşı çok sıcak hisler besliyorum içimde ve bunun hep böyle olmasını temenni ediyorum. Uzun süreli amaçlarım var bu kez burada ulaşmak istediğim… Bu cümleleri yazarken aklıma Urfa geliyor. Urfa’da da kantin başkanlığında, aynen böyle çevrimdışı yazar, sonra internet cafe de çevrimiçi paylaşırdım blogum vasıtasıyla. Ama o değil Urfa hakkında söylemek istediğim: o zamanlar “şehri bi suçu yok” derdim. Askerliği doğası gereği sevmemiştim ama kesinlikle bu sevmeme durumunda Urfa’nın bi suçu yoktu. Şehir kendi halindeydi, bana bi zararı yoktu. Belki doğru düzgün tek bir caddesi vardı ama o caddede de kendimle baş başa kalıp gayet güzel volta atabiliyordum.

Bak şimdi aklıma geldi, bir de bunun Ankara boyutu vardı. Yaw hiç ama hiç sevmedim o şehri. Ama mevzuda geri vitese takmakta bana yakışmazdı. Okuduğum 4 sene boyunca, ÖSS tercihimde kimse bana karışmadığı için ailemin ve dostlarımın yanında bu şehirden nefret ettiğimi söyleyemedim. Ama oda arkadaşım ve yurttaki komşularım final ve mid termlere çalışırken cinnet geçirdiğim anlardaki çığlıklarımdan şehre olan ve hatta Beytepe’ye olan hayranlığımı (!) iyi bilirler.

Bu arada konu konuyu açtı. Bu yazının ilk paragrafının ilk cümlesinden konu giderek uzaklaştı. Hayatımdaki önemli dönemeçleri birindeyken üzerimde oluşan baskının bende yarattığı ruh halini dağıtmak için yazmaya koyulmuştum ve yazdıkça o fırtınalı denizden sakin limana ulaştım. Birazdan yazımı sonlandırıp Trainspotting kitabıma dönerek sıcak odamda terleyerek uyuyabilirim.

Kitaptan bahsetmişken, bu yer altı edebiyatında beni çeken nedir bilemiyorum. 50Cent, Zengin ol ya da Denerken Öl kitabını da okurken Serkan’a bazı bölümlerden ne kadar övgüyle bahsettiğimi hatırlıyorum da, bu tip kitaplarda anlatılanla alakam yok ama nedense okumak ilgimi çekiyor. Ben de merak uyandırıyor.

Kitaplardan behsetmişken, daldan dala atlamanın sınırlarını zorlayarak, aklıma evlenince kitaplığıma hangi kitapları alacağım geliyor. Mourinho’nun kitabı, benim gibi o adama ve sahip olduğu egoizme hasta biri olarak sanırım kütüphanemde bir numaralı girişi yapacak kitap olur. Merak ettiğim bir nokta, acaba uluslar arası ilişkiler kitaplarım acaba kendilerini Basın Sitesi’nden çıkarıp Bostanlı’ya taşıyabilecekler mi yoksa Basın Sitesi’nden geçen bir eskicinin arabasında kendilerine yer mi arayacaklar?

Cevaplanması gereken bu ve diğer soruları keyifle yazacağım bir başka denemede buluşmak dileğiyle…

15 Haziran 2009 Pazartesi

Seferihisar - Yavaş Şehir

Can Dündar, bugünkü köşesinde Seferihisar'dan bahsetmiş. Ee o kadar senedir her yaz kahrımızı çeken Seferihisar hakkındaki bu yazıyı burada paylaşmazsam hisarın hakkını yemiş olurum. İşte o yazı:


Yavaş Şehir

Sonsuz ummana tepeden bakan devasa çınar, gece boyunca yaprak yaprak konuştu durdu.
Gün ışırken, söz sırası arka bahçedeki çilli horozundu.
Sabah Köpük’le komşusu Köfte, sabah yürüyüşü talebiyle havlamaya başladı.
Verandanın köşesindeki yuvada kahvaltı bekleyen kırlangıç yavruları cıvıldaşarak koroya katıldı.
Güzelim Sığacık, bir haziran sabahına böyle uyandı.
* * *
Günü ambulans sirenleriyle noktalayıp sabahı öfkeli kornalarla karşılamaya alışkın kulaklar için ne tezat!
Ya asfalt-beton kuşatmasında yaşayan gözler?
Sıkıntı üfleyen klima havasıyla dolu ciğerler?
İşe ara vermemek için hep atıştırmayla doyurulan mideler?
Hepsi, upuzun bir haz mahrumiyetinden yeni tahliye olmuş gibi sevinçteler.
Hayat, gazdan ayağımızı çekip biraz frene yüklenince, kravatı çözüp bacağına şortu geçirince sevdiriyor kendini...
Dönüşte öbürünü hayat diye yaşayamayacak kadar bağlıyor kendine...
* * *
“Yavaş şehir” diye bir şey duymuş muydunuz?
İtalyanca-İngilizce ortak adıyla “Citte Slow”, uluslararası bir kentler ağı...
Özellikleri, adlarından da anlaşılacağı gibi, ahestelikleri...
Hayatı, ondan tat alabilecek bir hızda ve hazda tüketmeleri... Daha doğrusu tüketmeyip çoğaltmaları...
Yavaş Şehirler Birliği, dünyada kendi kriterlerine uygun, 50 bin nüfusun altındaki kentleri “Citte Slow” seçerek üyelerini bu butik kentlere yönlendiriyor.
Kriterler basit:
Bozulmamış manzaralar... trafiğe kapalı gürültüsüz alanlar... yayalara tahsis edilmiş yeşil meydanlar... sevimli zanaatkârlar... yerel tatlar sunan dükkânlar... geçmişin mirasını sahiplenen arkeolojik alanlar... mevsimlerin yapraklarda bıraktığı renkleri fark edebilecek kadar hayata tutkun, çevreye duyarlı insanlar...
Modern hayatın dayattığı telaşa yer yok bu kentlerde...
“Hız” pompalayan “fast food” zincirlerine de zincir çekilmiş.
Bu özelliklerinizi koruyabildiyseniz Yavaş Şehirler Birliği’ne başvuruyorsunuz. Bir heyet gelip inceliyor. Yeterince yavaşsanız size “salyangoz” sembollü bir “Citte Slow” sertifikası veriyor.
O günden sonra, her biri birbirine tıpatıp benzetilmiş turistik tatil beldelerden bıkanlar, dünyanın telaşından kaçanlar, “yavaş yavaş” kentinize, kasabanıza akmaya başlıyor.
* * *
Son 10 yılda 100 kente salyangoz damgasını vurmuş Yavaş Şehirler Birliği...
İlk “Citte Slow”, Toscana’dan Chianti seçilmiş. Onu Bra, Positano, Orvieto izlemiş.
Sonra İngiltere’den Ludlow ve Alysham kasabaları gelmiş.
Almanya Hersbruck, Lüdinghausen’i listeye eklemiş.
Hareket, özellikle Akdeniz kasabalarında kısa zamanda ünlenmiş.
Şimdi Türkiye’den ilk üyelik talebi geliyor.
Seferihisar’ın çiçeği burnunda Belediye Başkanı Tunç Soyer, Expo çabalarının sağladığı deneyimle bu güzelim Ege kasabasını “Yavaş Şehir” statüsüne sokmak için başvuruyor.“Medeniyet” sanılan markalar zincirinin ve gürültülü eğlencenin henüz işgal edemediği “yavaş Seferihisar”, onlardan önce “salyangoz”larca keşfedilirse bambaşka bir geleceğe doğru kanatlanabilir.
Ve bize, asırlardır durduğu yerden karşı kıyıya yaprak yaprak şarkılar söyleyerek eğlenen bir koca çınar gibi, durup yavaşlayarak da mutlu ve zengin olabilmeyi öğretebilir.


Kaynak:
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1106635&AuthorID=75&Date=15.06.2009&b=Yavas%20sehir&a=Can%20Dundar&ver=45

8 Mart 2009 Pazar

5 Dakikada Değişir Bütün İşler


Geçen sene 8 Mart’ta (08.03.2008) oldukça stresli bir gündü. Hayatımda en çok baskı yaratan SMMM Staj Başlatma Sınavı’na giriyordum. Hem de o çok sevdiğim (!) Ankara’da. Aradan tam bir yıl geçti ve bu sene 8 Mart’ta (08.03.2009) Seferihisar’daydım. Hem ders çalıştım, hem de doğanın güzelliğinden faydalandım. Kısacası stresten uzaktım. Demek istediğim odur ki: hayat hızlı akıp gidiyor ve her şey değişiyor. Bu nedenle anı yaşayın.
Bu arada birkaç fotoğraf da paylaşmadan edemeyeceğim. Bilen bilir, Mavi Teos’tan bi kare ve bir “3 Ağaç” klasiği :)

Google adsense

Analytics