iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Mudanya Sahilinde Kısa Bir Mola

Mayıs ayı bu yıl resmen tatil bombardımanı gibi geçti, farkında mısınız? Hele o on günlük upuzun bayram tatili... Derken, takvimler Mayıs’ın sondan ikinci gününü gösterdiğinde (ki kendisi aynı zamanda o uzun tatilin de sondan ikinci günüydü) içimi bir telaş kapladı. Zamanın kum saati sanki daha hızlı akmaya başlamıştı ve benim o son damlaları çok iyi değerlendirmem gerekiyordu.

Ev ahalisi (eşim ve oğlum) farklı planlar ve sebeplerle evde kalmayı tercih edince, ben de bu durumu hemen bir fırsata çevirdim. Ne zamandır aklımda olan, "Şöyle tek başıma otursam, denize baksam ne iyi gelir" dediğim o Mudanya sahilindeki kafeye attım kendimi. Karşımda deniz, elimde kahve, kafamda ise biten tatilin muhasebesi...

Zor Bir Cümle, Zor Bir İtiraf

Şimdi size bu tatilin benim için nasıl geçtiğini özetleyen, kurması da kabul etmesi de biraz zor bir cümle kuracağım:

Bu uzun bayram tatili, benim için dinlenmek yerine, çalışmaya ara ara ara verdiğim bir türden geçti.

Tatilin İlk Günü Bebek Starbucks'ta Çalışırken

Bebek'teki Manzaram

Evet, kulağa biraz karmaşık geliyor farkındayım ama iç dünyam tam olarak böyleydi! İşten bağı koparmak benim için o kadar zor ki, "tatil" denilen o on günde bile her gün düzenli olarak mail kutumu kontrol ettim, cevaplar yazdım, önemli toplantılara katıldım, sunumlar ve toplantı notları hazırladım.

Kağıt üzerinde uzun süredir böyle büyük bir molaya çıkmamıştım. Ama ne derler bilirsiniz; huylu huyundan vazgeçmiyor. Laptop kapansa cep telefonundan Outlook, MS Teams ve Copilot açılıyor, bir şekilde o işler yapılıyor.

Temmuz Stratejileri Şimdiden Başlasın!

Yine de kendime haksızlık etmeyeyim, Mudanya sahilinde tek başına geçirilen şu birkaç saat bile ruhuma iyi geldi. Hem bu bir son değil, sadece bir fragman!

Nasipse Temmuz ayında önümde daha da uzun bir mola var; tam iki haftalık, gerçek bir ara. Şimdiden düşünmeye başladım: Bakalım o zamanki planlamam nasıl olacak? Yine maillerle köşe kapmaca mı oynayacağım, yoksa bu sefer gerçekten "bağlantıyı kes" butonuna basmayı başarabilecek miyim?

Gelişmeleri ve Temmuz maceralarını yine burada konuşuruz. Şimdilik Mudanya’dan, denizin dalga seslerinden hepinize sevgiler!

21 Mart 2026 Cumartesi

Bursa'dan İzmir'e Bir Zihin Yolculuğu



Tarih:
19 Mart 2026, Perşembe

Rota: Bursa - İzmir Otoyolu

Yol Arkadaşları: Volkan ve Okan


Bayram arifesinde, Bursa’nın serin ve gri gökyüzünü gerimizde bırakıp İzmir’in öğlen güneşine doğru süzülürken, sadece kilometreleri değil, teknolojiden iş dünyasına uzanan koca bir dünyayı arabanın içine sığdırdık. Bu yolculuk, bir babanın tecrübesiyle bir oğlun merakının otoyoldaki buluşmasıydı.




"Toprağa Dokunmak" (Touch Grass) ve Odaklanma Meselesi


Yolun en samimi anlarından biri, Okan'ın şu meşhur "odaklanma" üzerine yaptığı dürüst itiraftı. Okulda dersleri can kulağıyla dinlediğini ama eve gelip o telefonu gördüğü an, her şeyin nasıl da değiştiğini anlattı.


Kendi aramızda "Touch Grass" uygulamasını konuştuk; hani şu insanı zorla doğaya çıkaran, çimene dokunmanı isteyen dijital detoks yöntemi. Teknolojinin bizi hapsettiği yerden yine teknolojiyle çıkma çabamız üzerine biraz güldük, biraz da düşündük.


Yapay Zeka: Bir Dil Modeli mi, Gerçek Bir Zeka mı?


Tabii ki konumuz dönüp dolaşıp yapay zekaya geldi. Okan’ın yapay zekayı Uno oyunu kurallarıyla nasıl test ettiğini anlatması paha biçilemezdi. "Baba, aslında bu sistemler sadece bir sonraki kelimeyi tahmin ediyor, bazen sırf bizi mutlu etmek için yanlış olduğunu bildiği şeye bile 'evet' diyor," diyerek yapay zekanın o meşhur halüsinasyonlarını harika bir örnekle özetledi.


Ben de iş yerinde özellikle son dönemde artan Copilot kullanımım ile mail yazmaktan Excel formüllerine kadar hayatımı nasıl kolaylaştırdığından bahsettim. Ama ikimiz de aynı noktada buluştuk: İnsan dokunuşu ve özgün fikirler her zaman fark yaratacak.


Okan’ın Sürdürülebilirlik Projesi


Okan'ın üzerinde çalıştığı mobil uygulama projesini dinlerken, geleceğin emin ellerde olduğunu bir kez daha hissettim. DuoLingo mantığıyla çalışan, insanların gereksiz ışıkları kapatıp bunu video ile kanıtlayarak puan topladığı bir sistem... Backend’de çalışan yapay zekanın bu tasarrufu algılayıp ödüllendirmesi fikri, sürdürülebilirliği bir oyun haline getiriyor. Unity ile tasarlanan arayüzlerden, Raspberry Pi üzerindeki sinir sistemlerine kadar teknik detaylara daldıkça yolun nasıl geçtiğini anlamadık.ç


Özgürlük ve Güvenlik: Linux vs. Apple


Yolun sonlarına doğru konu biraz "sertleşti": Apple’ın kapalı kutusu mu, Linux’un özgür dünyası mı? Okan, Apple'ın her şeyi kısıtlayan yapısına karşı Linux'un o "sıfırdan inşa etme" özgürlüğünü hararetle savundu. Android'den otomobillere, süper bilgisayarlardan sunuculara kadar dünyanın aslında nasıl da Linux üzerinde döndüğünü bana benim anlayacağım dilde anlattı.


Yıllar Sonrası İçin Kendimize Not:

Volkan, bu satırları okuduğunda veya o 10 dakikalık kayıt limitine takılıp Siri’ye sitem ettiğimiz anları dinlediğinde, o günkü heyecanımızı hatırla. Okan, senin o bitmek bilmeyen merakın ve "Neden?" diye soran zihnin benim en büyük gurur kaynağım.

Bu yolculukta sadece İzmir'e varmadık; birbirimizin dünyasına birer kapı daha açtık.


Hep böyle merakla, hep böyle yan yana! 🚗💨



12 Şubat 2026 Perşembe

Belgrad, Tostum ve Unuttuklarım

Selamlar dostlar,

Bugün takvimler 10 Şubat 2026'yı gösteriyor. Sabahın erken saatlerinde, direksiyon başında ofise doğru süzülürken (evet, yine o Göztepe Kavşağı trafiği!) içimi dökmek istedim.

Son dönemde tempo oldukça yüksek. Dün vize işlemleri için Avrupa yakasındaydım; gidişin aksine dönüşte16 dakikada köprüyü geçip Anadolu’ya dönmek küçük bir zafer gibi hissettirse de günün sonunda o yoğunluk insanı bir yerden yakalıyor. Hatta dün akşam spor yapma hayallerim, inbox’ta cevaplanmayı bekleyen mailler arasında eriyip gitti.


İş-Özel Hayat Dengesi mi? Yoksa Büyük Bir Takas mı?

Geçen hafta Belgrad'daydım. Oradaki ekiple sohbet ederken şunu bir kez daha gördüm: Aslında hepimiz aynı gemideyiz. İş yükü, bitmeyen toplantılar, "Şuna da bir bakar mısın?" ricaları... Yanıma yeni bir çalışma arkadaşı katılmasına rağmen işlerin hafiflemek yerine daha da çeşitlenmesi bazen "Bu nereye kadar böyle gidecek?" dedirtmiyor değil.


Ama masaya oturduğumda şunu fark ediyorum: Hayat bir "Give and Take" (Ver ve Al) meselesi.

Geçen yıl çok çalıştım, çok yoruldum, mesai saatlerimin ucu bucağı kaçtı. Ama karşılığında ne aldım? Geçen ay Krakow’da beş gün boyunca dilediğim restoranda vakit geçirebildim. Geçen hafta Belgrad’ın o güzel sokaklarında ailemle yürüme lüksüne sahip oldum. Bu kredibiliteyi çalışarak kazandım ve korumak için yine aynı çabayı göstermem gerektiğini biliyorum.


Yine de, gece 12'de kafayı yastığa koyduğumda "Bugün kendim için ne yaptım?" diye sormadan edemiyorum. Bir kitap kapağı açamadıysam veya ruhumu besleyecek bir içerik takip edemediysem, o "neden?" sorusu zihnimin bir köşesinde yankılanıyor.

Ve O Meşhur Tost...

Bugün sabah erkenden kalkıp kendime güzel bir tost yapmıştım. Güne motive başlamak için harika bir plan! Ama ne oldu dersiniz? Okan'ı okula bırakmadan önce sosyal medyada kaybolurken, o özenle hazırladığım tost, tost makinesinde öksüz kaldı.

Şu aralar üzerimde tatlı (bazen de tuzlu!) bir unutkanlık var. Profesyonel hayatta notlarla, planlarla her şeyi yönetiyorum ama iş kişisel hayata gelince; ödenmesi gereken bir aidat, bir fatura ya da o lezzetli tost bir anda hafızamdan silinebiliyor.


Sonuç Olarak;

İnsanız... Her an, her yere yetişemiyoruz. Bazen bazı şeylerden feragat ediyoruz ki diğerleri çiçek açabilsin. Sosyal medyada gördüğümüz o "kendinizi iş için hırpalamayın" mesajları kulağa hoş geliyor ama gerçek hayat bazen o dengeyi kurarken bizi biraz hırpalıyor.

Şimdi ofise gidiyorum, ardı ardına toplantılar beni bekliyor. Tostum evde kalmış olabilir ama enerjim yerinde, beynim berrak!

Sizde durumlar nasıl? Sizin de "mutfak tezgahında unuttuğunuz tostlarınız" var mı?

Görüşmek üzere...

21 Eylül 2025 Pazar

Kısa Bir Mola: Rota Barselona

Çalış, çalış, çalış… Hepimizin bildiği o yoğun tempo… “Biraz sakinlesin işler, ben de blog yazmaya, biriken kişisel maillere, başucumdaki yarım kalmış kitaba dönerim” diye düşünüyorum. Ama işin doğrusu, çoğu zaman yapabildiğim tek şey hafta sonu aileme biraz vakit ayırmak oluyor.

Yazmayı ve içimi dökmeyi seviyorum...

Neyse ki ara sıra iş vesilesiyle de olsa yolculuklar çıkıyor. Laptopu kapatıp başka bir şehre adım atmak, bana mini bir mola gibi geliyor. İşte bu satırları da İstanbul Havalimanı’nda, Barselona uçağımı beklerken yazıyorum. iPad’deki notları kurcalarken, en son 15 Mayıs’ta “Lozan’a veda ederken” başlıklı bir iç döküş yazmış olduğumu görünce gülümsedim. Demek ki arada kendimi not düşmeyi unutmuyorum.

Rutinlerimden Şikâyetçi Değilim

Yoğunluk bir yana, aslında “şükür modundayım.” Çünkü fark ettim ki kendimi tekrar etmekten mutluyum. Rutinlerim bana değerli geliyor. Yanlış anlaşılmasın, bu, konfor alanına saplanıp kalmak değil; aksine, akışın içinde üretirken, hedeflere koşarken aynı ritmi sürdürmek bana iyi geliyor.

Mesela ofise gittiğim sabahlar… Erken kalkıp sporumu yapıyorum, duş alıyorum ve kahvemi içerken maillere göz atıyorum. Hep aynı sırayla, hep aynı düzenle… Ve işin güzel yanı, bu tekrar bana güven veriyor, iyi geliyor.

Ve karşınızda Barcelona!


Zamanın Kıymeti

Serbest zamanım az olunca onu dikkatle kullanmak zorunda kalıyorum. Hatta masamda iş dışı bir to-do list bile tutuyorum. Geçen hafta oraya “berbere gitmek” bile yazdım. Çünkü yazmazsam, toplantı notu hazırlarken, mail cevabı derken berberin kapanış saatini kaçırmam işten bile değil!

Yanlış anlaşılmasın, dünyayı kurtarmıyorum, atomu da parçalamıyorum. Sadece çarkların arasında görevini yerine getiren bir dişliyim. Ama işte, zaman gerçekten kısıtlı ve değerli.

Barselona Öncesi Hazırlık(!)

Kahvemi yudumlarken yan masada da beyaz yakalı yurtdışına çıkacak iki gencin “dress-code” muhabbeti kulağıma geldi. O an fark ettim ki Barselona için yaptığım tek hazırlık, şirketteki organizasyon mailini uçuşun bir gün öncesi basmak olmuş! Eskiden olsa YouTube’dan gezi videoları izler, haritaları inceler, notlar alırdım. Şimdi otelin adını bile son gün kontrol edip ancak Google Maps'ten yorumlara bakabiliyorum.

Allahtan teknoloji, yapay zekâ hayatımızı inanılmaz kolaylaştırıyor. Eski düzenle çalışmaya devam etsek hâlimiz nice olurdu, diye düşünmeden edemiyorum.

"Eğer inzivaya çikilme isteği duyuyorsan, gazey mümkün ve basittir bu" mu acaba?


Şimdi Sıra Sosyalleşmede

Hadi ben artık biraz daha efektif bir şey yapayım ve “Neredesin?” diye soran arkadaşıma uğrayayım. Belki bu yazı kısa bir mola oldu, ama en azından Barselona yolculuğumun ilk notunu düşmüş oldum. Umarım sıradaki yazı için çok beklemem. 


Anahtar kelimeler: yoğunluk, rutinler, zaman yönetimi, seyahat, Barselona, iş hayatı, blog, İstanbul Havalimanı, kişisel gelişim, mola, teknoloji, yapay zeka

15 Haziran 2025 Pazar

Yavaşlamak Gerek: Uykusuzluk, Sorumluluklar ve Yaklaşan Yaz Tatili

Bazen sadece şöyle bir 8 saat uyuyabilsem nasıl olurdu diye düşünüyorum. Bu gece yine o düşünceyle açtım boş sayfayı… Günlerdir aynı yolu gidip gelmenin yorgunluğu, üstüne eklenen fazla mesailer derken, nihayet dün gece “normal insanlar” gibi uyudum ve başarabilirsem bu akşam daaynı başarıyı elde etmeye biraz daha yaklaştım. Henüz hedef gerçekleşmedi ama bir umut: Belki bu kez kendim için bir şey yapabilirim.


Son zamanlarda sosyal medyada sıkça karşıma çıkan “az uykunun zararları” temalı içerikler iyice tetikledi bu düşünceyi. “Kendim için bir şey yapayım” dedim içimden… Ve o anda fark ettim: Kendim için uzun süredir hiçbir şey yapmamışım. Ne yazmak, ne yürümek, ne de basit bir egzersiz…

Yazmak mesela, iyi geliyor. Ne mutlu ki son yazdıklarım güzel geri dönüşler aldı. Ama bu aralar yazmaya bile zor vakit buluyorum. Nilgün’ün Bursa’da olmasıyla beraber “anne-baba” modunu tamamen açtım. Okan evde yalnız kalmasın diye yürüyüşleri, iş yerindeki spor salonunu bile erteledim. Ama biliyorum ki hiçbir şey sonsuza kadar sürmez; bu şartlar da değişir elbet. Yola devam…

Bu yaz, sağlık gündemiyle geçecek gibi görünüyor. Aile büyüklerinin sağlık durumları nedeniyle sık sık hastanelere gitmek, tedavi süreçlerinde yanlarında olmak önceliğimiz. Hal böyle olunca yaz tatili fikri bile yorgun hissettiriyor. Ama bir haftalık yıllık izinde “biraz olsun kopabilir miyim?” düşüncesi az da olsa heyecan katıyor.

Haziran’ın ortasında, okullar kapanırken zihnim yine yazlığa gitme hayali kuruyor. Fakat bu yaz, yazlıkta daha az kalacağımız belli. Deniz ve güneşin tadını eskisi kadar çıkaramayacağım. Belki de mesele nicelik değil, niteliktir. Aile büyüklerimizin bize daha çok ihtiyacı var artık. Roller değişti; artık onlar değil biz destek oluyoruz. Allah onlara uzun ve sağlıklı ömürler versin.

Bu satırları yazarken Okan yanımda, sürekli “ne yazıyorsun baba?” diye soruyor. Cümleleri yüksek sesle okurken fark ettim ki, aslında tüm bu gündelik stresi zaten farkında olmadan ona da aktarıyorum. O ise, bir çocuk olarak bu yüklerin neresinde olmalı? Belki de hayatın sadece güzel taraflarını değil, zorluklarını da tanımak onun için bir tür öğrenme süreci.

Ama yeter bu kadar yetişkinlik... En iyisi bu hafta Okan’ı Hupalumpa'ya götürmek. Biraz çocuk olmak, biraz oyun, biraz kahkaha… Hayatın keyifli taraflarını da göstermek gerek. Ama son cümle ondan gelsin:

“Bu ne baba ya, çok saçma, gitmesek de olur.” :) 

-----------------------------

Uykusuzlukla başa çıkma

Ebeveynlikte denge

Yaz tatili planlarıAile desteği

İş-yaşam dengesi

Yazmak terapidir

Çocukla kaliteli zaman

Hupalumpa etkinlikleri

Anne-baba olmak

Yıllık izin önerileri

6 Ocak 2024 Cumartesi

Bir Kahve Molası

Yeni yılın ilk haftasını geride bıraktım. Ne haftaydı ama…Kafa olarak zorlu olacağına hazır olsam da sandalyeye yapışıp kaldığım, tek aramın tuvalet, yemek ve bir kaç sefer Okan’ı okula bırakma ya da kurstan alma ile kısıtlı olduğu bir dönemdi. İşin beni endişelendiren tarafı pek çok yabancının 8 Ocak’a kadar Christmas tatilini sürdürüyor olması. Bakalım herkes tam gaz mesaiye dönünce yağan mailler sonrası nasıl olacak durumlar. Neyse, değiştiremeyeceğim şeyler için endişelenmeyi bırakıp yola devam etme zamanı.

Bu Cumartesi sabahı Caddebostan EspressoLab’da oturdum, bu satırları yazıyorum. Şirketten aldığım 10. yıl kıdem ödülünün katkısı ile aldığım MacBook’umu sırt çantama atıp geldim. Bizimkiler sınıf öğretmenleri ile beraber veli kahvaltı organizasyonuna katılınca benim için de bir kaçamak ihtimali doğdu ve böyle değerlendirdim. Çevremde pek çok genç profesyonel var ve sabah koşu aktivitesi üzerine burada sosyalleşmeye devam ediyorlar. Gürültü biraz artınca arka fonda çalan müziği artık hiç duyamıyorum, en iyisi kendi müziğime geçeyim diyerek kablolu kulaklıklarımı takıyorum. Bu aralar kablosuz kulaklık almak konusunda bir arayışım var ama bunu düşük bütçe ile fiyat/performans ürünü arayarak yapmak süreci uzatıyor. İhtiyaç mı yoksa istek mi sorusuna verdiğim cevap bu satınalma sürecini ertelememe neden olurken artan fiyatlara karşı artacağını bildiğim fiyatlar gerçeği de aklımda. 


Normalde blogumda kendi ekonomik koşullarımı rahat paylaşabilen biri değilim ama artık ülkenin ekonomik şartları o kadar zorluyor ki… Pek çok kişiye göre şükretmesi gereken biri olmama rağmen bireysel finansallarımı düşünmediğim gün yok gibi. Oğlumun ilkokulu bu yıl bitiriyor olması ve ondaki ışığı görmemiz bizim de ona iyi bir yatırım yapmamızın gerektiği gerçeğini yüzümüze vuruyor. Bu durumda akla ilk çözüm özel okul geliyor. Geçen seneki fiyatlar üzerinden resmi enflasyon oranı ile fiyatı hesapladığımda bu işe soyunabilirim diye düşünürken bugünlerde velilerden ve sosyal medyadan edindiğimiz bilgilere göre resmi enflasyon oranı ile alakası olmayacak artışlar gündeme gelecekmiş. Hal böyle olunca ilk yüze x öğrenci soktuğunu ilan eden marka okullar yerine alternatiflere de bakmaya başladık. Tabi bu da ucuz etin suyunu aklıma getiriyor ve öğretmenin mutsuz olduğu, kafasında ay sonu hesabı yapacağı bir ortamda çocuklara ne kadar verimli olabileceğini düşündürüyor. Diyeceğim o ki, düşünecek çok şey var, bulunacak çok cevap.

Düşünme demişken, Aralık ayında şirketimizdeki yabancı yöneticilerden birinden mentörlük almaya başladım. Şu ana kadar iki toplantı yaptık ve bende güzel bir ufuk açtı. Ona iş yükünden, kendimi güncellemeye vakit ayıramadığımdan bahsettiğimde bana düşünce yapımı değiştirmeyi ve elimdeki işlerle ve veriyle uğraşırken sorgulamamı, bunun ekstradan nereye dokunduğunu, ne etkisi olduğunu, ne mesaj verdiğini sorgulamamı söyledi. Bu mesajı okuduğunuzda beni kariyerinin başında bir analist sanmanızı istemem ama bazen hepimiz bazı düşük katma değerli işleri yaparken sadece rutinin bir parçası olarak, tekrar eden bir iş olarak görüp yapıp tik atıp kurtulmak istiyoruz. İşte belki oralardan cevheri çıkarmak kariyerimizdeki bir sonraki adımı hazırlayacak. Yaparken sorgulamak lazım. Opel’de çalışırken bir yöneticimin söylediği gibi, yan masada neler oluyor bilmek lazım. Bizim elimizdeki bir verinin bizden önceki ve sonraki masaya nasıl bir mesaj verdiğini anlarsak ve buradan aksiyon alınabilir mesajlar çıkarırsak bizim hakkımızda karar alacak olan kişiler için önemli sinyaller çakmış oluruz.

İşte bir filtre kahve eşliğinde rahat bir sandalyeye oturup şöyle kafamı rölantiye alıp içimdekileri döktüğümde bunlar döküldü benden bu sabah. Şimdi biraz takip ettiğim bloglardan beslenme zamanı. Yolculuğun tadını çıkarmaya devam…



Bu arada, 2024 yılına henüz yeni girmişken yeni yıldan beklentilerimi de şuraya bırakayım: Volkan Yorulmaz: Hoşgeldin 2024: Yeni Yıldan Beklentilerim

PS. Bu içeriği tamamladığım günün öğleden sonrası itibarıyla artık benim de bir bluetooth kulaklığım var.

29 Ekim 2023 Pazar

Başarı Dolu Bir Kariyer Yolculuğuna Adım Atın: "Profesyonellerin Kılavuzu"

Siz de kariyerinizi bir üst seviyeye taşımak, profesyonel hedeflerinizi gerçekleştirmek ve iş yerinde en iyi versiyonunuz olmak istiyor musunuz? Eğer cevabınız evetse, o zaman "Profesyonellerin Kılavuzu: Kariyer Yolculuğunuzu Yönlendirme" sizin beklediğiniz rehber.

Bu etkileyici ve güçlendirici kitapta, Volkan Yorulmaz kariyerinizin karmaşık alanında yol almanıza yardımcı olmak için birikmiş bilgi ve deneyimini bir araya getiriyor. En çok satan yazarların ve düşünce liderlerinin bilgeliğinden yararlanan Yorulmaz, size baştan sona profesyonel yolculuğunuzda başarı için pratik tavsiyeler ve stratejiler sunuyor.

"Profesyonellerin Kılavuzu"nda Keşfedeceğiniz Noktalar:

1. Kariyer Netliği: Kitap, kariyer hedeflerinizi ve isteklerinizi anlamanıza yardımcı olarak başlıyor. Kariyer yörüngenizi belirlemek ve gerçek tutkunuzu bulmak için stratejileri inceliyor.

2. Beceri Gelişimi: Yorulmaz, bugünün rekabetçi iş piyasasında başarılı olmak için gerekli olan kritik becerilere dair önemli bilgiler sunuyor. Nasıl sürekli olarak becerilerinizi geliştireceğinizi, değişen peyzajlara nasıl uyum sağlayacağınızı ve alanınızda nasıl fark yaratabileceğinizi öğreneceksiniz.

3. Ağ Kurma Ustalığı: Kitap, ağ oluşturma ve ilişki kurma sanatını keşfeder. Fırsatların ve kariyer büyümesinin kapılarını açan güçlü bir profesyonel ağ oluşturmanıza yardımcı olacak.

4. Etkili İletişim: İletişim, her başarılı kariyerin merkezindedir. Kitap, yazılı ve sözlü iletişiminizi nasıl geliştireceğinizi, hem yazılı hem de yüz yüze iletişimde nasıl daha etkili olabileceğinizi keşfetmenize yardımcı olur.

5. Pazarlık ve Liderlik: Etkili pazarlık yapmak, daha iyi maaşlar, avantajlı anlaşmalar ve olumlu sonuçlar elde etmek için güçlü bir araçtır. Yazar, size pazarlık yapma konusunda güven, bilgelik ve beceri sağlayacak stratejiler sunar. Ayrıca yönetim rollerinde başarılı olmanız için liderlik stratejilerini de ele alır.

6. Dijital Dünyaya Uyum Sağlama: Günümüzün dijital çağında sanal iletişim büyük önem taşır. Kitap, etkili sanal etkileşimler, online toplantılar ve e-posta yazışmalarını nasıl yöneteceğinizi anlamanıza yardımcı olur.

Neden "Profesyonellerin Kılavuzu" Fark Yaratır?

Bu kitabı özel kılan şey, Volkan Yorulmaz'ın kişisel deneyimlerinin, Adam Grant, Ben Horowitz ve James Clear gibi çok satan yazarların görüşleriyle birleşmesidir. Bu sadece teorik bir kitap değildir; bu, pratik ve uygulanabilir bir kaynaktır. Her bölüm, kariyerinizde hemen uygulayabileceğiniz gerçek dünya tavsiyeleri sunar.

"Profesyonellerin Kılavuzu" okumayı tamamladığınızda, kariyer başarınız ve kişisel gelişiminiz için güçlü bir araç setine sahip olacaksınız. Bu, profesyonel potansiyelinizi açmanız için nihai rehberdir.

Hemen Sipariş Verin

Kariyer yolculuğunuzda bir adım önde olma fırsatını kaçırmayın. "Profesyonellerin Kılavuzu: Kariyer Yolculuğunuzu Yönlendirme" Google Play Kitaplar'da mevcut. (https://play.google.com/store/books/details/Volkan_Yorulmaz_The_Professional_s_Playbook_Naviga?id=zcjfEAAAQBAJ&hl=tr&gl=US) ve dönüşüm dolu bir kariyer macerasına başlamak için kopyanızı edinin. Gelecekteki kendiniz size teşekkür edecek!


16 Şubat 2019 Cumartesi

Beklentiyi Karşılamak - Haftasonu İşe Giderken Aklımdan Geçenler

Şubat’ın on altısı, bir Cumartesi günü. Dışarıda o kadar güzel bir hava var ki, insan içeride kalanlara acıyor kaçırdıkları için. Zaten kaçıran da pek az, pek çok insan bu güzel havayı ve hafta sonunu fırsat bilip kendini dışarı atmış. Ondan hem sahil ve parklar kalabalık, hem de yollar. Sadece gördüğüm değil görmediğim yollar da kalabalıkmış. Nereden mi biliyorum, beni evden almaya gelen şoför söyledi trafik çok sıkışıktı diye, peki nereye mi gidiyorum. Çalışmaya… 

Zaten hafta içi de beş iş gününün üçünü fazla mesai yaparak, üzerine bir de evde bilgisayar açıp devam ederek geçirmiştim. Tahmin ettiğim gibi yetmedi. Geçen hafta Cumartesi sabah sekizde yola çıkmış, akşam altıda yemeğe yetişecek gibi işten dönmüştüm. Bugünkü planım da akşamüstü saat dörtte fabrikada olup gece on ikiye kadar çalışmak ve bir gibi evime gelmek. Kısmet, bakalım haftaya hatta ondan sonraki haftaya neler nasip olacak. Kesin olan bir şey var ki çok çalışmadan bitecek gibi değil elimdeki raporlar. Excel’deki on binlerce satır işlemi inceleyip, onlardan onlarca sayfalık sunumlar ve raporlar oluşturacağım. Sonra ne mi olacak? Sorumluluğumu yerine getirmiş olacağım.

Yukarıdaki son cümlelerimi yazarken kendimi biraz “protest” hissettim ama maalesef son dönemde tecrübe ettiklerim böyle düşünmeme sebep oluyor. Yani geçen yıl da Şubat ayından başlayıp oldukça yoğun bir Mart ve Nisan dönemi geçirdim, yine hafta sonları da gece yarılarına kadar fabrikada tek başıma çalıştım ancak dönem bittiğinde tüm bu fedakârlıklarım “beklentiyi karşıladı” olarak değerlendirildi. İnsanın içini burkan da tüm bu çalışmaları tamamlarken benim iş dışındaki hayatımın da (bir başka deyişle ailemin, dostlarımın, iş dışındaki ajandamda bekleyenlerin de) benden beklentilerinin ve aynı şekilde benim de onlardan beklentilerimin olduğu ama işteki beklentiyi karşılayabilmek için diğer beklentileri karşılayamadığımı düşünmek oluyor. Mesela şu an ben çalışmak için yoldayken, eşim ve oğlumu evde bıraktım. Olayı dramatize etmek istemesem de, baba oğul ilişkisi için hafta sonları en güzel fırsatlardan biri ve maalesef fazla mesaili çalışırken insan bu fırsatı kaçırıyor.

Şu son yazdıklarımı annem okusa muhtemelen “oğlum öyle deme, bu devirde kaç kişinin böyle işi var” diyecektir. Haksızlık edemem, şirketimi de işimi de çok seviyorum ve şükrediyorum. Ancak beni üzen bu tempoda beklentiyi karşılayabilmek için birçok şeyi veriyor, birçok şeyden vazgeçiyor olmak. İnsan da hep daha fazlasını ister. Bu çalışan için de işveren için de geçerlidir. Nasıl ki ben daha fazlasını, hani şu “beklentiyi aştı” şeklindeki performans notunu istiyorsam işveren ya da amir de “beklentiyi aştı” şeklinde değerlendirmek için çıtayı zirveye koyuyor. Yapılmamışı yapmak, düşünülmemişi düşünmek, fırsatları görmek ve bunlardan şirkete fayda sağlamanı bekliyor. Bunu yapabilmek için bence biraz o yoğunluktan çıkmak, hatta çemberin de dışına çıkıp olup biteni sakince izleyip fırsatları, gelişim alanlarını değerlendirmek gerekiyor. Buna imkânın olmadığı, ancak mevcut sorumlulukların altında hakkını vererek çalıştığınız sürece değerlendiriciler sadece sizin işinizi yaptığınızı düşünüp “bekleneni karşıladığınız” yönünde karar veriyor.

Neyse bu düşünceler kafamdan geçerken ben de otobanda Torbalı çıkışına geldim bile. Bir süredir içimden geçenleri kaleme aldım. Şimdi de beklentileri aşmak için çalışma vakti, bugün hakkını vererek çalışayım ki, yarın oğlumun, eşimin ve kendi beklentilerimin karşılığını verebileyim. Yüksek performanslı günlere… 

4 Şubat 2018 Pazar

İşini Kendi İşletmen Gibi Sahiplenmek Üzerine

Bu hafta içinde Philip Morris International’ın tepe yöneticilerinden birinin liderlik üzerine tecrübelerini anlattığı bir videoyu izleme fırsatı buldum. Üstüne basarak vurguladığı bir nokta vardı; lider işini kendi işletmesi gibi sahiplenmeli.

Çevremde gözlemlediğim liderlerin hep işlerini sahiplenerek, profesyonelliği sadece bir sözleşmenin gerekliliklerini yerine getirmek olarak görmeyip başında oldukları ya da başında olmak istedikleri işi kendi işletmeleri olsaydı nasıl geliştirebilir, neyi daha iyi, daha katma değerli yapabilir diye kafa yoran kişiler olduğunu görüyorum. Hal böyle olunca, sistem de bu sahiplenmeyi ödüllendiriyor ve basamaklar bu liderleri zirveye taşıyor.


Ancak işini kendi işletmesiymiş gibi sahiplenmek herkese nasip olmuyor, bir başka deyişle herkes sorumluluğunu yerine getirirken bu sahiplenmeyi göstermeyi, yaşamayı tercih etmiyor. Yani bazılarımız işinin ve sorumluluklarının gereğini yerine getirirken belirli sınırların arkasında kalmayı tercih ediyor. Buna benzer bir örneği yakın zamanda tecrübe ettiğim bir olayla açıklamak isterim.

Geçtiğimiz günlerde hepsiburada.com üzerinden bir ütü ve bir ütü masası sipariş ettim. Alışveriş için çok sık kullandığım bu platformda alışkanlık sebebiyle adres olarak da her zamanki gibi ofis adresini verince büyük bir kolide gelen ütü masasını da ofisten eve taşımak zorunda kaldım. Ütü masasının olduğu koli bir hayli ağırdı, kan ter içinde kalsam da kolisine herhangi bir zarar vermeden eve getirmeyi başardım.  Evde koliyi açınca bizi bir sürpriz bekliyordu: kolide 2 tane ütü masası vardı. Kolinin üstündeki açıklamaya baktım, orada da 2 tane ütü masası olduğu yazıyordu. Önce kendimden şüphelenip gönderi adresinde yaptığım hatayı sipariş adedinde de yapabileceğimi düşünüp siparişimi kontrol ettim, herhangi bir hata yoktu, 1 adet ütü masası sipariş etmiştim.

Durumu fark edince bilgisayarı açıp müşteri hizmetlerine konuyla ilgili bir mesaj attım, durumu açıkladım, kendilerinin stoklarında bu sebeple bir noksanlık olacağını, ev adresime kargo yönlendirmeleri durumunda fazla olan ütü masasını evimden aldırabileceklerini ifade ettim. Hatta sistemde kayıtlı olmasına rağmen ev adresimi bir de bu mesaja  ekledim. Mesajın kendilerine iletildiği ve belirli bir süre sonra tarafıma dönüş yapılacağına dair otomatik mesaj geldi. Sonra ne mi oldu? Maalesef aradan geçen 6 günlük süre zarfında kimse benimle iletişime geçmedi.

Siparişin fazla geldiğini fark ettiğimde hemen müşteri hizmetlerine mesaj gönderdim.
Böyle bir durum eğer gönderdiğim mesajı değerlendiren kişi işini kendi işiymiş gibi sahiplenen birine ulaşsaydı, başka bir ifadeyle kişinin kendi işletmesi olsaydı eminim ki çok farklı olurdu. Benimle bir an önce temasa geçer, stoklarında belli bir değeri olan bu ticari malı tekrar stoklarına alabilmek ve bunun satışından gelir elde etmek için çaba gösterirdi. Ancak “profesyonellik” sınırları içerisinde kalan çalışan bu mesajı yeterince önemsemedi ve 6 gün boyunca açık kalan bu geri bildirimi 7. gün kapatmak durumunda kaldım.

Hepsiburada.com yetkilileri mesajıma kayıtsız kalınca iade sürecini başlattım.
Peki kapatıp ne mi yaptım? Bir iade talebi yarattım ve ürünün beklentimi karşılamadığını belirtip iade sürecini başlattım. Ardından ütü masasını bir kez daha taşımak zorunda kaldım, bu kez evden Aras Kargo şubesine götürdüm, orada ürünü tekrar paketleyip güzelce bantladıktan sonra hepsiburada.com’a gönderdim. Belirtilen süre içerisinde de kredi kartıma ücret iadesi gerçekleşti. Bu tutarın benim hakkım olmadığını bildiğim için de vakit kaybetmeden gelen tutar ile bağış yaptım.

İade işleminin gerçekleştiğini kredi kartımda görünce LÖSEV'e bağış gerçekleştirdim.
Buradan D-Market Elektronik Hizmetler Tic. A.Ş. yani hepsiburada yönetimine seslenmek isterim; işini sahiplenen çalışanlar müşteri memnuniyetinin ön planda olduğu rekabetçi sektörünüzde sizin fark yaratmanızı sağlayacaktır. Çalışanlarınızda bu bilinci geliştirmek için onları yönlendirmeli ve eğitmelisiniz. Belki belirli bir sürede kapanmayan müşteri geri bildirimlerini bir başka seviyedeki çalışanların izlemesi ya da sistemde kapanan müşteri geri bildirimleri için müşterilerden memnuniyet bildirimi istenmesi süreçlerin takip edilerek, performansın izlenmesi açısından fayda yaratacaktır. Aksi takdirde bu olayda yaşadığınız gibi stok noksanları sadece gelir tablonuzda bir gider kaydına sebep olmaz, bu durum müşteri kaybına sebep olursa o zaman sıkıntı hasılat kaybına yol açar. Bu da her işletmenin temel amacı olan kar maksimizasyonunun önündeki en büyük engeldir.

Sözün özü, işini sahiplenmek liderliğe giden yolun temel taşıdır. Kurumda bu zihniyet gelişince de kurum içinde bulunduğu rekabetçi piyasanın lideri olur.

*** İçerik yayınlandıktan sonra Hepsiburada Genel Merkezi'nden (0212 401 36 76) arandım. Karşımdaki yetkili gerekli incelemeyi yaptığını, müşteri hizmetlerine ilettiğim mesajın kendilerine ulaşmadığını, IT departmanı ile kontrol ettiklerinde hesabımda genel bir problem olmadığını ifade etti. Her ne olursa olsun bu sorunların bir bahane olmadığını ve yaşanan durumdan dolayı üzgün olduklarını belirtti. Bu şekilde geri bildirimlerin kendilerince çok önemsendiğini ve katkımdan dolayı teşekkür ettiklerini söyledi.

1 Ağustos 2017 Salı

Philip Morris’te 4 Yılı Devirdim

Güzel insanlarla, güzel bir ortamda hakettiğinin karşılığını maddi ve manevi alarak çalıştığın zaman saatler, günler, haftalar ve yıllar ne kadar da hızlı geçiyormuş.

Bugün Philip Morris camiasındaki 4.yılımı dolduruyorum. Serviste işe gitmekte olduğum şu an, cep telefonumdan bu satırları yazarken geride kalan 4 yılda biriktirdiğim deneyimlerin ve dostlukların hazinesini düşünerek kendimi, çok şükür, şanslı hissediyorum.

Önceki iş yerlerimde, ki hem PwC hem de GM benim bugüne gelmemde önemli pay sahibidir, 3 yıllık çalışma süresini (kendi tercihimle) aşamamıştım. Ne mutlu bana ki Philip Morris’te bu süreç çok daha hızlı, keyifli ve öğretici geçti.

Umarım bu ortam hep böyle güzel devam eder ve ben de buradan emeklilik için ayrılırım.

Sevgiyle,

İlk Kutlama LinkedIn'den Geldi
Facebook Artık İş Yıl Dönümlerini de Kutluyor

27 Haziran 2017 Salı

Türk Kültüründe Yönetmek

Yakın zamanda sevgili dostum Mehmet Özgüçlü'nün kitaplığında görüp de okumak için ödünç aldığım Acar Baltaş'ın "Türk Kültüründe Yönetmek" adlı kitabını bitirdim. Daha önce yazarın herhangi bir kitabını okumadığım gibi kendisi hakkında bilgi sahibi de değildim. İş hayatı ve kişisel gelişim üzerine birşeyler okurken, "aa evet var böyle tipler" diye bol bol içinizden geçirerek okuyacağınız güzel değerlendirmeler içeren ve akıcı diliyle hızlıca bitirebileceğiniz bir kitap.
Acar Baltaş'ın kitabında Philip Morris'e danışmanlık verdiği dönemlere de atıflar mevcut.

Kitabın benim açımdan hoşuma giden bir yanı da çalıştığım şirket olan Philip Morris'e özel bazı atıflarda da bulunması oldu. Her ne kadar bahsi geçen kişiler şu an şirketimizde olmasa da şirketimizin kıdemli kişilerine bahsettiğimde onların tanıması ve Acar Baltaş'tan danışmanlık alındığı dönemleri hatırlanması kitabı benim için daha da anlamlı kıldı.

Artık bir klasik haline gelen, kitaptan kendim için notlar alma huyumu da tabii ki devam ettirdim. Bakalım bu kitaptan geriye neler kalmış:

  • Ne istediğinizi bilmek kolay değil, nadir ve zor kazanılan psikolojik bir zaferdir. 
  • Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir.
  • Göz odur ki dağın arkasını göre, akıl odur ki başa geleceği bile.
  • At, adımına göre değil, adamına göre yürür.
  • Bir liderin kalitesini anlamanın en kestirme yolu, çevresindeki kişilere bakmaktır.
  • Adam hacı mı olur ulaşmakla Mekke’ye, eşek derviş mi olur taş çekmekle tekkeye?
  • Sorumluluğunu taşıyacağın fikrin adamı ol.
  • Ata eyer gerek, eyere er gerek.
  • Arı, bey olan kovana üşer.
  • Ağaç kadar uzasa göğe ermez.
  • Rakipleriniz şirketinizin ürünlerini, sistemlerini, yapısını ve stratejilerini kopyalayabilirler, ancak şirketinizdeki güven ortamını ve çalışanlarınızın performansını kopyalayamazlar.
  • Dilden gelen elden gelse dilenci padişah olurdu.
  • İyi lider kendi zayıflıklarını bilir ve çevresine bunları telafi edecek kişiler toplar.
  • Ağaç, meyvesi olunca başını aşağı salar.
  • Zenginlik bağırır, servet fısıldar.
  • Horozu çok olan köyün sabahı geç olur.
  • Kurumsal performans, tohum-toprak ilişkisi gibidir. Tohum çalışanlar, kurum kültürü de topraktır. Ancak ortaya çıkan ürün, yöneticilerin yarattığı iklim tarafından belirlenir.
  • Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
  • Darı unundan baklava, incir ağacından oklava olmaz.
  • Bir insanı tanımanın en iyi yolu, onun kendini en aktif ve canlı hissettiği zamanki zihnini ve tutumunu araştırmaktan geçer.
  • Yatan aslandan gezen tilki yeğdir.
  • Çiçekçi bir kız ile bir hanımefendi arasındaki fark, ona yapılan davranışta gizlidir.
  • Bir insana olduğu gibi davran, öyle kalacaktır. Bir insana olabileceği ve olması gerektiği gibi davran, öyle olacaktır.
  • Herkes davul çalar ama çomağı makama uyduramaz.
  • Çay kuşu, çay taşıyla vurulur.
  • Eğer hiç kimseye güvenmezseniz, çok yakında aldatılacağınız tecrübeyle sabittir.
  • Güven duygusu yüksek olan ekipler granit, düşük olan ekipler de kum tepeleri gibidir. Güven, moleküller arasındaki çekim kuvvetidir.
  • Liderlik, temelini güvenden alır. Güven biterse çok yakında lider de gider.
  • Gönülsüz pişen aş, ya karın ağrıtır ya da baş.
  • Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.
  • Atanın sanatı oğla mirastır.
  • Temel taşı temelde, köşe taşı köşede gerek.
  • İnsan kişiliğini değiştiremez. Ancak aldığı formel veya informal geribildirimlerle davranışlarını önemli ölçüde değiştirebilir. Bunun sonucunda da çevresindekilerin kendisi hakkında farklı izlenimlere sahip olmasını –çok yavaş olsa da– sağlayabilir. Bu değişim yavaş olması açısından ümit kırıcı gibi görünse de, yeni girilen ortamlarda farklı bir izlenim ve itibar yaratılması mümkün olur.
  • Hiç kendi kendine kaynar mı kazan, çevre yanın ateş eylemeyince.
  • Tek kanatla kuş uçmaz.
  • Çekişmeden pekişilmez.
  • Hayır dile eşine, hayır gele başına.
  • Çevrenizdeki insanlar doğru bir şey yaptıklarında buna dikkat edin ve onların yanında veya arkalarında, bunu dile getirin. Sınava giren bir çocuk, hasta bir anne vb. ile ilgili sorular, insanlarla samimi ilişki kurmak için uygun adımlar atılmasına imkan verir. Böylece ilişki “merhaba”, ne haber”, “haydi allahaısmarladık” yüzeyselliğinden çıkar.
  • Çocukluğumuzdan beri bize öğretilen bir şey vardı: “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan, sen de öyle davran.” Bu söz çok genel ölçüler içinde geçerli olsa da, doğru bir yaklaşım değildir. İnsanlarda iz bırakmanın yolu ilişkileri genellemekten değil, kişiselleştirmekten geçer. Her birey özeldir ve onu anlamak için dinlemek ve gözlemek gerekir.
Kitapta bir de başka bir kitaba atıf mevcuttu: Cem Kozlu'nun Bulutların Üstüne Tırmanırken adlı kitabı. Özellikle MBA yaptığım dönemde Cem Kozlu ismini derslerde çok duymuştum. Fırsat bulduğumda bu kitabı da edinmek istiyorum, buraya yazayım da adını unutursam bakarım. Size de hem Acar Baltaş'ın hem de henüz okumasam da Cem Kozlu'nun (referansı sağlam) kitabını öneririm.

Google adsense

Analytics