İş Yaşam Dengesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Yaşam Dengesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2026 Cuma

Süpermen Pelerinini Çıkarmak: "İşi Yapan" Değil "Yönlendiren" Olmak

21 Ağustos Cuma sabahı... Saat 08:00 civarı, Mavi Teos sahilinde denizin hemen kenarındayım. Etraf sakin, deniz süt liman. Yıllık izinde olmanın o hafifletici huzuru var üzerimde bu sabah.



Fiziksel olarak dinleniyorum ama zihnimde kariyerimle ilgili çok köklü bir değişimin taşları yerinden oynuyor. Birkaç gün önce mentorumla yaptığım o ufuk açıcı görüşmenin yankıları hala kulaklarımda.

Konfor Alanının Gizli Tehlikesi

Mentorum, yürüttüğüm projelerdeki rolümü değerlendirirken çok vurucu bir tespitte bulundu:

"Projelerde fazlasıyla sorumluluk alıyorsun. Adeta bir Süpermen gibi insanların yardımına koşup onları kurtarıyorsun. Evet, bu onlara müthiş bir konfor alanı sağlıyor. Seni çok seviyorlar çünkü işlerini kolaylaştırıyorsun. Ama sen bu şekilde stratejik bir liderliğe adım atamazsın."

Bu sözler yüzüme çarpılan soğuk bir su gibiydi.

İş hayatında hepimiz "iş bitirici" olmaya bayılırız. Biri bir şey istediğinde "Ben hallederim" demek, o pelerini takıp günü kurtarmak egomuzu okşar. Ancak siz her şeyi "yapan" (doer) kişi oldukça, masadaki diğer insanlar kendi sorumluluklarını almaktan vazgeçer. Siz onların konfor alanı olursunuz.

Bir Durma Eylemi

Dün katıldığım bir toplantıda tam olarak bu sınavı verdim. Benden çok naif bir şekilde, normalde 3-4 saatimi alacak operasyonel bir işi yapmamı istediler.

Eski refleksim belliydi: Hemen atlayıp, "Tamam, ben hallederim" diyerek konuyu kapatmak. Çünkü en kolayı buydu. Tartışmaya girmeden işi bitirmek.

Ama bu kez durdum.

İşi neden yapmamam gerektiğini, neden onların yapması gerektiğini ve benim bu sürece nasıl "gözden geçiren ve yönlendiren" (reviewer/guide) olarak destek verebileceğimi anlattım.

O anı yaşamak hiç kolay değildi. Çünkü insanların alışık olduğu o rahat konfor alanını ellerinden alıyordum. Yüzüm kızardı, terledim, içimde o tanıdık "Acaba yanlış mı yapıyorum?" stresi belirdi. Yılların alışkanlığını kırmak, bedensel bir tepki yaratıyordu.

Kariyerde asıl sıçrama noktası, işi kusursuz yapmayı bıraktığınızda değil; başkalarının o işi yapabilmesi için onlara alan açtığınızda başlar.

Neden Bu Bedeli Ödüyoruz?

Peki bu kadar strese, terlemeye ve "gıcık adam" gibi görünme riskine neden giriyoruz?

Çünkü ilerlemenin tek yolu bu. Bulunduğum noktadan daha yukarıya, daha stratejik bir konuma çıkmak istiyorsam, operasyonel yükleri başkalarına devretmek zorundayım. Bu sadece benim kariyerim için değil, aileme daha iyi bir gelecek ve finansal özgürlük sunabilmem için de atmam gereken bir adım.

Herkesi kurtarmaktan vazgeçtiğinizde, kendinizi kurtarmaya başlarsınız.

Şimdi bu derin düşünceleri sahil kenarında bırakıp pazar alışverişine gitme, ardından dostlarla güzel bir Ege yemeğine oturma zamanı.

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Süpermen Sendromu: "Günü Kurtaran" Olmaktan "Strateji Kuran" Lidere Dönüşmek

Saat sabahın 06:30'u. Güne erken başladım ve kendimi yürüyüşe verdim. Karşımda süt liman bir deniz duruyor. Ama zihnim o kadar da sakin değil.


Gereksiz bir stresin içindeyim. Nedeni devasa bir kriz değil. Sadece bugün katılmam gereken tam günlük bir eğitim, o eğitim sırasında cevaplayamayacağım için birikecek e-postalar ve yapmam gereken kısa bir sunum var. Ufak tefek şeyler bir araya gelip zihnimde bir ağırlık yaratıyor.

Aslında bu stresin kök nedeni, "her şeye yetişme" ve "her şeyi çözme" arzumuz.

Süpermen Sendromu

Geçtiğimiz günlerde mentorum Mark ile yine ufuk açıcı bir görüşme yaptık. Üzerinde çalıştığım projeleri değerlendirirken çok net bir tespitte bulundu:

"Projelerin o kadar içine giriyorsun ki, tıpkı bir Süpermen gibi her şeye atlıyor ve günü kurtarıyorsun."

Bu ilk duyduğunuzda bir iltifat gibi gelebilir. Sonuçta işleri harika bir şekilde toparlayan, pürüzleri gideren ve gemiyi yüzdüren kişi sizsiniz. Ancak işin arka planı hiç de öyle masum değil.

Konfor Alanı Yaratmanın Bedeli

Siz her işi kusursuz bir şekilde "yapan" (doer) kişi olduğunuzda, etrafınızdaki herkese devasa bir konfor alanı sağlarsınız. İnsanlar rahatlar. "Nasıl olsa o halleder" derler. Bol bol takdir edilirsiniz.

Fakat stratejik bir kördüğüme hapsolursunuz.

İşi bizzat yapan operasyonel rolde kaldığınız sürece, kimse sizin "stratejik bir lider" olmanızı beklemez. Aksine, sizi o yükün altında tutmak isterler. Çünkü o pozisyondayken etrafınızdakiler için çok daha "kullanışlısınızdır". Sizi oradan alıp stratejik bir masaya oturtmak, kendi konfor alanlarını bozmak anlamına gelir.

Kariyerde asıl sıçrama, "işi yapan" (doer) olmaktan çıkıp, "yönlendiren ve rehberlik eden" (guidance) tarafa geçtiğinizde başlar.

Zor Olanı Seçmek

Peki bu döngüden nasıl çıkılır?

Cevap basit ama uygulaması zordur: Günü kurtarma refleksinizi bastırmak zorundasınız.

Bazen pelerinizi bir kenara bırakmalı, insanların konfor alanını bozmalı ve birilerinin o sorumluluğu alması için beklemelisiniz (belki de yönlendirmelisiniz). Çünkü siz sahaya inip omuz atmadıkça, takımın geri kalanı kendi potansiyelini keşfedemez. Siz de stratejik büyük resmi görme fırsatını kaçırırsınız.

Ağustos ayının o güzel yaz günleri yavaş yavaş biterken, Cuma günlerini izinli geçirip ailemle Urla yollarına düşmeden önce kendime verdiğim en büyük söz bu oldu:

Herkesi kurtarmaya çalışmaktan vazgeç. O zaman hem sen büyürsün, hem de etrafındakiler.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Dünya Böyle Çünkü Sen Böylesin


İki haftalık uzun bir iznin ardından masaya oturduğunuzda, her şeyin kontrolünüz altında olduğunu hissedersiniz. Enerjiniz yüksektir. Hatta Avrupa'nın büyük kısmı tatilde olduğu için hafta sakin bile geçiyordur.

Ta ki Cuma öğleden sonraya kadar.

Tıpkı futbolda 90+ dakikada yenilen o beklenmedik gol gibi, haftanın bitimine saatler kala bir iş patlar. Gelen kutunuza düşen her yeni e-posta, takvimdeki her yeni toplantı bildirimi omuzlarınıza binen ekstra bir yüke dönüşür.

Eğer uzaktan çalışıyorsanız ve yazlıktaysanız, bu yükün çok daha acımasız bir boyutu vardır. Siz ekran başında mail hazırlayıp kriz çözmeye çalışırken, oğlunuz elinde havlusuyla denize gitmek için kapıda sizi bekliyordur. Mesai saatleri bitmiş olsa da, zihniniz hala o ekranın içindedir.

İşte o Cuma akşamüstü sahile indiğimde, denize girecek halim yoktu. Adeta bir savaştan çıkmış gibiydim. Çözüm Sığacık'ın o buz gibi soğuk suyunda değil, arkadaşlarla iki kelime edip o zihinsel düğümü çözmeyi bir süreliğine ertelemekteydi.

Multitasking Bir Başarı Madalyası Değildir

Ertesi sabah, zihnimi toparlamak için Sığacık’ta yürüyüşe çıktım. Kulaklığımda "Kitabın Ortası" podcasti çalıyordu. Konu çok tanıdıktı: Multitasking.

Modern iş dünyası bize aynı anda birden fazla işi yapmayı bir yetenek, bir övünç kaynağı olarak pazarlıyor. Toplantıdayken maillere cevap vermek, bir yandan sunum hazırlarken diğer yandan anlık mesajlaşma uygulamalarından gelen sorulara dönmek...


Aslında dünkü o büyük tükenmişliğimin sebebi krizin kendisi değil, isteyerek ya da istemeyerek içine düştüğüm bu çoklu iş bitirme telaşıydı.

İşin garip tarafı şu: Tatildeyken günde sadece iki kez Outlook’u açarak işleri gayet iyi yönetebilmiştim. İşe döndüğümde bunu neden yapamadım? Halbuki günde sadece belirli aralıklarla gelen kutumu kontrol etsem verimliliğim artardı. Ancak "önemli bir maili kaçırma riski" bu fikri hayata geçirmemin önüne geçti. Kontrolü kaybetme korkusu, beni yeniden o verimsiz multitasking çarkının içine çekmişti.

Dünya Böyle, Çünkü Sen Böylesin

Yürüyüş sırasında her zamankinden farklı bir yola saptım. O sırada Evrim Kuran'ın bir podcast bölümü başladı. Bölümün sonunda, Tanrılar Okulu kitabının yazarı Stefano D’Anna’nın o sarsıcı sözünü alıntıladı:

"Dünya böyle, çünkü sen böylesin."

Durup bu sözü hemen telefonuma not aldım. Çünkü Cuma günü yaşadığım o korkunç yıpranışın tam karşılığı buydu. Dünyamı stres ve yorgunluk sarmalına çeviren şey dışarıdaki olaylar değildi; benim onlara verdiğim tepkiydi. Yeni yaşıma girerken kendime verdiğim sözleri unutup, yine akışın içinde kaybolmuştum. Krizlere verdiğim tepkiyi değiştirsem, onları sadece "çözülmesi gereken olağan durumlar" olarak görebilsem, o akşamüstü sahile bir savaş gazisi gibi inmeyecektim.

Ekranı Kapatmak

Her şeyin bizimle başladığını fark edince, değişime en çok şikayet ettiğim yerden başlamaya karar verdim: Ekran sürem.

Özellikle sabah uyanır uyanmaz ve gece yatmadan hemen önce telefona, sosyal medyaya bakma huyum son zamanlarda beni ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamıştı. Düşüncelerinizi değiştirmek istiyorsanız, önce rutininizi bozmalısınız.

Bu sabah yürüyüşten dönerken kendime Oksijen gazetesi aldım. Plajda ekranı kaydırmak yerine kağıda dokundum. Bu gece de yatarken o telefonu yatağımdan çok uzağa koyup, sadece kitap okuyarak uykuya dalacağım. Bunun bir hevesten çıkıp kalıcı bir disipline dönüşmesi şart.

Zihnimiz, ona ne beslersek ona dönüşüyor.

Eğer siz sürekli telaşlı, bölünmüş ve ekranlara bağımlıysanız, dünyanız da telaşlı ve yorucu oluyor.

Sözün özü; dünya böyle, çünkü sen böylesin. Bir sonraki sefere kadar, kalın sağlıcakla.

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Fişi Çekmek ve Dönüşe Hazırlanmak: 2 Haftalık Bir Tatilin Ardından

Sığacık'ta bir Cumartesi sabahı - Gevrek alma zamanı

Kariyerimin en uzun tatili olan iki haftalık büyük molanın son gününe geldim. Bu seferki biraz içimi döktüğüm bir içerik olacak. Tatile girerken ne kadar heyecanlı ve mutluysak, biterken de içimizde o tanıdık burukluk oluşuyor. İnsan "bütün yıl bunun için bekledik, şimdi elimizden kayıp gitti" hissine kapılıyor. Ama ne yapalım, hayat devam ediyor; çalışıp iyi performans göstererek yeni hedeflere ve yeni tatillere odaklanacağız.

İkiye Bölünmüş Bir Tatil ve Anda Kalmak

Geriye dönüp baktığımda bu tatili ikiye bölebilirim. Bir kısmı Marmaris'teki aktif dinlenme süreci, ikinci kısmı ise yazlıkta ailemle geçirdiğim zamanlardı. Marmaris-Selimiye hattında bolca gezdik, eğlendik ve kafamızı dağıttık. İkinci yarısında ise zihnimi boşaltmaya odaklandım. 90 artılarda gelen son dakika gollerinin telaşesini ise şu son iki günde yaşıyorum. Tatil çok hızlı geçmiş olsa da, geriye güzel anılar ve fotoğraflar kaldı.

335 E-Posta ve İşten Gerçekten Kopabilmek

Tatil boyunca işten tamamen kopabildim mi? Kesinlikle. Perşembe akşamına kadar işe hiç bakmadım. Sadece perşembe günü, şirketteki organizasyonel bir değişikliği paylaşmak için arayan bir arkadaşımla iletişime geçtim.

Gelen kutumu açtığımda beni 335 e-posta bekliyordu. O uzun gecede aksiyon alınması gerekenler için aksiyon aldıktan sonra yeniden huzuru bularak uykuya daldım. Şu an itibarıyla aksiyon almam gereken sadece beş mail kaldı. Tatil boyunca günde maksimum 1 ila 3 kez gelen kutusu kontrolü yaparak süreci yönettim ve iş tarafını sorunsuz kapattım.

Yazma Tutkusu ve Yapay Zekanın İki Yüzü

Bu dinlenme sürecinde üretmekten kopmadım. Yazmayı, içerik üretmeyi seviyorum; bu hobi beni tatmin ediyor. İçeriklerimi kimse okumasa bile özgüvenim kırılmıyor, çünkü hepsi kendi hatıramda kalacak birer güzellik.

Yazarken yapay zekadan da sıkça faydalanıyorum. Bunun eksileri de var artıları da. Belki metnin doğallığını biraz kırıyor ama daha profesyonel görünmesini sağlıyor. Hem daha hızlı okuyup değerlendirmek hem de kendimi geliştirmek için harika bir araç.

Bu tatil sürecinde neler mi yazdım?

Volkan Yorulmaz: Tatilde "Fişi Çekmek"

Volkan Yorulmaz: Her Şeyin Bir Zamanı Var: Mükemmel Anları Neden Kopyalayamayız?

Volkan Yorulmaz: Teknedeki Liderlik Dersi - Selimiye’den Bir Kaptan Hikayesi

Volkan Yorulmaz: İş Dünyasında "Tatlı Dil" Algoritması: Söğüt'ten Bir Müşteri Deneyimi

Volkan Yorulmaz: Sadeliğin Lüksü: Solto Selimiye'ye Neden 7 Yıl Sonra Tekrar Gittim?

Volkan Yorulmaz: Hesaplamayı Bırak: Her Şey Dahil mi, Oda-Kahvaltı mı?

Volkan Yorulmaz: The Best Way to Survive AI: Leadership Lessons from My Summer Vacation

Abartıp bir de AI ile kitap yazıp yayınladım. Buyurun:

Volkan Yorulmaz: The Bigger Game: How World Cup 2026 Changed Football Forever | Book Launch by Volkan Yorulmaz

İndirmek için: The Bigger Game: How World Cup 2026 Changed Football Forever - Volkan Yorulmaz - Google Play'de Kitaplar

Mükemmeli Beklememek

Beni yataktan fırlatacak, derinlemesine araştırma yapacağım yepyeni bir proje fikriyle dönmüyorum. Ancak elimdeki projeleri parlatmaya kararlıyım. Tatil boyunca biraz YouTube'da ve GitHub'da gezindim, anahtar kelime araştırmaları (keyword research) yaptım. Herkesin işine yarayacak mükemmel fikri bulmak zor; bu yüzden elimizdekilerle yola çıkıp, yolda daha özgün bir şeyler üretmeyi umuyorum.

Temmuz ayını kapatırken, Ağustos için de küçük bir adaptasyon planım var. Hafta sonlarıyla birleştirip dinlenmek ve iş hayatına geçişi yumuşatmak için Ağustos boyunca her cuma günü yıllık izin kullanacağım.

Daha güzel günlerde görüşmek dileğiyle.

11 Temmuz 2026 Cumartesi

Tatilde "Fişi Çekmek"

Takvimler 11 Temmuz 2026. Birkaç saate arabamıza biniyoruz, rotamız Bursa'dan İzmir'e. Yıllık iznim başlıyor.


Ama kafamda o tanıdık, rahatsız edici soru: E-postalarımı tamamen unutmalı mıyım?

Çoğu kariyer uzmanı size "tatilde fişi tamamen çekmeniz" gerektiğini söyler. O meşhur otomatik e-posta yanıtını kurun ve arkanıza bakmayın.

Ben buna katılmıyorum.

"Tamamen kopma" (disconnect) fikri, çoğu zaman dinlenmekten çok stres yaratıyor. Döndüğünüzde karşılaşacağınız o devasa e-posta dağı düşüncesi bile tatilinizin tadını kaçırmaya yetiyor. Benim çözümüm? İşi zihnimde çok büyütmemek.

Yanıma bilgisayarımı ve iPad'imi aldım. Amacım saatlerce çalışmak değil; zihnimi boşalttıkça, kendimi dinledikçe yazmak. Bazen havuz kenarında aklınıza gelen parlak bir fikri not almak, "fişi çekememek" değil, tam aksine işinizi keyif aldığınız bir yaşam tarzına entegre etmektir.

Kökleri Ziyaret Etmek

İlk durağımız yazlık, Seferihisar. Çocukluğumun bir parçasının kaldığı yer.

Geriye dönmek, sitenin o sokaklarında geçmişi hatırlamak bana her zaman tarifsiz bir iyi gelme hissi veriyor. İlk haftasonu ailemle uzun kahvaltılar, deniz ve biraz nostalji. İkinci hafta ise tempoyu tamamen düşürüp; sabah sporları, kitaplar ve yazılarla dolu bir rutin.

13 Yıllık Kariyerin Anatomisi

Temmuz ayı sadece tatil değil, şirketimdeki 13. yılımın da dönümü.

Geriye dönüp baktığımda bu süreci ikiye ayırıyorum:

  • İlk yarı: "Ben burada ne yapıyorum?" diyerek kendimi sorguladığım, müthiş mutlu başladığım ancak sonrasında tatminsizliklerle boğuştuğum bir arayış dönemi.
  • İkinci yarı: Aydınlanma. Kendimi iyi ifade edebildiğim, değer ürettiğimi hissettiğim ve bundan keyif aldığım o olgunluk dönemi.
Öğrendiğim en büyük ders şu: Yukarı çıktıkça mesele sadece işi bilmek olmaktan çıkıyor. İnsan doğasını okumak, karakterleri analiz etmek ve onlarla müzakere edebilmek her şeyin önüne geçiyor.

Yapay Zeka Bizi İşsiz Bırakacak mı?

Kariyer üzerine düşünürken, dün bir yönetici arkadaşımla yaptığım sohbet aklıma geldi. Konu, iş dünyasının şu anki en büyük "filine" geldi: Yapay Zeka (AI).

Sektörde yapay zeka kaynaklı işten çıkarmalar zaten konuşuluyor. Arkadaşım bana döndü ve çok net bir şey söyledi:

"Sen çalışırsan, bir şeyler üretmeye ve şirkete fayda sağlamaya gayret edersen, şirket sana her zaman çalışacak bir yer bulur."

İşte odaklanmamız gereken tek şey bu.

"Yapay zeka işimi alacak mı?" diye sormayın.
"Yapay zekanın otomatize edemeyeceği ne üretebilirim?" diye sorun.

Eğer sadece birbirini tekrar eden, rutin işler yapıyorsanız, evet, risk altındasınız. Ama olayları görebilen, karmaşadan değer çıkaran ve o rutin işlerin otomatize edilmesini bizzat sağlayan kişi olursanız, kurumunuz için vazgeçilmez olursunuz.

Sonuç Yerine: Yeni Bir Rutin

Dinlenmek için hayatla olan tüm bağlarınızı koparmak zorunda değilsiniz.

Kendi ritminizi bulun.

Önümüzdeki iki hafta boyunca bolca dinlenecek, eski dostlarla gülecek, çocukluğumun geçtiği sokaklarda yürüyecek ve yeni fikirler için zihnimde yer açacağım. Bu süreçte LinkedIn ve blog için de bol bol içerik üreteceğim.

Çünkü yorulmadan üretmeye devam etmek de, bu tatmin edici sürecin bir parçası.

İyi tatiller!

6 Ocak 2026 Salı

Kurbağayı Yemek mi, Cam Silmek mi?

Bugün 5 Ocak Pazartesi. Takvime bakarsanız yılın beşinci günü ama itiraf edelim; hepimiz için yıl aslında bugün başladı. Geçen hafta o "ara hafta"ydı; tatiller bağlandı, mailler birikti, herkes biraz yarım yamalak çalıştı. Ama bugün o büyük pazartesi; İstanbul trafiği her zamanki gibi yoğun ve hepimiz o tanıdık psikolojik savaşın içindeyiz.


Son günlerde çalışma düzenim üzerine çok düşünüyorum. Hatta geçen Cuma gecesi radikal bir karar alıp takvimimde kendime nefes alanları açtım. Öğle aralarını blokladım, çalışma saatlerimin dışını Outlook takvimimde işaretledim. Bunu başkalarına bir mesaj olsun diye değil, aslında kendi verimliliğime duyduğum saygıdan yaptım. Bakalım bu yeni düzen, iş dünyasının o bitmek bilmeyen temposuyla nasıl bir ortak paydada buluşacak?


Pazar Günü: Bir Meditasyon Biçimi Olarak "Cam Silmek"


Size dünkü pazarımdan bahsetmek istiyorum. Sabah kafamda o meşhur soru: "Sporu sabah mı yapsam, öğleden sonra mı?". Tam bu ikilemdeyken eşimden o hayır deyemeyeceğim teklif geldi: "Bugün camları silsen mi?".



Bizim evde cam silme işi bende. Ve dürüst olayım, ben bunu bir iş olarak değil, bir fayda-maliyet analizi ve hatta bir tür terapi olarak görüyorum. Düşünsenize; hem vücudunuz çalışıyor (bedava spor!), hem o sırada sevdiğiniz bir podcast'i veya YouTube içeriğini dinleyebiliyorsunuz. Kafanız günlük streslerden uzaklaşıyor. 2020’den beri o camlar sadece benim ellerimden geçiyor ve bu bana garip bir huzur veriyor.


Kurbağayı Yiyemedim: Verimlilik Üzerine Bir Özelleştiri


Dün camları bitirip duşumu aldıktan sonra, sanki bir güç beni çağırmış gibi bilgisayarın başına oturdum. Saat 16:00 ile 18:00 arası o meşhur "kurbağayı yemek" (Eat the Frog) stratejisini denemeye çalıştım. Yani en sevimsiz, en zor işi en başta aradan çıkarmak...

Ama olmadı. O iki saat pek verimli geçmedi. Kurbağayı yemek yerine kenarından köşesinden küçük işlerle vakit kaybettim. Bazen ne kadar plan yaparsanız yapın, zihin o derin odaklanma noktasına hemen varamıyor. Sonra akşam ailemle vakit geçirdim, biraz televizyon karşısında kestirdim; ta ki gece 21:30’a kadar.


İşte o an bir şey oldu. Herkes çekilince çalışma odama geçtim ve o aradığım odaklanmayı gece yarısına doğru buldum. Bir konuya derinlemesine daldığınızda, o ipuçlarını birer birer birleştirmeye başladığınızda aldığınız haz bambaşka. O an anladım ki; ben "eşek gibi" çalışmaya hazır olan ama bunun karşılığında nitelikli sonuçlar görmek isteyen biriyim.


Sergen Yalçın Olmak mı, Koşmak mı?


Geçenlerde bir yazımda Sergen Yalçın benzetmesi yapmıştım. Benim derdim artık sadece sahada çok koşmak değil; o kritik pası verecek, skoru değiştirecek, fark yaratacak projelere imza atmak. Evet, yükselmek istiyorum, global pozisyonlar hedefliyorum ama bunu sadece saatlerce bilgisayar başında kalarak değil, doğru zamanda doğru odakla yapmak istiyorum.


Yeni yılın bu ilk gerçek mesai sabahında trafikte tıkanıp kalmışken bunları düşünüyorum. Geçen yıl iş yoğunluğu sürdürülebilirlik açısından zordu. Bu yıl ise daha akıllıca, daha derin ve daha nitelikli bir çalışma yılı olsun istiyorum.


Sizde durumlar nasıl? Siz de dün akşam benim gibi o birikmiş maillerin arasında kendi yolunuzu aradınız mı? Yoksa hala o "kurbağayı" yemeye mi çalışıyorsunuz?

28 Aralık 2025 Pazar

Dalyan Parkı’nda Bir Cuma Sabahı: 2026 Manifestosu


26 Aralık 2025

İstanbul’da aralık ayı, insanın yüzüne çarpan sert bir rüzgar ve zihinde biriken cevapsız… Bugün 26 Aralık. Caddebostan’dan çıkıp Dalyan Parkı’na doğru yürürken, arkamda bıraktığım 42 yılın ağırlığını değil, önümdeki 43. yaşın o tuhaf heyecanını hissediyorum. Günümüz beyaz yakalısının en büyük yanılgısı, hayatı bir "verimlilik projesi" sanması. Ben de bu sabah, o projenin bir günlük izne ayrılmış yöneticisiyim.


Performansın Yorgunluğu

İş dünyasında yeni bir pozisyona geçtiğinizde, size sadece bir unvan değil, aynı zamanda görünmez bir korku da verirler: "Hata yapma lüksün yok." Son birkaç ayımı, işler aksamasın, kimse eksikliğimi hissetmesin diye kendimi adeta parçalayarak geçirdim. Ancak sahil yolundaki banklara vuran dalgaları izlerken fark ediyorum ki; bu aşırı özveri, aslında bir tür kaçış. Sürekli çalışmaktan bahsetmenin, insanın kendi ruhuna karşı geliştirdiği bir tür antipatiye dönüştüğü o noktadayım. Harvard Business Review’in o meşhur yaşam dengesi makalelerinde okuduğumuz "esenlik" (well-being) kavramı, çoğu zaman bir lüks gibi görünse de, aslında hayatta kalma mekanizmasının ta kendisi.

Bedenin Hafızası

40’lı yaşlar, bedenin size ilk kez "Hayır" dediği ya da en azından "Eskisi kadar hızlı değil" diye fısıldadığı bir eşik. Sağlık, gençlikte hiç bitmeyecek bir kredi limiti gibi görünür. Oysa geçtiğimiz günlerde girdiğim check-up sonuçlarını incelediğimde bu yatırımın en çok ihmal edilen portföy olduğunu görüyorum. Artık her sabah uyandığımda, 40 yaş üstü her erkeğin yaptığı o sessiz anlaşmayı yapıyorum: Kendine daha iyi bak, çünkü oyun henüz bitmedi. Uzayan hayatlarla beraber maçın artık eskisinden uzak olduğunu da düşünürsek, enerjimizi ve kaynaklarımızı akıllı kullanmamız gerektiği kesin.

Küçük Bir Miras: 2026’nın Anlamı

2026’ya dair planlarım banka hesaplarının çok ötesinde. Elbette bir evladım var ve onun için sağlam bir gelecek kurmak en büyük sorumluluğum. Ancak ona bırakacağım en büyük miras, biriken paralar değil; onunla havuzda geçirdiğim bir pazar sabahı ya da hafta sonu kaçamağı yaptığımız bir otelin sessiz bir köşesinde birlikte izlediğimiz o gün batımı olacak.

O havalı New York Times editörlerinin sıkça hatırlattığı gibi; "İnsan, topladığı nesnelerin değil, kurduğu bağların toplamıdır." Önümüzdeki yıl daha az network, daha çok dostluk; daha az adet, daha çok derinlik biriktirmek istiyorum. Çünkü günün sonunda hepimiz sahilde tek başına yürüyen o yabancıyız ve bizi eve bağlayan tek şey, sevdiğimiz insanların sesidir.

İstanbul'u yaşamıyoruz dedirten anlardan

Kapatırken

Yukarıdaki metnin temelini yürüyüş esnasında ses kaydı alıp ardından Gemini ile paylaşıp bir blog içeriğine çevirdim. Şimdi de doğum günümü kutladığım, ihtiyacım olan kaçış hafta sonunu yaşadıktan sonra düzenliyorum. Bir de o yürüyüşü yaptıktan sonra sahilde güzel bir Türk kahvesi keyfi yapmak için mola verip düşüncelerine çok değer verdiğim mentorüme sahilde çekilmiş bir fotoğrafımı ve kendisine bu yılki destekleri için teşekkürlerimi gönderdim. Bana iyi dinlenmem, kafamı boşaltmam için daha önce tavsiyeler verirken yürüyüş esnasında podcast dinlemeyi bırakmamı söylediği için fotoğrafı gönderirken sadece SoundCloud dinlediğimi yazmıştım. Cevap gecikmedi, SoundCloud da dinleme ve geride kalan yılı değerlendirip notlar al dedi. Kahvenin üzerine bu kez Suadiye tarafına yürüyüp bir de 2025’i genel olarak gözden geçirdim. O kişisel değerlendirmeyi bir kenara bırakacak olursak, yapılacak ufak molaları es geçmemek gerektiği, sevdiğin kişilere ve şeylere ayıracağın vaktin verimlilik olarak döneceğini unutmamak lazım. Yol da maç da uzun, o yüzden zamanı iyi yönetmek lazım. Bu satırları yazdığım Pazar öğleden sonrasında, kafamda hala acaba iş maillerime bakıp haftaya temiz mi başlasam sorusu varken kendime bu öğütle kapatayım: 2026 nicelik değil, nitelik senesi olsun, anladın sen ;)

Bir hafta sonu kaçamağı hatırası 

Gözlüğü ters tak ama kafaya bir şey takma :)

PS. Bu yazının oluşmasında bana eşlik eden Flunk - Down idi. Güzel bir keşif oldu.

14 Aralık 2025 Pazar

Tükenmişlikten Çıkış Yolları: İstanbul Karmaşasında Zihni Yenilemek

 Geçen Pazar gecesi, Süpermen Olmadığımı Hatırladım başlıklı yazımı tamamlayıp huzurla yastığa başımı koymuştum. "Tamam," dedim, "haftaya hazırım." Ancak Pazartesi sabahı İstanbul gerçeği yüzüme çarptı. Okan’ı okula bırakıp ofise geçme planım, trafiğin kucağında bir buçuk saatlik bir mücadeleye dönüştü. Üstüne sporu sıkıştırıp trafiğe tekrar kalınca, Salı günü için en mantıklı karar evden çalışmaktı.

Ancak asıl hikaye, evden çalışırken "çok verimliyim" sandığım o anlarda başladı.

İstanbul sahilinde kışın yürüyüş yapan düşünceli adam - tükenmişlik ve zihinsel detoks

"Düşünme Yöntemin Bozulmuş"

Salı günü mailleri jet hızıyla cevaplıyor, işleri sıraya diziyordum. Kendimi oldukça üretken hissettiğim bir anda, mentorumla bir iş konusu üzerine yazıştım. Son mailimi gönderdikten saniyeler sonra telefonum çaldı. Mentorum arıyordu ve sesi her zamanki gibi netti. Söyledikleri ise tam bir soğuk duş etkisi yarattı:

"Düşünme yöntemin bozulmuş. Hemen izne çık. Gündelik yürüyüşünü artır ve güneş alabileceğin aydınlık bir ortamda çalış."

O an savunmaya geçebilirdim ama o, bu çıkarımı nasıl yaptığını tane tane anlatınca mesajı aldım. Meğer yorgunluğum sadece bedenimde değil, zihnimin kıvrımlarında, karar alma mekanizmalarımda bile kendini gösteriyormuş.

O akşam yemeği keyifsiz yedim ama mentorumun "beynini dinlendir" tavsiyesine uydum. Kendimi sahile vurdum. Podcast bile dinleme demişti; ben de sadece ritmine odaklanabileceğim, beynimi yormayan rap müzik listeleriyle, düşüncelerimden kaçarak adımladım.

Rutini Kırmak: Vapur, Deniz ve Yürüyüş

Ertesi gün ofise gittiğimde kulaklarımda hala o cümle yankılanıyordu: "Düşünme yöntemin bozulmuş."

Gelen her maili "yapılacaklar listesi"ne eklerken, bir yandan da "Bunları mesai saatlerine sığdırıp kendime nasıl zaman ayırırım?" sorusuyla boğuşuyordum. Rutini kırmak zorundaydım. Çarşamba günü spor çantam yanımda olmasına rağmen, ofisin dört duvarı arasında terlemek yerine eve erken dönüp eşimle yürüyüş yapmayı seçtim.

Perşembe günü ise şirket içi yılbaşı yemeğimiz vardı. Sırf zihnim boşalsın, otopilot modundan çıkayım diye arabayı bıraktım. Toplu taşımayla evden Üsküdar’a, oradan vapurla Beşiktaş’a geçtim. Boğaz havasını içime çektikten sonra Kuruçeşme’ye kadar 45 dakikalık bir yürüyüş yaptım.

Bu küçük değişiklik, bana şunu sorgulattı: Hafta sonu ve yıl sonu yaklaşırken kendime başka hangi 'farklı' tercihleri sunabilirim?

Elektronik Prangadan Kurtulmak

Hem doğum günümün hem de 2026'nın ayak sesleri yaklaşırken, yüzleştiğim "tükenmişlik" gerçeği beni radikal kararlar almaya itti. Hayatımdan neleri çıkarmalıyım? Neleri dahil etmeliyim?

Dün (Cumartesi) sabah, Okan’ı okula bıraktıktan sonra eşimle Florya sahiline indik. Yürüyüş sonrası AVM’ye geçerken telefonumu arabada unuttuğumu fark ettim. Geri dönmedim. O an, o "elektronik prangamdan" ayrı kalmak, dünyayla değil kendimle bağ kurmak istedim. İnanılmaz bir özgürlüktü.

2026 Öncesi Zihinsel Detoks Planı

Şu sıralar doğum günüm için İstanbul içinde, kapalı havuzu olan, sessiz sakin bir otel arayışındayım. Amacım sadece tatil yapmak değil; beynime gerçek bir "yeniden başlat" (restart) fırsatı sunmak.

Bu satırları Pazar öğleden sonra, oğlumla film keyfi yapmadan hemen önce yazıyorum. Çevremdeki dostlarımla, iş arkadaşlarımla konuştuğumda görüyorum ki yalnız değilim. Bu yoğun tempo, bu sürdürülebilir olmayan çalışma düzeni hepimizin ortak derdi.

Bana doğrudan bir faydası olmasa da, yoldaşların aynı dertlerden muzdarip olduğunu bilmek, bu mücadelede tek olmadığımı hissettiriyor. Belki de çözüm, Süpermen olmaya çalışmayı bırakıp, sadece "insan" olduğumuzu hatırlamakta saklıdır.

29 Ekim 2025 Çarşamba

Beynimdeki Bitmeyen Mesai: Stres, 'Hayır' Diyememek ve Basit Yaşam Arayışı

Bir tatil gününde, iş mailleri, finansal dersler ve "fazla takla atmanın" bedeli üzerine kişisel bir yansıma.

Haftalar sonra nihayet laptop'umu kucağıma alıp o tanıdık pozisyonu alıyorum. Niyetim belli: Önce Ozan Varol ve Mark Manson gibi yazdıklarını sevdiğim isimlerden gelen ve okumayı sürekli ertelediğim o keyifli mailleri rahatça okumak, sonra da son dönemdeki hislerimi buraya dökmek.

Camdan dışarı bakarken boynumdaki o tanıdık ağrı ve sırtımdaki sertlik, aslında kelimelere dökemediğim stresi benim yerime tarif ediyor.

Yine o döngüdeyim.

Çok çalıştığım, tüm sorumlulukları sorgusuzca üstlendiğim, "hayır" demediğim (yoksa diyemediğim mi demeliyim?) ve tüm yükleri tek başıma çektiğim bir dönem. Performans dönemiydi, önemli projeydi, kritik denetimdi derken, hayatımın öncelik listesi tamamen iş merkezli bir hale büründü.

Bu durumun trajikomik bir örneğini geçen hafta sonu yaşadım. Şirket aracıyla fazla masraf yaratmayayım diye otopark yerine yol kenarına park ettim. Sonuç? Bir park cezası. İşi ve iş yerini önemserken, o "masrafı" şirket değil, bizzat ben ödemiş oldum. İnce düşünmenin bedeli, sanırım.

Tatil Gününde Verilen İç Savaş

Bugün (Yaşasın Cumhuriyet!) tatil ve evdeyim. Ama tatil olması, beynimin tatilde olduğu anlamına gelmiyor. İçimde, mailleri kontrol etmekle etmemek arasında müthiş bir savaş yaşanıyor.

Dün de yarım gün tatildi. Öğleden sonra 3’e doğru bilgisayarı kapatmayı başarabildim. Ailece bir Kadıköy’e kaçtık; Okan’ın teknoloji alışverişini yaptık, güzel bir kahve keyfini akşam yemeği ile taçlandırdık. Dönüşte yolu uzatıp Moda, Caddebostan ve Bağdat Caddesi üzerinden eve geçtiğimizde bir yanım "İşte bu! Biraz dinlen, işten uzaklaş" diyordu.

Ama diğer yanım, o sinsi ses, sürekli fısıldıyordu: "Ya önemli bir şey olduysa? Hızlıca bir baksan."

Hangi sesin kazandığını tahmin etmek zor değil.

Tam koltuğa yerleşip YouTube’u açmışken, gözüm ister istemez inbox’a kaydı. Denetçilerden gelen kritik bir toplantı daveti ve içeriğindeki talep, anında kafama takıldı. Açtığım bir saatlik video boyunca gözüm ekrandaydı ama kafam tamamen o toplantıya kadar neleri hazırlamam gerektiğini planlıyordu.

Sonra ne mi oldu? Video bitti. Ben de doğruca odama çekilip gece yarısına kadar çalıştım.

Şu an saat öğlene yaklaşıyor ve yaklaşık 12 saattir maillerimi kontrol etmeden direniyorum. Arada Teams’teki mesajlara bakıyorum ama onlar herhalde bu "dijital diyetimi" bozmaz, değil mi?

Blog Terapisi ve Finansal Tokat

Bu aralar bu blogu adeta bir psikologla terapi seansı gibi kullandığımı fark ediyorum. Geçenlerde, yine o meşhur "hayır diyemediğim" için destek olmak adına Dubai’deki ekiple girdiğim bir toplantıda, üst düzey yöneticilerden biri beni onore ederek toplantının başında blogumdan övgüyle bahsetti. Bu beklenmedik iltifat, toplantıda güzel bir "ice-breaker" oldu. İnsanlar ne üzerine yazdığımı sordular.

"Kişisel gelişim ve finans," dedim.

Ancak bunu söylerken, özellikle finans alanında ne kadar uzun zamandır yazmadığım da yüzüme çarptı.

Belki de bu "işkolik" halim, hayatın diğer alanlarında da aşırı karmaşık düşünmeme neden oluyordur. Tıpkı geçen gün yaşadığım o finansal deneyim gibi:

Pazartesi günü dövizli bir yatırım yapacaktım. Her zamankinden farklı olarak bankalardaki kurları bir karşılaştırayım dedim. Yatırımı normalde Akbank’tan yapacaktım ama kur Enpara’da çok daha avantajlı görünüyordu. Hemen Enpara’nın websitesinden masrafları kontrol ettim. Alıcı bankanın masraf kesebileceğini okudum ama Enpara’nın kendi masrafı makuldü. Döviz alım işlemini yapıp, parayı Akbank’a gönderdim.

Ve hoop!

Akbank öyle bir masraf kesti ki, kur avantajı için attığım o taklaya hiç ama hiç değmedi. Deneyimi, bedelini ödeyerek kazanmış oldum.

Hayatın Özeti: Fazla Taklaya Gerek Yok

Burada öğrendiğim ders sadece finansal değil: Basit yaşamak lazım. Sade, dümdüz.

Finansal konulara bağlayacak olursam da, yatırımlarda da çok takla atmaya, daldan dala zıplamaya gerek yok. Pek çok kişinin küçümsediği altının yakın zamanda ne kadar iyi kazandırdığını hepimiz gördük. Bazen sadece istikrarlı bir şekilde altın biriktirerek bile pek çok yatırım aracından daha iyi kazanmak mümkün.

İstikrar, sağlam varlık ve net bir hedef. İşte bütün mesele bu. Bu kadar basit tutabilmek ise fark yaratan nokta...

Şimdi, performans değerlendirmeleri, yöneticime sunduğum yıllık hedefler ve o hedeflerin maddi karşılığını alma umudu bir yanda; LinkedIn için "Yıllık Performans Hedefleri" üzerine İngilizce bir içerik yazma fikri diğer yanda... Enerji bulur muyum, olumsuz tepki çeker miyim diye tartıyorum.

Ama sanırım önce, bu stresten sıyrılıp biraz da kitap okuma hedefime doğru yürümem gerekiyor. En basiti, en sadesi o.

Haydi bana iyi okumalar.

Google adsense

Analytics