uzaktan çalışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uzaktan çalışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Süpermen Sendromu: "Günü Kurtaran" Olmaktan "Strateji Kuran" Lidere Dönüşmek

Saat sabahın 06:30'u. Güne erken başladım ve kendimi yürüyüşe verdim. Karşımda süt liman bir deniz duruyor. Ama zihnim o kadar da sakin değil.


Gereksiz bir stresin içindeyim. Nedeni devasa bir kriz değil. Sadece bugün katılmam gereken tam günlük bir eğitim, o eğitim sırasında cevaplayamayacağım için birikecek e-postalar ve yapmam gereken kısa bir sunum var. Ufak tefek şeyler bir araya gelip zihnimde bir ağırlık yaratıyor.

Aslında bu stresin kök nedeni, "her şeye yetişme" ve "her şeyi çözme" arzumuz.

Süpermen Sendromu

Geçtiğimiz günlerde mentorum Mark ile yine ufuk açıcı bir görüşme yaptık. Üzerinde çalıştığım projeleri değerlendirirken çok net bir tespitte bulundu:

"Projelerin o kadar içine giriyorsun ki, tıpkı bir Süpermen gibi her şeye atlıyor ve günü kurtarıyorsun."

Bu ilk duyduğunuzda bir iltifat gibi gelebilir. Sonuçta işleri harika bir şekilde toparlayan, pürüzleri gideren ve gemiyi yüzdüren kişi sizsiniz. Ancak işin arka planı hiç de öyle masum değil.

Konfor Alanı Yaratmanın Bedeli

Siz her işi kusursuz bir şekilde "yapan" (doer) kişi olduğunuzda, etrafınızdaki herkese devasa bir konfor alanı sağlarsınız. İnsanlar rahatlar. "Nasıl olsa o halleder" derler. Bol bol takdir edilirsiniz.

Fakat stratejik bir kördüğüme hapsolursunuz.

İşi bizzat yapan operasyonel rolde kaldığınız sürece, kimse sizin "stratejik bir lider" olmanızı beklemez. Aksine, sizi o yükün altında tutmak isterler. Çünkü o pozisyondayken etrafınızdakiler için çok daha "kullanışlısınızdır". Sizi oradan alıp stratejik bir masaya oturtmak, kendi konfor alanlarını bozmak anlamına gelir.

Kariyerde asıl sıçrama, "işi yapan" (doer) olmaktan çıkıp, "yönlendiren ve rehberlik eden" (guidance) tarafa geçtiğinizde başlar.

Zor Olanı Seçmek

Peki bu döngüden nasıl çıkılır?

Cevap basit ama uygulaması zordur: Günü kurtarma refleksinizi bastırmak zorundasınız.

Bazen pelerinizi bir kenara bırakmalı, insanların konfor alanını bozmalı ve birilerinin o sorumluluğu alması için beklemelisiniz (belki de yönlendirmelisiniz). Çünkü siz sahaya inip omuz atmadıkça, takımın geri kalanı kendi potansiyelini keşfedemez. Siz de stratejik büyük resmi görme fırsatını kaçırırsınız.

Ağustos ayının o güzel yaz günleri yavaş yavaş biterken, Cuma günlerini izinli geçirip ailemle Urla yollarına düşmeden önce kendime verdiğim en büyük söz bu oldu:

Herkesi kurtarmaya çalışmaktan vazgeç. O zaman hem sen büyürsün, hem de etrafındakiler.

2 Ağustos 2026 Pazar

Beklentiyi Aşmak: Kayıp Oyuncak Ayı Bize Ne Öğretebilir?



Her şeyin hızla aktığı, yapılacaklar listesinin asla bitmediği ve çoğu zaman otomatik pilotta yaşadığımız bir dünyadayız. Özellikle uzaktan çalışıyorsanız (remote work), mesai ile özel hayat arasındaki o ince çizgi tamamen kaybolabiliyor.

Bugün farklı bir şey yaptım.

Değerli bir an: “me time”

Sabah yürüyüşümü bitirdikten sonra hemen bilgisayar başına geçip maillere gömülmek yerine, sahil kenarında durdum. Kumsalda bir sandalyeye oturdum, ayaklarımı uzattım. Dalgaların sesini dinledim. Sadece durdum ve anı yaşadım. Bu küçük "duraksama", aslında zihnimde çok daha büyük bir soruyu tetikledi:

Neden her zaman sadece "bekleneni" yapıyoruz?

Kayıp Bir Oyuncak Ayı ve Beklentileri Aşmak

Geçen gün Oksijen gazetesinde Ritz-Carlton'ın yöneticileri üzerine bir yazı okudum. Bu yazıda anlatılan bir "müşteri deneyimi" hikayesi, tam da bu "bekleneni yapma" tuzağını mükemmel bir şekilde özetliyor.

Hikaye şu:

Misafirlerden birinin çocuğu, en sevdiği oyuncak ayısını otelde unutur. Aile durumu fark edip otelle iletişime geçer ve ayının bulunup gönderilmesini rica eder.

Standart bir prosedür neyi gerektirir? Otel görevlisi ayıyı bulur, bir kutuya koyar, kargolar ve müşteriye "Eşyanız yola çıkmıştır, bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz" temalı standart bir mail atar. Çoğu işletme için bu, %100 başarılı bir müşteri memnuniyeti senaryosudur.

Ancak oradaki ekip farklı bir şey yapar. Sadece ayıyı paketlemekle kalmazlar. Ayının otelin farklı yerlerinde çekilmiş fotoğraflarını çekerler. Havuz kenarında, restoranda, lobide... Sonra bu fotoğrafları bir araya getirip çocuğa şöyle bir mesaj yollarlar: "Ayın sen yokken otelimizde çok güzel vakit geçirdi, işte tatil fotoğrafları!"

Standartlaşmanın Tuzağı

Bu hikaye neden bu kadar vurucu? Çünkü o ekip, sadece görevini yapmakla yetinmedi; işe ruhunu, yaratıcılığını ve empatiyi kattı.

Çoğumuz iş hayatında sadece onay kutularını işaretlemek için yaşıyoruz. İşimizi yeterince iyi yapıyoruz. Standartları karşılıyoruz. Ancak o ekstra adımı atmıyoruz. Bazen vaktimiz olmadığını bahane ediyoruz, bazen de motivasyonumuz eksik oluyor. En tehlikelisi ise, o ekstra adımı atmak için içsel enerjimizin kalmamış olması.

Çok iyi iş çıkardığınız bir dönemi düşünün. Her şey mükemmeldi, değil mi? Ama çoğu fırsatı kaçırdınız çünkü standartlara saplanıp kaldınız. İş dünyasında sadece "yeterince iyi" olmak, uzun vadede sıradanlaşmanın en kesin yoludur.

Sizin "Wow" Hikayeniz Ne?

Fark yaratan o "wow" anları (katma değerli işler), standart prosedürlerin bittiği yerde başlar. Ama o anları yaratabilmek için durup nefes alacak, o oyuncak ayının fotoğrafını çekecek kadar zihinsel boşluğa ihtiyacınız var. Eğer sabahtan akşama kadar toplantıdan toplantıya koşuyor, maillere yetişmeye çalışıyorsanız, yaratıcılığa yer kalmaz.

Bugün kendinize şu soruları sorun:

  • Senin o "wow" dedirtecek hikayelerin var mı?
  • O hikayeleri yaratacak enerjin, vaktin ve motivasyonun var mı?
  • İşini sadece yapmış olmak için mi yapıyorsun, yoksa bir iz bırakmak için mi?

Sıradanlığı aşmak her zaman devasa bütçeler veya büyük stratejiler gerektirmez. Bazen sadece küçük bir oyuncak ayıyı alıp ona bir hikaye yazmak yeterlidir. Yeter ki o hikayeyi yazacak enerjiyi kendinizde bulun.


1 Ağustos 2026 Cumartesi

Dünya Böyle Çünkü Sen Böylesin


İki haftalık uzun bir iznin ardından masaya oturduğunuzda, her şeyin kontrolünüz altında olduğunu hissedersiniz. Enerjiniz yüksektir. Hatta Avrupa'nın büyük kısmı tatilde olduğu için hafta sakin bile geçiyordur.

Ta ki Cuma öğleden sonraya kadar.

Tıpkı futbolda 90+ dakikada yenilen o beklenmedik gol gibi, haftanın bitimine saatler kala bir iş patlar. Gelen kutunuza düşen her yeni e-posta, takvimdeki her yeni toplantı bildirimi omuzlarınıza binen ekstra bir yüke dönüşür.

Eğer uzaktan çalışıyorsanız ve yazlıktaysanız, bu yükün çok daha acımasız bir boyutu vardır. Siz ekran başında mail hazırlayıp kriz çözmeye çalışırken, oğlunuz elinde havlusuyla denize gitmek için kapıda sizi bekliyordur. Mesai saatleri bitmiş olsa da, zihniniz hala o ekranın içindedir.

İşte o Cuma akşamüstü sahile indiğimde, denize girecek halim yoktu. Adeta bir savaştan çıkmış gibiydim. Çözüm Sığacık'ın o buz gibi soğuk suyunda değil, arkadaşlarla iki kelime edip o zihinsel düğümü çözmeyi bir süreliğine ertelemekteydi.

Multitasking Bir Başarı Madalyası Değildir

Ertesi sabah, zihnimi toparlamak için Sığacık’ta yürüyüşe çıktım. Kulaklığımda "Kitabın Ortası" podcasti çalıyordu. Konu çok tanıdıktı: Multitasking.

Modern iş dünyası bize aynı anda birden fazla işi yapmayı bir yetenek, bir övünç kaynağı olarak pazarlıyor. Toplantıdayken maillere cevap vermek, bir yandan sunum hazırlarken diğer yandan anlık mesajlaşma uygulamalarından gelen sorulara dönmek...


Aslında dünkü o büyük tükenmişliğimin sebebi krizin kendisi değil, isteyerek ya da istemeyerek içine düştüğüm bu çoklu iş bitirme telaşıydı.

İşin garip tarafı şu: Tatildeyken günde sadece iki kez Outlook’u açarak işleri gayet iyi yönetebilmiştim. İşe döndüğümde bunu neden yapamadım? Halbuki günde sadece belirli aralıklarla gelen kutumu kontrol etsem verimliliğim artardı. Ancak "önemli bir maili kaçırma riski" bu fikri hayata geçirmemin önüne geçti. Kontrolü kaybetme korkusu, beni yeniden o verimsiz multitasking çarkının içine çekmişti.

Dünya Böyle, Çünkü Sen Böylesin

Yürüyüş sırasında her zamankinden farklı bir yola saptım. O sırada Evrim Kuran'ın bir podcast bölümü başladı. Bölümün sonunda, Tanrılar Okulu kitabının yazarı Stefano D’Anna’nın o sarsıcı sözünü alıntıladı:

"Dünya böyle, çünkü sen böylesin."

Durup bu sözü hemen telefonuma not aldım. Çünkü Cuma günü yaşadığım o korkunç yıpranışın tam karşılığı buydu. Dünyamı stres ve yorgunluk sarmalına çeviren şey dışarıdaki olaylar değildi; benim onlara verdiğim tepkiydi. Yeni yaşıma girerken kendime verdiğim sözleri unutup, yine akışın içinde kaybolmuştum. Krizlere verdiğim tepkiyi değiştirsem, onları sadece "çözülmesi gereken olağan durumlar" olarak görebilsem, o akşamüstü sahile bir savaş gazisi gibi inmeyecektim.

Ekranı Kapatmak

Her şeyin bizimle başladığını fark edince, değişime en çok şikayet ettiğim yerden başlamaya karar verdim: Ekran sürem.

Özellikle sabah uyanır uyanmaz ve gece yatmadan hemen önce telefona, sosyal medyaya bakma huyum son zamanlarda beni ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamıştı. Düşüncelerinizi değiştirmek istiyorsanız, önce rutininizi bozmalısınız.

Bu sabah yürüyüşten dönerken kendime Oksijen gazetesi aldım. Plajda ekranı kaydırmak yerine kağıda dokundum. Bu gece de yatarken o telefonu yatağımdan çok uzağa koyup, sadece kitap okuyarak uykuya dalacağım. Bunun bir hevesten çıkıp kalıcı bir disipline dönüşmesi şart.

Zihnimiz, ona ne beslersek ona dönüşüyor.

Eğer siz sürekli telaşlı, bölünmüş ve ekranlara bağımlıysanız, dünyanız da telaşlı ve yorucu oluyor.

Sözün özü; dünya böyle, çünkü sen böylesin. Bir sonraki sefere kadar, kalın sağlıcakla.

16 Mayıs 2025 Cuma

Lozan’a Veda Ederken


15
  Mayıs 2025 Perşembe öğleden sonrasında yavaştan Lozan’a veda etmeye hazırlanırken biramı yudumlayıp anın tadını çıkarıyorum. Eğitimden çıkıp gündelik işlerin acillerini hallettikten sonra “ne güzel şehir”, “biz yaşamıyoruz valla” diye diye yukarıdan yine göl kenarına indim. Neredeyse herkesin t-shirt giydiği bu sıcak havada göl kenarına ceketli ve yetmezmiş gibi sırtında çanta, elinde alışveriş torbası ile gelince hızlıca yine Pazar akşamı yemeğimi yediğim Lacustre’ye geldim. Tarihi tekerrür ettirecektim ama bir önceki sefer rezervasyon yaptırdığım masa doluydu, yemek servisi ise 5’te başlayacaktı. Güneşi burada batırıp biraz kendimle başbaşa kalayım, sonrasına bakarız.



Çevremde o kadar çok gürültü var ki yazarken zorlanıyorum ama insanların sohbet ediyor, anın tadını çıkarıyor olduğunu görmek onlar adına çok güzel. Bizdeki gibi herkes telefonuna bakmıyor ya da fotoğraf çekilmek derdinde değil. Özendiğim çok şey var bu şehre dahil. Burayı gördükten sonra “Türkiye çok güzel, eşi benzeri yok” diyenlerin diğer ülkeleri ne kadar iyi bildiği konusunda şüphem doğdu. Bir önceki gelişimde bu kadar etkilenmemiştim ancak bu sefer baya bir etkisi altından kaldığımı kabul etmeliyim. Umarım arayı çok açmadan yine gelmek nasip olur.





Bu seferki ziyaretimi daha güzel kılan şeylerin başında pek tabii ki insan ilişkileri de geliyor. Akıl hocam Mark ile buluşup onu dinlemek, onunla bir şeyler paylaşmak harikaydı. Onu tanıdığım için çok mutluyum ve onunla hatıralar biriktirebildiğim için de kendimi şanslı buluyorum. Bir önceki sefer olduğu gibi yine ev sahipliği yaptı ve beni iki kez yemeğe çıkardı. Hem de turist gibi değil, lokal gibi deneyimler elde etmemi sağladı. Teşekkürler Mark, kesene bereket! (Bu içeriği İngilizceye de çevireceğim, bakalım yapay zeka bunu nasıl çevirecek)




Bu duygularımı ve hatıralarımı yazıya dökerken biraz romantik olduğumun farkındayım. Bazı gerçekleri dışarıya vurmayınca insanlar instagramda paylaştıklarımla İsviçre’nin altını üstüne getirdiğimi düşünebiliyor. Ama şu da bir gerçek ki bedelini de ödüyorum. Ortalama uykum yine altı saatin altına düştü, geceleri gündüz biriken mailleri cevaplayabilmek için hayli geç yatağa gidiyorum. Yine de şükür, İstanbul’da olsam da aynı mailleri cevaplayacaktım ama bu deneyimi elde edemeyecektim.



Beni güneşten koruyan gölgeliği az önce kapattılar. Ekranım parlamaya, biram ısınmaya ve yüzüm yanmaya başladı. Bardağın dolu tarafını görmem gerekirse, yaklaşan bir yolcu gemisi var, bakalım kimler inecek. Doğal D vitamini alıp biraz çevremi gözlemleyeyim. Yarın ofisten çalışıp, akşam da bu güzel şehre elveda diyeceğim. Umarım kısa süreliğine...


Ekleme: Yukarıdaki satırları yazdıktan sonra otele doğru yukarı çıktım ve sıcağın etkisiyle beraber yokuş beni baya bir hırpaladı. Otele girmeden direk favori hamburgercime gidip siparişimi verdim, öyle keyif aldım ki aylar sonra gaza gelip Google Maps’te bir mekan değerlendirmesi bile yaptım. Sonrası mı? Yine Outlook, SAP ve diğerleri… Biraz da oyun oynadım ama ne oyunu olduğunu burada yazamayacağım, o da bende kalsın.



Sağlıcakla,

Volkan

24 Ağustos 2024 Cumartesi

Ben Senden Razıyım 2024 Yazı

Seferihisar’dan ayrılmamızdan yalnız birkaç saat önce, denize karşı oturup 2024 yazının özetini çıkarmaya karar verdim. Haziran’ın ilk haftasındaki yoğunluk, okulların tatil olması ve Kurban Bayramı derken, Bursa sonrası Seferihisar’a gelip bir kez İstanbul, bir kez de Finike’ye gitmek dışında yazı konfor alanım Teos’ta geçirdim. Dönüp baktığımda “her güzel şey gibi işte bu da bitti” diyebilmek bile artık başlıca bir şükür sebebi.

Beklentiler ve Gerçekler

Yaza başlarken, yoğunluğu geride bırakıp bolca yazı yazacağımı, kitap okuyacağımı ve bunları sıklıkla LinkedIn’de paylaşacağımı düşünüyordum. Ancak, işlerin bitmek tükenmek bilmeyen yoğunluğundan arda kalan vakitte denize gitmeyi, yürüyüş yapmayı ve sosyal medyada gezmeyi tercih ettim. Öyle bir rutin oluşturdum ki, Sığacık Kale içine birkaç kez, Urla’ya sadece bir kez giderken, yaz başında kesin gideriz diye düşündüğüm Gümüldür’e hiç gitmeden yazı kapatıyorum. Yine de pişman değilim çünkü rutinimin içinde kaçırdığım için üzüldüğüm bir şey olmadı. Oluşturduğum rutinlerle ve düzenimle tatmin oldum: sabah yürüyüşleri, mesai sonrası denize gitmeler, Cuma sabahı pazar alışverişleri derken hiç izin kullanmadan hem yorulup hem de tatildeymişim gibi hissettiğim bir yaz yaşadım. Bir kez daha uzaktan çalışabiliyor olduğum için ne kadar şükretsem, hatta ailece şükretsek azdır.

Bekleyiş ve Heyecan

Bu yazın benim için en başından beri bir geri sayım, bekleyiş özelliği de vardı. Eylül ayında kariyerimdeki o değişiklik olacak mı, olmayacak mı diye yaz başından beri heyecanla bekliyordum. Yine çok şükürler olsun ki Ağustos’un başında resmi mektubumu da aldım: terfi ettim! Evde çığlık atarak ev halkını korkuttuğum o öğleden sonra yaşadığım rahatlama beni yıllar öncesinde Philip Morris için yine yaz tatilimde teklif aldığım 2013 yazına götürmüştü. İnşallah daha büyük başarıları sağlıkla kucaklarım.



Yazın Sonu ve Hatıralar

Sosyal medyada yaza veda hikayeleri paylaştığımız gecenin ertesinde birazdan İzmir’e gidip dostları da fiziken gördükten sonra önce Bursa, sonra İstanbul şeklinde alıştıra alıştıra eve döneceğiz. Seferihisar’ın soğuk denizi gibi bir anda girmek mümkün değilse önce biraz adım atıp yaklaşmak gerekiyor, biz de bunu tüm yaz deneyimlemiş insanlarız.

O değil de, yaz sonunda su nasıl da ısınmıştı ya… Hele o frizbi oynadığımız Pazar günü… Peki o akşamları ayın denize vurması... Bir de sahilde dinlediğimiz o güzel müzikler yok mu...Bu güzel yaz hatıraları ile yazı bitiriyor olmak çok güzel. Ben senden razıyım 2024 yazı. Kendine iyi bak Mavi Teos!



1 Ağustos 2023 Salı

PMI'da 10 Yıl Bitti, Ya Şimdi?

1 Ağustos 2013 Perşembe günü, bundan tam 10 yıl önce Philip Morris’te işe başladım. Fabrikanın kapısından adımımı attığımda adı Philsa Philip Morris Sabancı Sigara ve Tütüncülük A.Ş. idi ve benim de ünvanım Genel Muhasebe ve Vergi Analisti’ydi. Aslından fabrikanın karşı komşusu Opel Türkiye’de (General Motors Türkiye Ltd. Şti.) çalışırken “bir gün burada çalışacağım” diye hedeflediğim Philip Morris’e girmeden önce üçer yıl PwC ve GM maceralarımda da aklım hep Philip Morris’teydi. İşe başladığım pozisyonun ilanını gördüğümde bu ilan tam da beni tarif ediyor derken o beklediğim “bir gün”ün çok yaklaştığını hissetmiştim. 2013’ün Mayıs ayında başlayan mülakat süreci, eşimin hamile olduğunu öğrenmemiz, bebeğin bereketiyle geleceğini düşündüğümüz o yaz günleri derken GM’deki ihbar süremi doldurup iple çektiğim ilk iş günüme ulaşmıştım. Yeni arkadaşlar, üretimi olan bir iş yerinde çalışmak, meşhur Philip Morris yemekleri gibi pek çok merak ettiğim şeye cevap bulduğum o ilk günün üzerinden bugün tam 10 yıl geçmiş oldu.

Şampiyon olmuşçasına yumruklarımı sıkarak sevindiğim günlerim de oldu, dayanamayıp ağladığım da… En sevdiğim, güvendiğim kişileri de burada tanıdım, keşke yollarımız kesişmeseydi dediğim iş arkadaşlarım da oldu. Hayaller kurdum, bazılarına ulaştım, bazılarına ulaşmak için çabalamaya, emek sarfetmeye devam ediyorum. Nasip olur ya da olmaz, bilemiyorum ama buradaki hikayem bittiğinde çabalamadım dememek için ben elimden geleni yapıyorum, yapmaya devam edeceğim. On yıl önce ilk adımı attığımda, belki bugün için farklı şeyler hayal ederdim ama şükredip devam etmeyi biliyorum.

Geriye dönüp baktığımda, hayatımdaki en önemli kararlardan birini de yine Philip Morris’te iken kariyerim için verdiğimi görüyorum. Pandeminin hayatımıza girdiği 2020 yılında, Kıdemli Vergi Analisti olarak çalışırken neredeyse her sabah Resmi Gazete’de yeni bir vergi düzenlemesi çıkıyordu, bunun analizini yapıp şirketimizi nasıl etkileyeceğini yönelik bilgilendirme ya da sunum hazırladığım dönemde Duty Free şirketimizde bir fırsat çıkmıştı. Hem de ulaşmayı çok istediğim “Manager” ünvanlı bir pozisyondu. Bugünkü gibi uzaktan çalışmanın hayatımızda sıradan bir uygulama olmadığı o günlerde bu pozisyonun İstanbul’da olması beni zor bir karar almaya itmişti: ya kabul edip İstanbul’a taşınacaktım ya da reddedip İzmir’de kalarak bekleyecektim. “İyi ki” dediğim kararımı alırken eşimin de desteğini almış, onu çok sevdiği İzmir’den ayırmıştım ama şükür ki İstanbul bize hep iyi yüzünü gösterdi. Hayatımızdaki en önemli değişikliklerden birini Philip Morris ile yapmış olduk. İstanbul’da çok sevdiğim insanlar listesini geliştirmek de en büyük kazançlarımdan biri oldu.

Dediğim gibi, şimdilerde hayal etmeye ve o hayallere ulaşmak için çalışmaya ve kariyer yolculuğumu yönetmeye devam ediyorum. Bakalım bu yolculuk beni nereye götürecek? Nelere ulaşabileceğim? Yoksa hayal bile edemeyeceğim yerler kısmet olacak mı? Her şeyin hayırlısı… İlerlemeye devam…



Google adsense

Analytics