Beşiktaş’ımız kayıp, kötü bir sezon geçirirken bizim de kaçıyor. Neşemiz yok, eyvallah “sevinmek için sevmedik” diye kendimizi teselli ediyoruz ancak…
Geçen 1 Mayıs günü oğlum Okan “baba ben artık Beşiktaş’ı bırakacağım, sınıfta dalga geçiyorlar” deyince içim burkuldu. O şaşkınlıkla ilk aklıma gelen şeyleri söyleyip okula başladıkları yıl Beşiktaş’ın şampiyon olduğunu, bu yıl da büyük ihtimalle Türkiye Kupasını alacağını söylesem de çocukların geçmişe değil bugüne baktığını söyleyince “bu böyle devam etmez, düzeleceğiz” deyip konuyu değiştirdim.
Üzerinden 2 gün geçti, 3 Mayıs akşamı ailece gülmeye ihtiyacımız olduğu için Netflix’e yeni gelen “Ölümlü Dünya 2”yi izlerken bir yandan da telefonla kaçamak maçın nasıl gittiğini takip ediyordum.Skorun 2-1 Beşiktaş lehine olduğu an bir ok çekince kendimi ele verdim. Bir kaç dakika sonra bir kez daha skoru kontrol ederken yine gol yediğimizi ve skorun 2-2’ye geldiğini gördüm. Tam da o an Okan “maç kaç kaç baba?” diye sordu. Panikle “Evimizde Rize’yi bile yenemiyor muyuz?” demesin diye "2-1" dedim. Filme devam ettim ama ayrı bir dertlendim. Hem yalan söyledim hem de takım böyle gittikçe Okan gibi çocuklarımızın düştüğü keyif kaçıran duruma üzüldüm.
Film bitti, umutla telefonu elime aldım, 90+7’de gelen 3. golümüz ile hem kazandığımıza hem de bu hafta çocuklarımızın okulda boyunlarının eğilmeyeceğine sevindim.
Zorlu bir süreç, klasik ifadeyle “hayatın içinde bunlar da var” dediğimiz türden ve büyüklüğümüz ile üstesinden gelip yine başarıları kutlayacağımız günlere kavuşacağız. Yürüyelim güneşe, Şeref’imizle, Hakkı’mızla…
Due to the semester break, we came to my hometown, Izmir, as a family, on Sunday. Thus, while I was relieving my mother's longing for grandchildren and children, whom I had not seen since the end of summer, I also made a change for myself by working remotely.
Coming to Izmir is also a good opportunity to reminisce and meet friends. For this reason, I made a program on Tuesday evening with my ex-manager and my graduate friend in Karşıyaka, where I lived while I was in İzmir, and I took my son Okan after work and set off. My wife had already gone to Karşıyaka in the afternoon and met with her friend, and when I finished my work, father and son got into the car and got involved in the evening traffic.
There was a lot of traffic on the Yeşildere road, and our radio was on. In the radio program we listened to, it was mentioned that we may encounter the problem of thirst and drought in the summer since there is almost no rain in the winter months and the probability of sufficient rain and snowfall in the coming days is low. Thereupon, I told Okan that we do not take diligent care of the world, and that in case of thirst, we will have difficulties in the summer. We talked about how the decrease in the availability of water, the source of life, will affect my life. Then the traffic started to flow, I concentrated on the road, there was silence for a while. Then, when one of Okan's favorite songs was played on the radio, I hung up on Okan, saying "you don't accompany me". He broke his silence by saying "I cried dad".
Okan cried silently in the back seat, thinking that we are responsible for this situation with what happened to our world, what we did and did not do, and that we will all be punished for this responsibility in the coming period. Okan asked “What can we do now?” as he wiped his eyes with a napkin. I said,“we can take responsibility, protect nature, protect natural resources, set an example for our environment, and raise awareness.” After saying these things at first, I could not speak any more. The fact that a 9-year-old boy was upset and worried about these “big” issues was almost likedirectly hitting the wall for me.
Then we parked the car in the parking lot of the shopping mall where we were going to meet with my wife and friends and got out of the car. While Okan was entering the mall with a used napkin in his hand, he saw the trash cans. One read "recyclable waste" and the other read "all other waste". “Can I dispose of the napkin in recyclable waste?” He said, “Of course,” I said, and after he threw, we moved on.
As I was writing these lines the next day, I thought that even though it was late for yesterday, we still have things to do for today and tomorrow, and if we all do our part, we can leave a sustainable world for our children and grandchildren to live in. I amkicking off this day with this awareness, what about you?
Yağmurlu bir Pazar sabahında cama vuran yağmurun "camlar pislendi" diye düşündürmesi yerine "oh be nihayet barajlar dolmaya başlayacak" diye mutlu ettiği şu anlarda geçtiğimiz günlerde yazıp paylaşmaya çekindiğim aşağıdaki satırları artık paylaşabilirim.
25/01/2023
Sömestre tatili sebebiyle
geçtiğimiz Pazar günü ailece memleketim İzmir’e geldik. Böylece hem yaz
sonundan beri göremediğim annemin torun ve evlat özlemini dindirirken, uzaktan
çalışarak kendim için de bir değişiklik yapmış oldum.
İzmir’e gelmek demek, hatıraları
yad etmek, dostlarla buluşmak için de iyi bir fırsat. Bu sebeple Salı akşamı
için İzmir’deyken yaşadığım Karşıyaka’da eski müdürüm ve yüksek lisanstan
arkadaşım ile program yaptım ve mesai sonrası oğlum Okan’ı da alıp yola çıktım.
Zaten eşim öğlenden Karşıyaka’ya geçip arkadaşıyla buluşmuştu ve ben de
işlerimi bitirince baba-oğul arabaya binip akşam trafiğine dahil olduk.
Yeşildere yolunda oldukça trafik
vardı ve yolda radyomuz açıktı. Dinlediğimiz radyo programında içinde
bulunduğumuz kış aylarında yağmurun neredeyse hiç yağmaması, önümüzdeki
günlerde de yeterince yağmur ve kar yağma ihtimalinin düşük olması sebebiyle
yazın susuzluk ve kuraklık sorunu ile karşılaşabileceğimizden bahsedildi. Bunun
üzerine Okan’a dünyaya iyi bakmadığımızı, susuzluk yaşanması halinde yazın
zorlanacağımız söyledim. Hayat kaynağı suyun bulunurluğunun azalmasının
hayatımı nasıl etkileyeceğinden bahsettik. Sonra trafik akmaya başladı, ben
yola konsantre oldum, bir süre sessizlik oldu. Ardından radyoda Okan’ın favori
şarkılarından biri çalınca “eşlik etmiyorsun” diye takıldım Okan’a.
Sessizliğini “ben ağladım baba” diye bozdu.
Dünyamızın başına gelenler,
yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla bu durumdan sorumlu olmamız ve önümüzdeki
dönemde bu sorumluluğun cezasını da hep beraber çekecek olmamızı düşünerek arka
koltukta sessizce ağlamıştı Okan. Peçeteyle gözlerini silerken “şimdi ne
yapabiliriz?” diye sordu. Sorumluluk alabiliriz, doğayı koruyabiliriz, doğal
kaynaklara sahip çıkıp çevremize de bu konuda örnek olup bilinçlendirebiliriz
dedim. İlk anda bunları söyledikten sonra ben de daha fazla konuşamadım, 9
yaşında bir çocuğun bu konulara üzülüp endişe duyması beni adeta duvara
toslatmıştı.
Ardından eşimle ve arkadaşlarımla
buluşacağımız AVM’nin otoparkına arabayı park edip araçtan indik. Okan elindeki
peçetelerle AVM’ye girerken çöp kutularını gördü. Birinin üstünde “geri
dönüştürülebilir atıklar”, diğerinde de “tüm diğer atıklar” yazıyordu.
“Peçeteyi geri dönüştürülebilir atıklara atabilir miyim?” dedi, “tabi ki” dedim
ve attıktan sonra ilerledik.
Ertesi gün bu satırları yazarken dün
için artık geç olsa da bugün ve yarın için hala yapabileceklerimiz olduğunu,
hepimizin üstüne düşeni yapması halinde çocuklarımıza, torunlarımıza da
yaşayabilecekleri sürdürülebilir bir dünya bırakabileceğimizi düşündüm. Bu
bilinçle bugüne başlıyorum, peki ya sen?
Bu yaz fena sıcak yaptı. Klişeleşen sıcak
muhabbetini burada sürdürecek değilim ancak dün gece (6 Ağustos 2022 Cumartesi)
Beşiktaş’ın son dakikalarda gelen galibiyetinden sonra keyifle twitter’da
takıldıktan sonra 1 gibi uyudum. Birkaç günlüğüne ailece annemin İzmir Hatay’daki
evinde konuk olduğumuz için, çocukken karanlık oda dediğimiz, pek hava almayan
odada yatmak durumunda kaldım. Malum sıcaklar fena seyrettiği için kaliteli
uyuyamadım ve sabah 6’da uyandım. Kaldığım yerden yani twitter’dan devam edip,
biraz alışveriş sitelerini gezdikten sonra madem bugün günlerden Pazar deyip,
şampiyon kahvaltısının malzemelerini almaya, yani boyoz, gevrek ve açma almak için
Hatay caddesine indim. Aslında evin yakınında da fırın vardı ama maksat biraz
da hamur işlerine yer açmak olunca yolu uzatıp yürümeyi tercih ettim.
Hatay caddesine inerken ilk dikkatimi çeken şey
altında mayosu ve parmak arası terliği, sırtında çantası olan gençler oldu.
Metro istasyonuna veya otobüs durağına giden gençler belli ki Pazar sabahının 8’inde
yazlık bir yerlere gidip denize girecekti. Bu tablo bana rahmetli babamla çocukluk
yıllarıma götürdü. İlkokul çağlarındayken, biz de yazın Pazar sabahları
erkenden çantalarımızı arabaya indirir, bir askeri kampa giderdik. O kamplarda
geçen vakit belki hayatımın en keyifli, en eğlenceli dönemi değildi belki ama bugün
geriye dönüp baktığımda şezlongda saatlerce güneşlenmem, öğlen hamburger almak
için sırada beklemem, denizden deniz kabuğu veya şekilli taşlar toparlayıp
onları eve getirmem hep hoş hatıralar olarak hafızama kazınmış. Çok şükür ki
ben de oğlumun böyle hatıralar biriktirebilmesine vesile oluyorum.
İşte onlardan biri de dündü. Biz de o çocukken
gittiğimiz askeri tesislerden birini ailece gittik. Bize Urla’ya gitmez zaten
başlı başına iyi gelen bir şey ama bu kez yoluna sonuna kadar gidip Çeşmealtı’ndaki
askeriye gittik. İçerideyken, belki de babamın vefatının sene devri yaklaştığı
için (10 Ağustos) hep geçmişle kıyasladım içeriyi. Hele ki öğlen hızlı yemek
(evet, fast food’u askeriyede bu şekilde çevirmişler) kuyruğunda Okan ile
beklerken “ne yemek istersin?” diye sorduğumda “hamburger” demesi, “istersen
köfte, pizza, pide vs. de yiyebilirsin” dememe “yine de hamburger ya” diye
cevap vermesi bir ara beni yaklaşık bir 30 yıl önceye ışınladı. Babasının oğlu
deyip konuyu daha da dramatize etmeyeyim.
Zaman hızla akıyor derken ciddiydim
Diyeceğim o ki, hepinizin bildiği gerçek,
zaman hızlı geçiyor ve geçen zaman da geri gelmiyor. Bu sabah Hatay Caddesi’ndeki
bir parfümeri dükkanının camında “20-40 yaş arası eleman alınacaktır”
yazıyordu. Yakında parfümeri kariyerine başlamanın zamanını kaçıracağım. O zaman
bugünün tadını çıkaralım. Neyse ki bu satırları Sığacık Teos’ta güzel bir
esinti eşliğinde yazıyorum. Vahşi sıcağa inat keyifle…
Bu yazıyı 12 Haziran Pazar günü öğle yemeğinin hemen ardından yazıyorum. Şöyle bir içimi dökeyim de zamanı geldiğinde geriye dönüp bir gün baktığımda bir zamanlar neler düşünüp neler yapıyormuşum diye anımsama fırsatım olsun.
Haziran ortasındayız ama havalar yağmurlu seyrediyor. Hatta normalde bugün bu saatlerde şirket pikniğinde olacaktık ama hava muhalefeti sebebiyle ertelendi. İyi ki de ertelenmiş, sabah Okan ile Fenerbahçe'ye yüzmeye gittiğimizde, arabayı park edip ahmak ıslatan diye küçümseyip değmez dediğimiz yağmur için şemsiye açmamıştık ama kısa mesafede iyi ıslandık. Mevsimler eskisi gibi değil, ara mevsimler zaten kayboldu ama yaz ve kış da bir hayli değişti. Bugün annem ve teyzem Seferihisar'da yazlığı açacak, normalde hep bu aralar açarlar ama hiç gündemimizde yağmur olmazdı, hayır olsun bakalım...
Bu sabah simit almaya Migros'a gittim. 08:30'da açılıyormuş, ben daha erkenci olduğum için manav reyonundaki görevli beni kibarca uyarınca çıktım, hemen yakınındaki fırına gittim. "2 simit 1 zeytinli açma" istedim. Cüzdandan kartımı çıkarıp ne kadar dedim, 12 TL dedi, ödedim. Son simit alışımda, bir başka fırına tanesine 5 TL ödemiştim. 12 TL'yi duyunca, "saflığım" yüzünden "vay be burada demek ki hala 4 TL'ye satıyorlar" dedim. Neyse eve geldim, fırından aldığım poşeti açtım, ne göreyim: 1 simit ve 1 zeytinli açma... Yine zam gelmiş.
Zam demişken, bu aralar en azından benim fiziki ve sosyal medya (twitter) çevremde hep zam konusu gündemde. Şimdiye kadar benzine "bu geceden itibaren geçerli x TL zam gelecek" dediklerinde uğraşmazdım ne de olsa aracı çok kullanmıyorum, kısa mesafe benzinciye gitsem zaten tasarrufun bir kısmını yakacağım derdim. Önümüz bayram olunca, Cuma çıkan haberler sonrası üşenmedim, Cuma akşamı Okan'ın yatma vaktinden hemen önce baba-oğul aktivitesi olarak depoyu full'lemeye gittik. Hayatımda ilk kez kendi isteğimle kendi aracımın deposunu full'ledim. Cümle biraz garip oldu ama bir keresinde pompacı yanlış anlayıp fullemişti, öncesinde de şirket aracı kullandığım dönemlerde fullemişliğim vardı. Neyse çok kuyruk beklemeden yaklaşık 45 litre benzin alıp, litresinde 2 TL'den yaklaşık 90 TL bugün için avantaj sağladık. Bakalım bayram için İstanbul'dan Bursa aktarmalı İzmir'e gidişimiz bize kaça patlayacak...
Daldan dala haftasonu etkinliklerini anlatırken dünkü Jurassic World filminden de bahsetmemek olmaz. Bir süredir Okan'ın bu filmi beklediğini biliyordum, Nilgün de pandemi sebebiyle çok uzun zamandır sinemaya gitmeyince Cuma akşamından Cumartesi için bilet aldık. Hadi güzel bir salonda iyi bir ekranda izleyelim deyince kendimizi Akasya Cinemaximum Imax'de bulduk. Evde iki buçuk saat oturup izler miydim bilmiyorum ama o ekranda, o ses kalitesiyle film baya iyi geldi. Geriye de bize böyle hatırası kaldı.
Bana müsade, biraz kitap okuyarak Pazar günümü değerlendireyim...
2026 Değerlendirmesi: 2022'deki fiyatları okuyunca enflasyonu anmamak elde değil. Ne ara fiyatlar bu kadar yükseldi yahu...
I will share with you my
company's (Philip Morris International - PMI) contribution to sustainability,
nature, and the environment through two photos with two olive trees and two
people. This is my story, but I am sure many Philip Morris Turkey employees
have similar stories to mine. Our company does not only lead our sustainability
journey today with its environmental awareness, but this approach was also like
this yesterday, and it will continue to be so in the future with our commitment
and dedication.
I was working for PhilSA
in 2014, the year that I became a father, and that summer all employees were
given one olive tree seedling. One of my friends had not had the opportunity to
plant, so he handed over his seedling to me as well. I went home with two seedlings
in the service bus and looked after them on the balcony until the end of the
week, and at the weekend I planted them in the garden of our summer house in
Seferihisar, district of Izmir. The seedlings
that I gave the life water to, dreaming of getting olives in the future, hugged
the soil and life tightly, loved their place, started to rise, and get
stronger.
Those two seedlings I
planted side by side turned 2 years old with my son when the dates showed 2016.
It made me very happy to see them grow up together, to meet my son Okan's love
of nature, to see him help me while watering the trees, and to develop
environmental awareness. Besides, I was so proud; the company I worked for was
contributing to nature and I was seeing the positive effects of this. Additionally,
another gift from Philip Morris Turkey, a walnut tree seedling came in front of
our olive trees that summer, and this time I started to imagine if it would
give walnuts in the future. That summer, my son and I had a souvenir photo
taken in front of our trees.
In this summer of 2021,
when we are burning inside due to the fires in our country, we once again
remembered the value of what we have while doing our part in the reforestation
of the damaged areas. That's why my son and I took a pose in front of our olive
trees, who turned 7 this year. While my son was growing up with our trees, I
felt that our future was much more sustainable and secure with individuals who
are environmentally conscious and have developed love of trees and forests.
And once again I said,
“I'm glad I'm a PMI employee”. While my company always uses resources in the
best way for nature-friendly, environmentally friendly, and sustainable, it
also includes its employees, whom it considers as its stakeholders, in these
policies and enables us to walk towards the goal “together”. That's why, as a PMI
employee, I'm on the sustainability journey of my environmentally conscious
company, and I'm ready to support this journey to add value.
Dün sabah Okan kendi özgün siren kafa hikayesini anlattı.
Yaratıcılığını konuşturduğu hikayesini önce benim kağıda yazmamı istedi,
yazdım. Ardından bilgisayara aktardım. Bu sabah da hikayeyi sesli okuyup
kaydettim.
Ben hikayeyi kaydederken O da lego'dan siren kafa yaptı.
Okan, hikayemizden bir
enstanteneyi lego ile hayata geçirdikten sonra ben de fotoğraflarını ve videosunu
çektim. Hem keyifli bir haftasonu aktivitesi, hem yaratıcılık etkinliği, hem de
hatıra oldu. Güzel şeyler paylaştıkça büyür diyerek paylaşıyorum, hem blog’da
hem de youtube’da.
Ormanda gezen adam bir tabela görür. Tabelada “Siren kafayı yakalayan 100.000$
alır” yazmaktadır. Adam ormanda biraz daha ilerlediğinde bazı sesler duyar: vi
yu vi yuu vi yuuu….
O sese doğru gitmeye başlar. Koşarken aniden durur ve saklanır. Siren kafa
karşısındadır. Siren kafa onu görür ve yakalamaya çalışır.
Adam bir köprüye doğru koşar. Bu köprü yıkık, eski bir köprüdür. Adam
köprüden atlar. Ve ardından yere düşerek ölür. Siren kafa da adamı “afiyetle” yer.
İşte hikayemiz böyle başlar…
Siren kafanın adamı öldürdüğü haberi köyde hızlıca yayılır ve köylüler hem
korkar hem de siren kafayla savaşmak ve onu öldürmek için hazırlıklar yaparlar.
Köylülerden bir adam televizyon izleyip uykuya dalmak üzereyken bir son dakika
haberi yayınlanır. Haberde bir siren kafanın ormanda dolaştığı, bir adamı yediği
anlatılmaktadır ve halkın tek başına ormanda bulunmaması istenmiştir.
Haberi duyan adam arkadaşlarını aramaya başlar. Herkes siren kafayı merak
ederek endişelenir. Endişe yerini cesarete bırakır ve siren kafayı öldürmeye
karar verirler. Silahlarını ve yemeklerini alarak ormana giderler. Ormanda
drone uçurmaya başlarlar. Drone’un kamerası birden karıncalanır, hiçbir şey görünemez.
Drone’un çekim yaptığı yere gitmeye başlarlar. Oraya gidip saklansalar mı,
yoksa saklanmasalar mı?
Eğer saklanırlarsa, siren kafayı yenemezler çünkü onunla savaşmadıkları
için canını azaltamazlar. Bu sebeple siren kafayı öldürmek daha zor olur.
Eğer saldıran kişiler siren kafaya direk atak yaparlarsa siren kafa onları
etkisiz hale getirir. Bu sebeple iyi bir plan yapmaları gerekmektedir.
Çember taktiği uygulamaya karar verirler. Siren kafanın çevresindeki ağaç
ve kayaların arkasına bir çember oluşturacak şekilde saklanırlar. Daha sonra
adamlardan biri siren kafanın dikkatini çekmek için taş atar. Siren kafa
sinirlenir ve taşın geldiği yöne gider. Etrafını çevreleyen çemberdeki insanlar
siren kafaya doğru ilerleyerek çemberi daraltır ve hepsi aynı anda siren kafaya
kendi silahlarıyla saldırırlar.
Siren kafa hazırlıksız yakalanmıştır. Neye uğradığını şaşırır, kaçmak için
zıplar, çemberin dışına çıkar ve hızla kaçar. Adamlar onu biraz kovalar ancak
siren kafa çok hızlıdır ve gözden kaybolur.
Yaklaşık bir ay sonra, avlanmak için köyden ormana giden adamlar yine o
sesi duyarlar: vi yu vi yuu vi yuuu… Tahmin ettiğiniz gibi bu siren kafanın
sesidir.
Siren kafaya saldırmak için bu yeni bir fırsattır. Bu kez ağ taktiğini
kullanmaya karar verirler. Avcılık için yanlarında getirdikleri ağdan
faydalanarak siren kafayı yakalamak için plan yaparlar. İçlerinden biri siren
kafadan habersizmiş gibi onun görebileceği şekilde yürür. Onu gören siren kafa
yaklaşır. Aynı anda diğer adamlar da siren kafayı çevreler. Ve doğru zaman
geldiğinde ağı siren kafanın üstüne atarlar.
Siren kafanın boyu çok uzun olduğu için atılan ağ onun tam üzerine gelmez,
ayaklarına ve ellerine dolanır. Dengesini kaybeden siren kafa yere düşer.
Panikler ve daha çok ses çıkarır: vi yu vi yuu vi yuuu… Çıkardığı sesler köye
kadar gitmiştir. Canını kurtarmak için son bir hamle ile ayağa kalkar.
Soru zamanı: Taş taktiğini mi, kale taktiğini mi kullansınlar?
Taş taktiğinde ağacın üstünden bir kaya atarlar ve siren kafanın kafasını
vurarak onu bayıltmayı hedeflerler.
Kale taktiğinde ise siren kafanın çevresine hızlıca kale inşa ederler ve
onun kaçmasını engellemek için topluca saldırmayı hedeflerler.
Taş taktiğini seçerler ve siren kafanın kafasına kayayı atarak onu
öldürürler.
Artık köylerinde siren kafa tehlikesinden kurtulmuş bir şekilde, mutlu
mesut yaşarlar. Bunu kutlamak için örümcekli bir parti düzenlerler. Bu onların
en mutlu günlerinden biridir.
Peki siz bu siren kafa hakkında daha çok bilgi elde etmek ister misiniz?
Öyleyse on iki yıl önceye dönelim. O zamanlar bir tane bilim adamı varmış. Bu
bilim adamının hobilerinden biri heykel yapmakmış.
Boş vakitlerinde T şeklinde ruh bloklarından büyük bir heykel yapmış. Tam
ortasına bir komut bloğu koymuş. Ardından komut bloğuna siren kafayı
canlandırması için komut girmiş. Sonra 2 tane Steve kafası almış. Birini T
şeklindeki bloğun sağına koymuş ve kafasını da sağa çevirmiş. Diğerini de
soluna koymuş ve sola çevirmiş. Son çevirme işleminin hemen ardından siren kafa
canlanmış ve o tanıdık sesi çıkarmış: vi yu vi yuu vi yuuu…Kontrolden çıkarak
bilim adamını terk etmiş, ormanın derinliklerine ilerlemiş.
Şimdi bu satırları yazıp ortaya bir doğum günü mesajı
çıkaracağım diye bir AVM’nin son katında, insanlardan uzak bir masaya geçtim ve
aklıma ilk gelen şu oldu: “Acaba seneye Okan bu satırları okuyabilecek mi?” O
günlerde gelecek hayırlısıyla… Akıp giden zamanı tutamadığımız bir gerçek. Sen
ne zaman altı oldun diye birkaç gündür kendime sorup duruyorum. Sanki çifter
çifter atladık yılları… Doğduğun gün ve öncesindeki heyecanlı bekleyiş net ama
sonrasında yaşadıklarımız sanki hep hızlı çekimde gerçekleşti. Derler ya güzel
şeyler çabuk unutulur diye, bence bu hız için belki de en iyi açıklama bu…
Birbirimizle iyi arkadaş oldukça hayat bizim için daha
kolay ve keyifli hale geldi. Kabul edelim, hala PES oynarken benim takım
arkadaşım olacak kadar iyi değilsin ama hangimizin gelişim alanı olmadı ki… Bir
şeyleri çabuk öğrendiğini görmek mesela beni çok mutlu ediyor. Kullandığın bazı
kelimeler, sana okuduğumuz kitaplardan ve izlediğin Youtube kanallarından
öğrenip kurduğun cümlelerle beni şok etmen baban olarak inceden hoşuma gidiyor,
gururlandırıyor. İnşallah ileride pek çok gurur yaşatırsın bize… Şimdiki gibi
tertemiz, saf, günahsız yoluna devam ederken hayatın o zorlu yollarında çizgini
bozmadan, yara almadan devam et. Ben hep arkanda olacağım ama senin de
ayaklarının yere sağlam basacağını bana şimdiden hissettiriyorsun ya, işte bu
böyle devam etsin…
Hani Youtube’a video çekerken o klasik girişin var ya; “Evet
arkadaşlar, kanalıma hoş geldinizzz” diye, ben de senin bundan sonraki renkli
keyifli, başarılı, sağlıklı ve mutlu hayatını izlerken baban olarak bil ki çok
gururlu olacağım. Tabi sadece izlemek olmaz, kamerayı tutan olmaya da devam
edeceğim.
Altıncı yaşın kutlu olsun oğlum. Birinci yaşında “Fragman
bitti, film başlıyor” demiştik, bu filmiz yıldızı olarak parlat bakalım
hikayeni…
Okan'ın öğretmeni Okan'ın yaptıkları ve yapamadıklarıyla ilgili bir mektup yazmamızı istemişti dün. Malesef hasta olduğum için akşam Nilgün ile yazacak şansım olmadı, o ayrı ben ayrı iki mektup kaleme aldık. Söz uçar yazı kalır diyip burada paylaşayım istedim, bakalım yıllar sonra okuduğumuzda neler hissedeceğiz.
07/12/2018
Cuma
Sevgili Gizem Öğretmenim,
Öncelikle Okan hakkında ebeveynlerinden yaptıkları
ve yapamadıkları konusunda fikirlerimizi istemeniz çok güzel bir fikir. Gün
içerisinde “ah neden bu çocuk şunu yapmak istemiyor” diye hayıflandığımız ya da
“way be işte benim oğlum” diye gururlandığımız anlar oluyor ama büyük resmi
görmek, şöyle bir kenarda sakince Okan nasıl büyüyor diye değerlenmek için bu
mektup güzel bir fırsat oldu. Bir de şunu belirtmekte fayda var, dün akşam
rahatsız olduğum için sağolsun sevgili eşim mektubu yazarken benim adıma da
imzalamış ancak ben çok erken yattığım için o mektuba eşlik edememiştim. Tabi
ki yazdıklarına katılıyorum ancak bir de baba gözüyle ben kendi fikirlerimi
paylaşmak istiyorum. Nilgün somut davranışsal örnekleri gayet güzel paylaşmış,
ben de biraz daha kendi perspektifimden konuya yaklaşacağım.
Bardağın dolu tarafıyla başlayacak olursam, bir
kere Okan’ın duygusal yönünü ön planda tutuyor olması benim çok hoşuma gidiyor.
Yemek yerken bir anda masadan kalkıp bize sarılması kadar insana kendini iyi
hissettiren bir şey yok. Bununla beraber yaratıcı özelliği de dikkatimi çok
çekiyor. Lego ve bloklarla yaptığı oyuncakları görünce ileride yaratıcılığını
konuşturarak ekmeğini kazanacağı yönündeki düşüncelerim ve umudum ağır basıyor.
Komik olmayı, etrafını eğlendirip tabiri caizse “şebeleklik” yapmayı öyle iyi
beceriyor ki bulunduğu ortamın havasını bu yönüyle hemen değiştirebiliyor. Ne
çocukları ne de insanları birbiriyle kıyaslamanın doğru bir davranış olmadığının
bilincindeyim ama bir AVM’ye ya da parka gittiğimde diğer çocukların “aşırıya
kaçan” hareketlerini görünce oğlumun “daha ağırbaşlı” tavırları olgunlaştığı ya
da bizim zamanımızdan örnek vermem gerekirse “uslu” bir karaktere sahip olduğu
yönündeki fikirlerimi somutlaştırıyor.
Tabi her fırsatın riski, her riskin de fırsatı
barındırması gibi yukarıda bahsettiğim hoşuma giden özellikler Okan için
ileride riskleri de barındırabilir. Yapısında bugün beğendiğim nitelikler yarın
rekabetçi ve acımasız dünyada onun için dezavantaja dönüşebilir. Örneğin Okan’ın
ağırbaşlı tavrı bazı durumlarda hakkını ya da sahip olduklarını korumasına
engel olabiliyor. Oyuncaklarını arkadaşlarıyla oynadığı zaman onları
koruyabilecek otorite ve ağırlığı koruyamıyor olması bunun bir göstergesi
olabilir. Yine de bu konuda ona öğüt verirken dikkatli olmaya çalışıyorum çünkü
korumacı tavrı çok fazla öğütlersem bu kez da paylaşmayı bilmez diye
endişeleniyorum. Duygusal yönünü beğendiğimi yukarıda belirtmiştim fakat bu
yönü de bazen fazla ön planda olduğunda kendisi için sorun yaratabiliyor.
Örneğin ben ya da Nilgün Okan’ın bir hatasını gördüğümüzde uyardığımızda
duygusal yapısı ön plana çıkıyor ve ağlayarak kendisini dış dünyaya kısa
süreliğine kapıyor. Her ne kadar bu ruh halini uzatmasa da onu bekleyen
acımasız dünyada bu yönü ona zarar verir mi diye yer yer endişeleniyorum. Son
olarak, Okan’ın ailesi ve çok yakınları dışındaki komşu ve arkadaşlarımızla
karşı karşıya geldiğinde onlara karşı ilk etapta iletişim kurmayan yapısı beni
üzüyor. Bu konuda geçtiğimiz yaz yazlık komşumuza karşı tavrı benim için adeta
bir travma oluşturdu. Hala kendisine merhaba deyip sevgi gösteren bir
tanıdığımızı yolda gördüğümüzde Okan’ın kaçan tavrını gördüğümde bize yazlıkta
yaşattığı tatsız hatırayı hatırlatıyor.
Her zaman söylerim, birini eleştirmek kolaydır,
önemli olan güzel yönleri çıkarıp onları daha da geliştirebilmektir. Yukarıdaki
2 paragrafa bakınca ben de olumsuz yönlere daha çok yoğunlaştığımı ve bu alanda
daha uzun yazdığımı görüyorum. Ancak daha hiçbir şey için geç olmadığının ve
aslında burada belirttiğim konuların birer gelişim alanı olduğunun da
farkındayım. İyi ki Okan bizim oğlumuz diyebiliyorum ya gerisi zaten onun kişisel
gelişim ve dönüşüm hikayesi olacak. Bu hikayeye olumlu yönde katkılar
sağlayacak olan da ailesi ve öğretmeni olarak bizler olacağız. Hani bu aralar
sıklıkla sosyal medyada dönen bir söz var ya: insan birlikte vakit geçirdiği
beş kişinin ortalamasıdır diye, işte o 5 kişinin 3’ü zaten anne, baba ve
öğretmeni. O halde ona güzel nitelikler katmakta bizim görevimiz. Birlikte çok
daha iyiye…
Takvim 3 Şubat 2018’i gösteriyor. Bugün günlerden
Okan’ımızın doğumgünü. Evimizin asi çocuğu bir yaş daha büyüdü. Aslında tek o
değil, ben de onunla beraber büyüyorum. Yaş almak değil kastım, deneyim
biriktirmek, tecrübelenmek. Babamı kaybettikten sonra kendimi erken
olgunlaşmış, efendi statüsüne almış gibi hissetsem de asıl baba olunca, hatta
baba olduğumu kabullenince “oldum” ben. Neyse bugün gündem ben değilim, Okan…
Tuhaf dünya işlerine kafayı yormadan trenlerinle,
legolarınla oynayacağın, vapura binip, tramvayla gezeceğin, biz görmeden
çikolataları midene indireceğin, bir Youtube videosu daha izlemenin mutluluğunu
yaşarken adeta dünyadan kendini soyutlayıp herkese ve herşeye kendini kapatıp
anı yaşayacağın keyifli bir yılın olsun oğlum… Zevklerin, tercihlerin ve
isteklerin zamanla değişecek olsa da sen hep tat almaya, tadını çıkarmaya devam
et oğlum. Büyürken içindeki o iyi çocuğu da koru Okan’ım… Kırılan oyuncakların
olsun, umutların değil… Yarınlara iyilik sakla…
Bugün yağan yağmur gibi berrak, gördüğünde sevinçten çığlık
attığın gökkuşağı gibi rengarenk bir
ömür dileğiyle…
Uçakları çok
seven Okan’ın ilk uçuşunu özel kılabilmek için öncesinde THY’den ufak bir
ricada bulunmuştum ve bu özel güne ilişkin kendisine ufak bir jest yapmalarını
rica etmiştim. Maddi değeri olan bir jest değil, manevi değeri olacak ve yıllar
geçtikten sonra bile hatırlanacak bir jestti tek istediğim ama her defasında bu
isteğim reddedilmişti. O dönem bu konu hakkında yaşanan tatsız iletişimin kayıtları
şöyleydi:
THY yetkilileri
tüm taleplerimi reddetmiş olsa da uçağın tekerleri yerden yükselinceye kadar
içimde bir son dakika sürprizi için umut vardı ama nafile, onca talebim göz
ardı edilmişti. Keşke ilk uçuşta Türk Hava Yolları yerine Pegasus ya da Sun
Express gibi daha müşteri odaklı olabilecek bir firmayı mı seçseydim diye bile
içimden geçirdim.
Aklımın bir
kenarına da THY ile ilgili bu hayal kırıklığını da kaydetmiştim ki twitter’da
Demet Akalın’ın THY uçağında kaybolan ve hala kendisine teslim edilmeyen bebek
arabası hakkındaki twitini gördüm. Bu twite hislerimi paylaşarak cevap verdim
ve bloğumda paylaştığım içeriğin de linkini ekledim.
Sözkonusu Demet
Akalın gibi milyonlarca takipçisi olan bir kullanıcı olunca kendisinin
eleştiride bulunduğu bir twitte oldukça etkileşim alıyor. O gün blog içeriğimin
çok okunduğunu ziyaretçi istatistiklerindeki artıştan gözlemledim. Ardından da
ertesi gün THY yetkililerinden aşağıdaki mail tarafıma ulaştı.
Sayın Volkan YORULMAZ,
Öncelikle elimizde olmayan sebeplerle seyahatiniz öncesi küçük yolcumuz Okan için ilk defa uçacağından anons için talepte bulunmanıza rağmen, tarafınıza yapılan olumsuz bildirimimizden ötürü duyduğumuz üzüntüyü bilmenizi isteriz.
Seyahatlerinde bizi tercih eden yolcularımız için vaat edilen hizmetin layıkıyla gerçekleştirilmesi ve kusursuz sergilenmesi öncelikli hedeflerimiz arasında olduğundan, geri bildirimlerinizin ne kadar önem taşıdığını tekrar tecrübe etmiş bulunmaktayız.
Yolcularımızın memnuniyetinin bizim için ayrı bir önem taşıdığını ifade ederken, bu doğrultudaki hassasiyetinizi anladığımızı bildirirken , personelin vermiş olduğu yanıtımızda bırakmış olduğumuz olumsuz izlenimin de farkındayız.
Edinilen bilgiye göre, anons için uluslararası kurallara riayet edilmesi gerektiği ve anons kitabında yapılması gereken anonsların dışında herhangi bir anons yapılamayacağı bilgisinin tarafımıza iletildiğini paylaşmak isteriz.
Türk Hava Yolları'nda görev yapan her personele kurallar dahilinde görev yapmaları, eğitim programları ile kendilerine sürekli hatırlatılmaktadır.
Uçuşlarımızda standart anons kullanıldığı için kabin veya kokpit ekiplerinin kendi kelimeleri ile anons yapmalarının mümkün olmadığını dile getirmek isteriz. Ayrıca diğer yolcularımız tarafından yapılan anonsun olumsuz karşılanabileceği, sorumlu kaptanımızın görevi haricinde başka konular ile ilgilendiği imajı yaratabileceği düşüncesi oluşturacağı için bu tip anonslar yapılmasına izin verilmemektedir.
Bu bilgiler ışığında sevgili Okan’a belki seyahati esnasında sürpriz yapamadık ancak eğer kabul ederseniz biz sistemde kayıtlı miles@smiles üyeliğinizdeki adresinize yavrumuz için hediye gönderdik. Umarız beğenir ve bizi daima hatırlar.
Bir kez daha uygulama koşullarının memnuniyetsizliğinize neden olmasından ötürü üzüntülerimizin kabulünü rica eder, bundan sonraki seyahatlerinizde size kusursuz hizmet sunabilmek umuduyla saygılarımızı sunarız.
Müşteri Temsilciniz
Sibel Arkun
Türk Hava Yolları A.O
Müşteri İlişkileri Müdürlüğü
Sanki önceden
olumsuz cevap veren kişiler ile bu nazik maili yazan kişi farklı evrenlerden
gelmiş gibiydi ve aynı kurumu temsil ettikleri inanılır gibi değildi. Eğer
Demet Akalın gibi ünlü biri sayesinde etkileşimi fazla olan blog içeriğim bir
şekilde kendisine ulaşmasa böyle bir U dönüşü beklenir miydi derseniz,
muhtemelen konu THY tarafında çoktan kapanmış bir kayıttan öteye gitmezdi
derim. Ama günün sonunda THY kendini affettirmesini bilmişti.
Geçtiğimiz hafta
teslim aldığımız kargo ile aşağıdaki fotoğrafta gördükleriniz ulaştı. Özellikle
uçak maketi ve balon uçak eminim Okan’ın çok hoşuna gidecek.
Peki sonuç olarak
bu yaşananlardan ne öğrenmiştik? - Firmanın imajını korumak için müşteri temsilcilerinin görevlerini layıkıyla yerine getirmesi gerekir - Müşteri memnuniyetini hedefleyen bir müşteri ilişkileri departmanı, açılan kayıtları “ne olursa olsun” kapatmayı hedeflemek yerine gerçek anlamda “çözmeyi” hedeflemelidir - Sosyal medyanın markanın imajı üzerinde çok ama çok büyük bir önemi var - Sosyal medyada bir ünlü (celebrity) firmanız hakkında olumsuz bir yorum yazdığında bunu düzeltmek için harcayacağınız efor çok fazla olur - Hatanın neresinden dönülürse kardır
Günün sonunda; Okan’ın mutlu olmasına vesile olan Demet Akalın Kurt ve THY müşteri temsilcisi Sibel Arkun'a teşekkür ederim. PS. Blog içeriğini yayınladıktan sonra bir de mail ile teşekkürümü sunup konuyu "kendimce" tatlıya bağladığımız düşünüyorum.