PwC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PwC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2024 Salı

Yeniden Torbalı - Fabrika Gezisi ve Şeffaf Forum


Yarın sabah, yıllar sonra Torbalı’ya gideceğim için erken kalkacağım. Okan’ın yatağa gitmesinin hemen ardından ben de yatağa girdim. Bugün sanki bir tık daha rahat mı geçti yoksa yarın İzmir’den çalışacak olmanın verdiği rahatlıktan mı bilemedim ama yatağa kucağımda laptop ile girip bir şeyler yazmak istedim.

Öncelikle, en son ne zaman Torbalı’ya gittim diye düşünürken bunu buldum: https://volkanyorulmaz.blogspot.com/2020/08/kendine-iyi-bak-torbal.html İyi ki yazıp kayıtlara almışım, demek ki 2020 yılının Temmuz ayından beri Torbalı’ya uğramamışım. Öncesinde ise bir 10 yıl kesintisiz Torbalı’da geçen bir dönemim var. Kariyerimin başlarında, yaklaşık 3 yıllık tecrübem varken Alsancak’taki (yoksa Çankaya mı demeliyim) PwC ofisinden ayrılıp  2010 yılı yazında General Motors (GM) için Torbalı’ya bir geçiş yaptım. Ardından 2013 yazında bu kez yolun karşısındaki, hayallerimi süsleyen Philip Morris’e zıpladım. Bugün itibarıyla hala SGK kayıtlarına göre en çok çalıştığım ilçe Torbalı’dır. 

Her iki maceramda da çok güzel günlerim oldu. Kötü günlerimi hafızamda tutmamayı, üzerine yazmayı sevdiğim için ben iyileri, güzelleri yanımda taşımayı tercih ediyorum. GM’de çalışırken “What a Wonderful Place to Work” diye bir blog içeriği yazmıştım daha ilk günlerimde: https://volkanyorulmaz.blogspot.com/2010/08/what-wonderful-place-to-work.html O derece hoşuma gidiyordu her şey. Sonra Philip Morris’te de anmaktan keyif aldığım, inanılmaz yorulmamıza rağmen çok keyif alarak çalıştığım, öğrendiğim ve ekip olmanın güzelliklerini yaşadığım günler oldu. 

Sonra bir sürece girdim, pandemi hayatımıza girdi, “normalleşme”, uzaktan çalışma derken bir yol ayrımında buldum kendimi ve sadece Torbalı’dan değil, çok sevdiğim İzmir’imden de ayrıldım. Özlüyorum ama kendime bunu çok dillendirmiyorum, sanki güçsüz kalırım gibi geliyor. Hem İstanbul’da güzel şehir, öyle değil mi? İyi de geldi bana, hayalini kurduğum şeylere de ulaştım. Allah büyük, belki dahası da gelir, kim bilir. Hem İzmir orada duruyor, bir şey olursa nasıl üniversiteleri bitirdikten sonra geri döndüysem yine dönerim, değil mi?

Bu kez İzmir’e, daha spesifik olmam gerekirse, dört yıl sonra Torbalı’ya “Şeffaf Forum” toplantısı için gidiyorum. Şeffaf Forumu, şirketteki çalışan temsilcilerinin yönetim ekibi ile bir araya gelip çalışanların sorunlarını ve önerilerini yönetimle paylaştıkları, yönetimden de bu konularla ilgili geri bildirim aldıkları karşılıklı bir paylaşım toplantısı olarak ifade edebilirim. Fabrikaya gittiğimde bakalım fabrikada neler değişmiş olacak. Fabrika demişken, finans, denetim gibi alanlarda kariyerine başlamış biri olarak, fabrikası olan bir iş yerinde çalışmak, üretimi görmek, üretim tecrübesi elde etmek, benim kariyerime başladığımda önemliydi ya da ben ekstra bir anlam yükleyip önem vermiştim. Şimdilerde robotik, yapay zeka, sürdürülebilirlik ne kadar seksi kelimelerse, 2000’lerin başında bir finansçı için üretim tecrübesi de o mertebedeydi. Neyse, şimdilik burada bir ara vereyim, yarın izlenimlerime aşağıda devam edeyim.


24 Aralık gecesi, uçaktan inip eve gelir gelmez Torbalı izlenimlerimi aktarmaya devam ediyorum. Sabah İzmir’e vardığımda yağmurlu olduğu için İzmir o güzel yüzünü göstermemiş olsa da yukarıdan semtimiz Karşıyaka yine çok güzel gözüküyordu. Neyse bu konuya daha fazla girmeyeyim, zaten yukarıda duygularımı paylaşmıştım.

Gelelim fabrikaya, her şey yine heyecanlandırıcı seviyede güzel. İçerideyken bazı şeyler hemen standarda bağlanıyor belki ama dışarıdan bir göz olarak bakınca nerede böyle bir yemekhane ya da bu yemek çeşitleri deyip susarım. Bu gidişimizde fabrika turu da yaptık ama üretime dair konulara ve görsellere girip risk almak istemiyorum. Zaten bilinmesi gereken kadarı PMI’ın yıllık raporunda Türkiye diye aratınca çıkıyor.


Gün içerisinde ilk kez üyesi olarak katıldığım Şeffaf Forum toplantımız ise oldukça verimli geçti. Uzun zamandır kendimi vererek pür dikkat ve uzun uzun not almamıştım. Toplantı notlarını çalışma arkadaşlarımla paylaşacağım için bu kez büyük bir özenle not aldım. Şirket yönetiminin her zamanki gibi bizim yanımızda olduğunu, varsa sorunları tespit etmek için elinden geleni yaptığını görmek çok güzel. En iyi işveren ödüllerini de alsa bir şirket çalışanı için o seviyede değilse anlamı olmuyor. Ne mutlu ki, şirketimiz bu ünvanı hem çalışanından hem de bağımsız kuruluşlardan alıyor.


Torbalı’dan uzakta kaldığım dört yılda kavşak değişmiş, trafiği artmış, fabrikada girişler değişmiş falan ama en önemlisi insanlar, çalışanlar eskisi gibi yine o sıcaklığını korumuş. Eski arkadaşlardan görüp selam verdiğim herkesin bana yaklaşımı, gösterdiği samimiyet bana çok iyi geldi. İzmir’in havasından mı yoksa geçmişin hatırına mı bilemem ama kesin olan bir şey var ki bana iyi geldi bu Torbalı ziyareti. Bir sonraki sefere kadar…



31 Temmuz 2023 Pazartesi

Celebrating a Decade at Philip Morris International: Reflections and Gratitude

Exactly 10 years ago on Thursday, August 1, 2013, my journey with Philip Morris International (PMI) began. When I stepped through the factory's doors, it was called Philsa Philip Morris Sabancı Sigara ve Tütüncülük A.Ş. at that time, and my title was General Ledger and Tax Analyst. Even before joining PMI, while working at Opel Turkey (officially called General Motors Türkiye Ltd. Şti.), our factory's neighbor, I always had my mind set on working here, thinking, 'One day, I will work at Philip Morris.' Prior to that, I spent three years at PwC and GM, but my thoughts were always on Philip Morris. When I saw the job posting for the position I eventually started, I felt like the job description perfectly fit me, and that awaited 'one day' was drawing near. The interview process, which started in May 2013, my wife's pregnancy, the days of that summer when we thought about the blessing that the baby would bring, and the anticipation of my first day at work after eagerly waiting for the end of my notice period at GM, all led me to that moment. On that first day, I met new colleagues, experienced working in a production company, and got answers to many things I had wondered about, such as the famous Philip Morris meals. Time flies and today marks exactly 10 years since that day.

There were days when I celebrated with clenched fists as if I had won a championship and days when I couldn't resist but cry. I met people here whom I loved and trusted, as well as colleagues whose paths I wish had never crossed. I dreamed, achieved some of those dreams, and continue to strive and work hard to reach others. Whether they will be granted or not, I cannot know, but I am doing my best and will continue to do so to avoid saying 'I didn't try' when my story at this place comes to an end. When I took that first step ten years ago, perhaps I imagined different things for today, but I know how to be grateful and keep going.

Looking back, I see that I made one of the most important decisions in my life during my Philip Morris journey. In the year 2020, when the pandemic entered our lives, while working as a Senior Tax Analyst, almost every morning, new tax regulations were published in the Official Gazette, and during that time, an opportunity emerged at our Duty-Free affiliate for a position with the title 'Manager,' which I had desired to reach for so long. In those days when remote work was not a common practice as it is today, the fact that this position was in Istanbul made me face a tough decision: either accept and move to Istanbul or reject it and stay in Izmir, wait for another opportunity. When I made the decision that I now say 'Thank goodness' for, I had my wife's support, but I had to separate her from Izmir, a city she loved dearly. Thankfully, Istanbul has always been kind to us. We made one of the most significant changes in our lives with PMI. Building a list of beloved people in Istanbul has been one of the greatest gains.



As I celebrate 10 years at Philip Morris International, I'm filled with gratitude for the opportunities, connections, and growth it has brought into my life. This journey has been a testament to the power of dreams, resilience, and embracing change. I am eager to continue my career journey with enthusiasm, determination, and an open heart. Here's to the next chapter and the endless possibilities that lie ahead. Let's keep moving forward together.



17 Eylül 2022 Cumartesi

Meet Volkan Yorulmaz

I was in the spotlight of Philip Morris International Business Solutions Newsletter for August 2022. I answered 7 key questions so that my colleagues had the chance to know me better. You can find the answers and questions below. Also, a video content about it is here:


1. To start with, can you tell us something unusual about yourself?  

Generally, people think about finance professionals as solely analytical persons who are strong at working with numbers, not the words. Yes, I also like to work with the numbers and take actions based on data but working with words, telling stories and experiences are what I am passionate about. I am currently writing for four blogs and creating contents is my favourite spare time activity. Creating interactions with people upon sharing content is like a mystery. I love to share my perceptions, feelings and experiences, and when people read and react, that makes me feel heard and highly satisfied! 

 

2. What was your first job? 

My first job was an associate position at PwC. Just after completing my MBA, I started to work for PricewaterhouseCoopers (PwC) and I learnt a lot there in three years. Having the opportunity to see various companies from different sectors and working in cooperation with different team leaders opened the way for learning on the fly. PwC added some key experiences like acting as a well-disciplined professional, becoming a team member and then leading a team.  On top of that, I invested in myself and gained CPA certification and passed Capital Markets exams when I was working in PwC. When I was a senior associate, I received a job offer from General Motors (GM) and then I moved from audit to automobile sector. I started as an Accountant in GM and it was a move from one side of the table to the other side: I started to exercise the profession that I audited before, I got familiar with the tax declarations, CRM systems for financial reporting and worked cooperatively with different functions of the business. When I was leaving GM, I was the Internal Controls Coordinator, and this role enabled me to have a presence against the Management Team. 

 

3. How long have you been at PMI and what is your current role here? 

When I check my LinkedIn profile, it says that I am working for PMI for the last 9 years and 3 months. Instead of counting the years behind, I am much more focused on the gained experiences and the success stories that we will have altogether. PMI’s smoke-free future vision is so broad, and I believe that each and every colleague has a special role in achieving this objective.  

When I joined PMI, it was 2013 and I started as a General Ledger and Tax Analyst in Philsa (production company in Turkey, now it is called PMTM). The key challenge in those years was adapting our financial statements to Turkish Financial Reporting Standards which was a new requirement starting from 2013 fiscal year. Those early days in PMI were so hard with adaptation to a new company, new people, new way of working but also it was one of the best times of my career because we really had fun when we worked together till the midnights. Then in 2017, I was promoted to the Senior Tax Analyst position in the newly found Tax department in Philsa. One of the key skills this role taught me was storytelling or in other words narrating with insights. While tracking the new tax legislations and their impacts on our business, I had to present it clearly to the management team on time and provide not only the highlights but also potential actions to be taken. While I was working as a Senior Tax Analyst, I had the opportunity to work as a Guest Auditor in Corporate Audit during Romania taxation audit. That experience made me find out that working in an international environment was a perfect match for me. Then in 2020, I moved from domestic affiliate to duty free affiliate in Turkey (PM Travel Retail Turkey, PMTR-T) as Manager Finance Legal Entity. All job experiences gave me the opportunity to come out of my comfort zone, meet new people and enrich my perspective. In Manager Finance Legal Entity role, I was able to learn about a unique business-like Duty Free from different angles. The move was a transformation because I not only moved from Domestic affiliate to Duty Free affiliate, but I also moved from my hometown to Istanbul during the hectic pandemic period. For the first time in my career, I reported to a non-Turkish manager who is not located in Turkey and my responsibilities made me start to work in a global environment with different teams from all over the world.  

After the Finance transformation within Duty Free, I was promoted to the Manager Finance LE & R2R. I started to supervise the finance analyst in Hong Kong Duty Free affiliate so that I also started to learn from her experiences. Now with Finance as co-pilot, I am as close as possible to the business. I attend regular weekly meetings with Eurasia commercial team and have a space to deliver my expectations and reminders but also provide my comments and guidance on key issues to my stakeholder. Besides, this role teaches me to negotiate and talk with other heads of functions, and provides exposure to other departments like Commercial, Legal, Procurement, Business Solutions, CoE Finance, etc. I am so happy to be a part of PMI Duty Free and I feel “space to deliver” here, thanks to our DF Finance team for showing their full support to the initiatives I bring. That makes my efforts meaningful. 

 

4. Lately, you have submitted an initiative to the Innovator’s Club. Can you please tell us what drove you to come up with your initiative and what was the final result of your submission?  

In Turkey, we need to document contracts which are subject to stamp tax calculation and then before the closure of the year, we need to notarize this list of contracts. Previously this process was followed up in ordinary stamp tax book by handwriting. Managing a stamp tax book required a lot of manual actions. It was not possible to share certain pieces of information with other colleagues without taking pictures of the pages. A repository was created for all contracts initiated in PM Turkey with the help of Microsoft Lists. In the newly created list, we can easily maintain key information such as contract date, name of the party, subject, start and end dates, tax base, tax amount and status. In addition, MS Lists has a feature to embed links, so we can maintain the link to the soft copies of contracts or CLM where we can see the approval status in the contract lifecycle management platform. 

As a meaning creator, I like to share my key learning with my teammates and colleagues. The Innovator’s Club opens the way for knowledge and experience sharing and it motivates followers by the success stories of other colleagues. This motivated me to share my quick win with a wider audience through the Innovator’s Club. When I saw that my submission was prized in R2R that made me extremely happy. 

 

5. Would you recommend other colleagues at PMI to take part in Innovator’s Club and if so, why? 

Certainly, I would recommend my colleagues at PMI to take part in Innovator’s Club so that they can create meaning for other colleagues as well. The Innovator’s Club is a great tool for spreading the good examples and let our colleagues know about them! It is a living repository where people can be inspired from while benefiting from the wins of their colleagues.  

 

6. If you could have lunch with one person ever living in this world - who would it be and why?  

I would like to have this special lunch with Jeff Bezos. Although I read the book “The Everything Store: Jeff Bezos and the Age of Amazon”, I feel like there are still a lot that I can learn from his mindset. The skillset he applied in his leadership is so brave and uncommon. I would also like to ask him about the negative feedback (on his management style) he receives from his employees. And possibly, I can’t stop myself asking which areas to invest in both for personal growth and financial freedom. 

 

7. After hours, what are you passionate about? 

I love to walk by the seaside. Thanks God, İstanbul is a lovely city with great walking paths. While I am listening to my favorite podcasts, I walk and reach my daily walking target. Apart from its positive impact on my well-being, I also have space to think about my projects and plans while walking. When I am at home, I read books from my e-book reader. Since 2019, I am mostly reading from e-book reader because I can take notes and highlight sections of the books. After completing the book, I work on these notes and convert them into blog posts. Writing is my passionate hobby. You can read my notes from the books I read in my blog dedicated to such contents: MyHighlightz.blogspot.com 


10 Nisan 2021 Cumartesi

2010 Yılından Bugüne: Volkan Yorulmaz

Bilgisayarımın masaüstünde bir süredir beklettiğim bir pdf dosyası vardı, adı: "lacivert_EkimKasimAralik2010turkce.pdf" Pandemi sebebiyle evde gereksiz herşeye vakit bulduğum bu haftasonunda bu dosya içerisindeki bir içeriği buraya taşımak için de fırsat buldum. Bundan 11 yıl önce yayınlanmış olan Sabancı Üniversitesi Lacivert Dergisine o dönem için "başarı hikayem"i anlatmışım. "Kimse okumazsa ben okurum" diye çıktığım bu blog yolculuğunda zaten herşeyden önce kendim için hatıralar biriktiriyorken, 2010 yılında anlattıklarımı da buraya taşımazsam olmaz diye düşündüm. Ne günler, ne hayaller...

Bazen insanın kısmetinde bir şey varsa o er ya da geç oluyor. ÖSS’den sonra çeyrek burs kazandığım Sabancı Üniversitesi’ne patlayan 2001 ekonomik krizi sebebiyle gidemediğim için içimde uhde kal­mıştı. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okumaya başladım. Ama o dönem Sabancı Üniversitesi’ni o kadar çok araştırmıştım ki adeta aklım orada kalmıştı. Dört senelik lisans eğitimimin henüz ikinci senesindeyken kendime Sabancı Üniversitesi’nde MBA eğitimi alma hedefini koymuştum. Bu doğrul­tuda yetkinliklerimi geliştirmeye özen gösterdim. Dördüncü sınıfa geldiğimde programa kabul edilmek için gereken TOEFL, GMAT, LES gibi sınavlara girmiş, hocalarımdan tavsiye mektuplarımı almış ve yazdığım niyet mektubu ile kabul için mülakat görüşmelerini bekli­yordum. Neyse ki mülakat görüşmeleri sancılı geçmedi ve annemin doğum günü olan 1 Temmuz 2005 günü kabul edildiğimi öğrendim ve O’na da güzel bir hediye vermiş oldum.

Heyecanlı geçen 2005 yazından sonra dönem başladı. Farklı disip­linlerden ve kültürlerden insanlarla bir arada olacağım, iş hayatına yönelik yoğun bir programın içerisinde buldum kendimi. Zorunlu müfredat cangılında kol kola ilerlerken, cehalet ve beceriksizlik ba­taklıklarından güneşle yıkanan uzmanlık ve fırsat tepelerine çıkar­ken birbirimize destek olacaktık. Uluslararası ilişkiler eğitimimde al­dığım sözel ve teoriye yönelik derslere göre daha çok uygulamaya yönelik ve takım çalışmasına yönlendiren dersler zorlayıcı ancak ge­lişimim için kesinlikle çok faydalıydı. Aynı zamanda oda arkadaşımın Belçika’lı bir Exchange öğrencisi olması da İngilizce pratiğim için bulunmaz bir fırsattı.

MBA programındaki birinci senemin sonunda bu kez Company Acti­on Project heyecanı sarmıştı. Programın ikinci senesinde haftanın i­ki günü tam zamanlı olarak bir şirket için proje hazırlayacak olmak bizler için hem öğrendiklerimizi uygulama fırsatı bulmak hem de mezuniyet sonrası iş bulabilmek için çok önemli bir imkandı. İkinci senemin başında İş Yatırım için proje geliştirmeyi tercih ettik. O dö­nemin yeni ve popüler konusu olan türev ürün geliştirme üzerine seçtiğimiz projemiz sayesinde takım arkadaşlarımla çok iyi dostluk kurmamızı sağlamasının yanında bizler için iş hayatına atılan ilk cid­di adım olması açısından da büyük bir avantaj oldu.

MBA’deki son sömestrde bu kez iş bulma telaşı başlamıştı. İzmir’li olduğum ve İzmir dışında yaşamak istemediğim için sınıf arkadaşla­rıma göre iş bulma konusunda işim biraz daha zor gözüküyordu. Neyse ki korktuğum gibi olmadı. Son sınıfta Türk Vergi Sistemi der­sime giren Yeminli Mali Müşavir Faruk Sabuncu sayesinde dünyanın en iyi denetim firması PriceWaterhouseCoopers’ı tanıma fırsatım oldu. Kendisi aynı zamanda şirket ortağı olan hocamız bizi BJK Plaza’da ağırladığı bir gün İzmir’de de ofislerinin olduğunu söyledi. O gün ciddi ciddi bu firmada çalışmayı istedim. İşe alım sürecini takip ettim ve sürecin olumlu devam etmesi sonucunda Mayıs 2007’de teklif aldım.

Teklifi aldım ama aldığım teklif İzmir için değil İstanbul içindi. O an ki heyecan ve askere gitme endişesi ile çok fazla düşünmeden kabul ettim ama daha sonra içime ailemden ayrı yaşayacak olmak içime sinmemişti. Yaz tatilinin sonunda eğitim öncesi istenilen evrakları tes­lim etmek için İzmir ofise giderken telefonum çaldı ve İzmir ofis için bir kişilik pozisyon açıldığını, istersem değerlendirebileceğimi söyledim. Cevabım çok netti: “Yoldayım, hemen imza atmaya geliyorum!”

Denetim firmalarını bilmeyenler için anlatmam da fayda var. Ortam aynen üniversitenin devamı gibi. Yaş ortalaması çok düşük, dolayı­sıyla çalıştığınız kişiler sizin yaş seviyenizde olduğu için çoğu zaman birbirinizi iyi anlayabiliyorsunuz. Sürekli bir yoğunluk ve deadline’lar söz konusu. Bu nedenle ofiste ya da evde geç saatlere kadar lapto­pınızla çalışmak işin büyük bir parçası. Sürekli olarak bir bilgi bom­bardımanına tutuluyorsunuz. Bunlardan ne kadarını alabilirseniz ka­riyer yolunuza o kadar donanımlı devam ediyorsunuz.

PwC’nin İzmir ofisinde Vergi Departmanında takım şefi (Senior As­sociate) olarak çalışıyorum. Bu aralar üçüncü senemi devirmek üze­reyim. Geçtiğimiz ay Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavir ünvanına haiz oldum. Erken yaşta bu ruhsatı almak kariyerim için önemli bir açılım olacak diye umut ediyorum. Kendimi sektörde farklılaştırabil­mek adına, SPK’nın düzenlediği sınavlara girip Sermaye Piyasası Fa­aliyetleri İleri Düzey Lisansı’nı bu ay aldım. Önümüzdeki süreçte Ba­ğımsız Denetim lisansını da almayı hedefliyorum.

2010 yılında Sabancı Üniversitesi’nde öğrenci danışmanlığı da yap­maya başladım. Hiç tanımadığım öğrenci arkadaşlarla mail vasıta­sıyla tanışıp onlarla fikir alışverişinde bulunmak gerçekten çok ke­yifli. İşim gereği pek çok firmaya denetim için gidip, farklı iş yapıla­rını görme fırsatım oluyor. Bunu yaparken edindiğim tecrübeleri genç arkadaşlarımızla paylaşmak ve onlara biraz olsun faydalı olmak beni gerçekten tatmin ediyor.

Sabancı Üniversitesi mezunu olarak gerçekten gurur ve onur duyu­yorum. Okula duyulan saygı da gerçekten doğru bir tercih yaptığımı bana her zaman hissettiriyor. Öyle ki, askerliğimi yaparken ya da ge­ce bir trafik kontrolünde bile bana faydası dokunabiliyor.

Tüm mezunlara ve öğrenci arkadaşlara çalışmalarında başarılar dili­yorum, sevgilerimle…


1 Ağustos 2020 Cumartesi

Kendine İyi Bak Torbalı

Madem bir süre Torbalı’ya gitmeyeceğim, bu fotoğraf burada son hatıra olarak kalsın. 10 yıllık Torbalı maceram 2010 yılında PwC’den ayrılıp GM’de çalışmamla başlamıştı. Opel’de çalışırken yolun karşısındaki Philip Morris’e bakıp Mümin’e “bir gün burada çalışacağım…” dediğim günlerin ardından 1 Ağustos 2013’te hayalim gerçek olmuştu. Bu tarihten 7 yıl sonra, bu kez kişisel eşyalarımı toplamak için geçtiğimiz hafta fabrikaya gittim. Alelacele çekilmiş bu fotoğraf dolu dolu geçen yılların ardından bir dönemin kapanışı olsa da aynı amaç uğruna yola devam…

6 Eylül 2019 Cuma

İstanbul Kaçamağı ve Geçmişe Yolculuk

Yarım günlük bir eğitim için İstanbul’a gittim bu Perşembe günü. Eğitim sonrası bu eğitimden aldıklarıma, bir başka deyişle öğrendiklerime dair bir şeyleri yönetim ekibimize sunacağım için İstanbul’a inişimde bir gerginlik hissettim. Tabiri caizse “huzursuz” bir şekilde Akaretler’de öğle yemeği yiyeceğim bir yer ararken iş sebebiyle tanıdığım birilerini görüp hem selam verdim hem de bu vesileyle o mekanı yemek için tercih etmiş oldum. Sahi ben Akaretler’e yaklaşırken balık yemeyi hayal etmemiş miydim…


Selam verdiğim masada, 2007 yılında PwC’de son mülakatımı yapan, bir başka ifadeyle benim işe girmeme onay veren kişi de vardı. Kısa bir sohbetin ardından tek başıma masama oturup yemeğimi söylediğimde geçmişe yolculuk başladı. Yaklaşık 12,5 yıl önce mülakat için girdiğim BJK Plaza’ya birazdan eğitim almak için girecektim ve eğitimi benimle aynı yıl PwC’ye başlayan bir arkadaşım verecekti. İster istemez geçmiş defterleri açtım, aldığım kararları, yaptıklarımı ve yap(a)madıklarımı sorguladım. Bu çelişkileri yaşarken sanki arka fonda uçakta okuduğum kitaptaki içsel mutluluğu yakalamanın her şeyden önce geldiği mesajı kulaklarımda yankılandı. Yemeğimi yerken iki kere yeni açtığım youtube kanalıma girdim (Eyy okuyucu, youtube’da “volkan yorulmaz” diye aratarak kanalıma abone olabilirsin) ve sabahın erken saatlerinde yüklediğim videomun izlenme sayısını takip ettim. Benim dışımda birilerinin izlediğini görmek hoşuma gitti. Bir yandan da az önce masadaki selamlaşma esnasında, masadaki en kıdemli üstadın “videolarını izliyoruz” demesi aklıma geldi. Vay be, Linkedin’de yaptığım paylaşımlar gerçekten birilerine ulaşıyormuş diye sevindim. Nilgün’ü arayıp bu diyaloğu bir de ona anlattım. Ardından eğitim için BJK Plaza’daki PwC eğitim salonuna geçtim.


Beş buçukta bitmesi gereken eğitim dörtte bitince eğitimi veren arkadaşımla vedalaşıp, nerede takılabileceğimi sordum. Bana Nişantaşı’nı önerince, tüm diğer alternatifleri yok sayıp yola koyuldum. Nişantaşı her zamanki gibi yine çok havalı idi. Sokaklarında yürümek bile iyi geldi. Sonra tekrar aşağı indim. Akaretler’de iki ayrı kafeye girip tek kişi için uygun yer bulamayınca üçüncü girdiğim yer olan Sutiş’e oturdum ve soğuk kahve eşliğinde bu satırları yazdım. Kendimi daha hafif ve prangasız hissetmek için yanıma bilgisayar almadığımdan kurşun kalemle ajandama bu satırları döktüm. İlk fırsatta bilgisayara aktarıp (ertesi gün, yani Cuma akşamı, soundcloud’dan dinlediğim Türkçe jazz müzik eşliğinde) Kim bilir, o ileride dediğim zaman geldiğinde bugünkü sorgulamalarımı belki yersiz belki anlamsız ve gereksiz bulurum. Çok daha tatmin olduğum günler dileğiyle…

1 Ağustos 2017 Salı

Philip Morris’te 4 Yılı Devirdim

Güzel insanlarla, güzel bir ortamda hakettiğinin karşılığını maddi ve manevi alarak çalıştığın zaman saatler, günler, haftalar ve yıllar ne kadar da hızlı geçiyormuş.

Bugün Philip Morris camiasındaki 4.yılımı dolduruyorum. Serviste işe gitmekte olduğum şu an, cep telefonumdan bu satırları yazarken geride kalan 4 yılda biriktirdiğim deneyimlerin ve dostlukların hazinesini düşünerek kendimi, çok şükür, şanslı hissediyorum.

Önceki iş yerlerimde, ki hem PwC hem de GM benim bugüne gelmemde önemli pay sahibidir, 3 yıllık çalışma süresini (kendi tercihimle) aşamamıştım. Ne mutlu bana ki Philip Morris’te bu süreç çok daha hızlı, keyifli ve öğretici geçti.

Umarım bu ortam hep böyle güzel devam eder ve ben de buradan emeklilik için ayrılırım.

Sevgiyle,

İlk Kutlama LinkedIn'den Geldi
Facebook Artık İş Yıl Dönümlerini de Kutluyor

7 Ağustos 2016 Pazar

Shoe Dog - Nike'ın Hikayesinden Kendime Dersler

Bu yaz için okunması gereken “business” kitapları listelerinin birinde Shoe Dog’u görüp, nedir ne değildir diye detaylı incelediğimde Nike’ın sahibi Phil Knignt’in anı kitabı olduğunu görünce, sevdiğim ama hikayesi hakkında hiç bir şey bilmediğim bu marka ve arkasında yatan muhtemel bir başarı hikayesi için kitabı edinme kararı aldım. Ardından, bu aralar telefonumda kullandığım “goodreads” adlı uygulamada okumakta olduğum kitaplar listesine bu kitabı eklerken aslında kitabın sadece önerilmekle kalmadığı bir hayli de beğenildiğini hem notundan hem de yorumlarından farkettim. Yaklaşık 760 sayfalık kitabı bitirince de kendim için aldığım notlarla birlikte bir değerlendirme yapmak istedim.

Bir kere daha önce hakikaten hakkında hiç bir şey bilmediğim Phil Knight’i çok sevdim. Sanırım bunda en önemli faktörde onun da benim gibi PwC adlı denetim firmasından geliyor olması önemli faktör oynadı. Bununla birlikte bir ortak noktamız daha var; o da bazı konularda tepkisini koymakta benim gibi zorlanıyor ve susarak, tepkisizlikle konuya cevabını veriyor. Şirketin kuruluş aşamalarında kendisine çalışanlarından gelen talepkar postalara cevap vermemesi hayır diyememesinin en basit örneği, ama o sorun yaşamamak için, hayır yerine susmayı tercih etmiş. Daha önce hayır diyebilme konusunda okuduğum bir kitapta eğer kolay hayır diyemiyorsanız, evet demek yerine susun deniyordu, Phil de bunu başarıyla uyguluyor. Ama Phil’in de gayet dik bir duruş sergileyip “hayır” demeyi bildiği noktalar da var; ilk aklıma gelen, yine benim mesleki tecrübemle yakın olmasından ötürü, şirketine verilen yüklü gümrük vergisi cezası için idari makamlara sonuna kadar itiraz etmesi, hakkını aramak için her türlü araştırma ve girişimde bulunması yazdığı başarı hikayesi için de dönüm noktası oldu.

Kitapta hikayesini yıl yıl anlatması çok hoşuma gitti. Olayların ardı ardına tarihsel olarak devam etmesi kendimi hikayenin içinde hissetmemi sağladı.

Hacettepe Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okurken bölüm başkanımız yazın mutlaka biyografi ya da otobiyografi okumamızı önerirdi ve kişilerin yaşanmış hikayelerinden kendimize çok iyi dersler çıkarabileceğimizi söylerdi. Son 2-3 yıl içerisinde okuduğum kitaplardan Steve Jobs ve Alex Ferguson’dan bu bağlamda güzel şeyler edindiğimi düşünürken, bu kitap ta kesinlikle fayda açısından (oto)biyografilere  ve anı kitaplarına önem vermemi sağlayacak cinsten oldu.

İngilizce olarak okuduğum kitaptan hoşuma giden bazı alıntılar yaptım. Aşağıda da bunların bir kısmına kısa yorumlar yaparak içselleştirmek istedim. Bakalım ileride bu notları okuduğumda neler düşüneceğim…

Bu arada kitabı okumayı düşünenler için, kesinlikle tavsiye ederim. Özellikle girişimcilik konusunda cesarete ihtiyacı olanlarla, çok paraya sahip olunca hayatın nasıl değiştiğini merak edenler için güzel ipuçları içeriyor bu kitap…

Ayrıca kitabı ve Phil Knight için ekşi sözlükte yazar hash browns'un yazdıkları da şu şekilde:

"1964'te şirketini kurduğunda pazar bu kadar büyük değildi. spor ayakkabılar genelde sporcuların kullandığı ekipmanlardı. Harcanabilir gelir ve boş zamanın artması, spor yapma alışkanlığının yaygınlaşması, spor aktivitelerinin ticarileşmesi ve küreselleşmesi, reklam, tasarım ve konfora yapılan yatırımlarla spor giyimin günlük kullanımının artması pazarı büyüttü. phil knight bu trende katkıda bulunarak hem de bundan faydalanarak büyük bir global marka ve şirket yarattı. Başından beri spor ayakkabıların iyi satacağına ilişkin güveni tamdı. japon onitsuka'nın distribütörlüğü ile başladığında, pazarda talebin arzdan fazla olduğunu görüyordu. bu güçlü talebi karşılamak için şirketin bilançosunu zorlamaktan çekinmedi. yüksek büyüme oranlarını devam ettirebilmek için tedarikçi ve banka fonlamasını sonuna kadar kullandı. ilk on yıl hep likidite sıkıntısının içinde oldu. bir kaç kez iflasın eşiğinden döndü. Likidite sıkıntısını aşmak için bulduğu yollardan biri perakendecilerden geri ödemesiz ön sipariş almak oldu. bunun karşılığında %7 iskonto verdi. perakendeciler başta buna yanaşmasa da ürünlerin rağbet görmesi kabul etmelerini sağladı. bu program halen kullanılıyor. Önceki iş tecrülerinden kurumsal hayattan lezzet almadığını gördü ve etrafında da genelde o hayat tarzından sıkılan 'unemployable' kişiler toplandı. ilk yönetim kademesi bunlardan oluştu. dolayısıyla nike'ın kültürü de. En etkin pazarlama yöntemi sponsorluk anlaşmaları olduğu için sporcular ve kulüpler ile yakın ilişkiler kurdu. onlara daha bütüncül bir ürün desteği verebilmek için konfeksiyon tarafına da girdi. bu atılım aynı zamanda mağazalardaki raf alanını ve görünürlüğünü artırdı. Sıfırdan başladığı yıllarda pazarın en güçlü oyuncuları adidas ve pumaydı. şu anda ise nike'ın abd'deki pazar payı %21 adidas'ın ise %3.5. nike'ın global satışları 31 milyar dolar, adidas'ın 19 milyar dolar. utangaç bir girişimci için hiç fena değil. * yazdığı 'shoe dog' adlı kitaptan aklımda kalanlar. akıcı ve güzel bir anı kitabı. tavsiye ederim."
 
 
In the beginner’s mind there are many possibilities, but in the expert’s mind there are few. (ee ben bunu şöyle yorumluyorum; tecrübe bazı ihtimallerin aslında ihtimal dahilinde olmadığını görebilmektir.)

Like it or not, life is a game. Whoever denies that truth, whoever simply refuses to play, gets left on the sidelines, and I didn’t want that. (Hayatın oyun olduğunu kabul edersek acaba daha mı rahat davranız yoksa bu oyunu kazanmak için daha mı çabalarız?)

So that morning in 1962 I told myself: Let everyone else call your idea crazy . . . just keep going. Don’t stop. Don’t even think about stopping until you get there, and don’t give much thought to where there is. Whatever comes, just don’t stop. That’s the precocious, prescient, urgent advice I managed to give myself, out of the blue, and somehow managed to take. Half a century later, I believe it’s the best advice—maybe the only advice—any of us should ever give. (İnandığın yolda vazgeçmeden çalışmaya devam et dendiğinde kişisel gelişim kitabı mesajı gibi oluyor ama böyle gerçek bir başarı hikayesi ile süslendiğinde bu söz gerçekten “vurucu” oluyor)

Now, here, you see, it takes all the running you can do, to keep in the same place. If you want to get somewhere else, you must run at least twice as fast as that.

The man who moves a mountain begins by carrying away small stones.

A tiger hunts best when he’s hungry. (Gerçekten ihtiyacın olan şey için gösterdiğimiz performans sıradan şeyler için gösterdiğimiz performanstan her daim fazla oluyor, yoksa daha fazla havuçla mı doldursak dünyamızı?)

To study the self is to forget the self.

A wise man climbs Fuji once. A fool climbs it twice.

Happiness is a how, not a what. (Kısa ama net cümle; ne yaptığın ile nasıl yaptığın konusun şirketlerin performans değerlendirmesinde bile son derece önemli hale gelmişken mutluluğun da bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatan Phil Knight’a teşekkürler)

Business is war without bullets.

Shoe dogs were people who devoted themselves wholly to the making, selling, buying, or designing of shoes.

It’s the Greek goddess of victory. (Nike’ın Yunan tanrıçası olduğunu da bu kitap sayesinde öğrendim)

Good news travels fast. Bad news travels faster than Grelle and Prefontaine. On a rocket. (Biz Türkçe’de kötü haber tez duyulur diyoruz, demek ki her kültürde olan bir şey bu.)

A race is a work of art that people can look at and be affected in as many ways as they’re capable of understanding.

I told them that this program, which we were calling Futures, was the future, for us and everyone else, so they’d better get on board. Sooner rather than later. (Ah şu türev ürünler, 2006’da yüksek lisans yaparken üzerinde ürün bile geliştirdiğim ama sonar hayatımda hiç karşıma çıkmayan türev ürünler, Nike’ın finansman sorunu için ilaç olmuş bile)

Don’t go to sleep one night. What you most want will come to you then. (Denemeye değer sanki ama o gece hangi gece acaba?)

No brilliant idea was ever born in a conference room, he assured the Dane. But a lot of silly ideas have died there, said Stahr. (Nedense ben de hem iyi yorumlarımı hem de sıra dışı fikirlerimi diğer insanlarla bir aradayken değil de kendimle başbaşayken vermişimdir)

Somebody may beat me—but they’re going to have to bleed to do it. (İddialı cümle…)

Nike was more than just a shoe. I no longer simply made Nikes; Nikes were making me. If I saw an athlete choose another shoe, if I saw anyone choose another shoe, it wasn’t just a rejection of the brand alone, but of me. (Son iki şirketimde bende de bu algı var, çalıştığım markaların ılımlı fanatiği oluyorum, ki sadece maaşlı çalışanım, Phil gibi şirketin kurucusu/sahibi olsam durum holiganlığa bile gidebilir)

Don’t tell people how to do things, tell them what to do and let them surprise you with their results. (Bu tavsiye çocuk gelişimi için de veriliyor, bakalım oğlumuz için ne kadar uygulayabileceğiz)

I let them be, let them do, let them make their own mistakes, because that’s how I’d always liked people to treat me.

Vastly trickier than how to get midsoles from Point A to Point B was the question of Son A and Son B, how to keep them happy, while keeping Son C, Nike, afloat.

There is no finish line. (Emekliliğe bakış açım…)

Beating the competition is relatively easy. Beating yourself is a never-ending commitment. (Yoksa tek rakibimiz kendimiz miyiz? Peki ya THY?)

He said going public wasn’t an option. It was mandatory. I needed to solve this cash flow problem, he said, attack it, wrestle it to the ground, or else I could lose the company. Hearing his assessment was frightening, but necessary. (Nakit sıkıntısı Phil’I çok yordu, ama borsaya açıldıktan sonra da kral oldu)

I recall thinking during one of my nightly runs: Everything is about to change. It’s just a matter of time. (Biz buna  kişisel gelişim kitaplarında “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” diyoruz)

Essentially the American Selling Price law, or ASP, said that import duties on nylon shoes must be 20 percent of the manufacturing cost of the shoe—unless there’s a similar shoe manufactured by a competitor in the United States. In which case, the duty must be 20 percent of the competitor’s selling price. So all our competitors needed to do was make a few shoes in the United States, get them declared similar, then price them sky high—and boom. They could send our import duties sky high, too. And that’s just what they did. One dirty little trick, and they’d managed to spike our import duties by 40 percent—¬retroactively. Customs was saying we owed them import duties dating back years, to the tune of $25 million.

Fortune favors the brave. (Kendi fikrini işi haline getirmeyi düşünen potansiyel girişimci bu cümleyi okuyup şirketin kuruluş işlemlerini başlatır, net…)

When you see only problems, you’re not seeing clearly.

I say by pure chance, but is it really? Am I allowed to think that some coincidences are more than coincidental? Can I be forgiven for thinking, or hoping, that the universe, or some guiding daemon, has been nudging me, whispering to me? Or else just playing with me? Can it really be nothing but a fluke of geography that the oldest shoes ever discovered are a pair of nine-thousand-year-old sandals . . . salvaged from a cave in Oregon? Is there nothing to the fact that the sandals were discovered in 1938, the year I was born?

To study the self is to forget the self. Mi casa, su casa

You measure yourself by the people who measure themselves by you.

Though we knew that much of the criticism was unjust, that Nike was a symbol, a scapegoat, more than the true culprit, all of that was beside the point. We had to admit: We could do better. We told ourselves: We must do better. Then we told the world: Just watch. We’ll make our factories shining examples. And we did. In the ten years since the bad headlines and lurid exposés, we’ve used the crisis to reinvent the entire company.

Change never comes as fast as we want it. (Ah bir de bana sorun, değişmesini istediğim şeyi kaç senedir bekliyorum bi bilseniz…)

When goods don’t pass international borders, soldiers will. (Küreselleşen dünyayı harika anlatan bir ifade…)

When it came rolling in, the money affected us all. Not much, and not for long, because none of us was ever driven by money. But that’s the nature of money. Whether you have it or not, whether you want it or not, whether you like it or not, it will try to define your days. Our task as human beings is not to let it. (Para sana hakim olmak için her şeyi yapar, dikkat!)

Luck plays a big role. Yes, I’d like to publicly acknowledge the power of luck. Athletes get lucky, poets get lucky, businesses get lucky. Hard work is critical, a good team is essential, brains and determination are invaluable, but luck may decide the outcome. Some people might not call it luck. They might call it Tao, or Logos, or Jñāna, or Dharma. Or Spirit. Or God. Put it this way. The harder you work, the better your Tao. And since no one has ever adequately defined Tao, I now try to go regularly to mass. I would tell them: Have faith in yourself, but also have faith in faith. Not faith as others define it. Faith as you define it. Faith as faith defines itself in your heart. (Şans faktörünü kabullenmek bir erdemdir, her şeyi şansa tabi ki bağlayamayız ama şansın etkili bir tamamlayıcı olduğunu ilk kez bu kitapta okumadığımıza göre bizim de kapımızı çalmasını, hatta kırmasını beklediğimizi haykırabiliriz)

21 Eylül 2014 Pazar

7 Yılda Öğrendiğim 7 Şey

3 Eylül 2007 tarihinde başladığım iş hayatımın 7. yılını kutladığım şu günlerde geriye dönüp geçen zaman diliminde gözlemlediğim veya tecrübe ettiğim dersleri kaleme alıp saklamak istedim. Böylece hem kendime bir özet hem de okuyanlara faydalanabilecekleri bir kaynak bırakmayı amaçladım.

 
Geride kalan 7 yıllık dönemin tamamını çok uluslu firmalarda ve genel olarak finans ve denetim ile ilgili alanlarda geçirdim. 2007’den 2010’a denetim ve danışmanlık alanında faaliyet gösteren PriceWaterhouseCoopers’ta, 2010’dan 2013’e dünyanın otomotiv devlerinden biri olan General Motors’ta çalıştım. Son 1 yıl 1 aydır da dünyanın bir numaralı sigarasını üreten firmada çalışıyorum. Bu üç firmada farklı ekiplerle ve yöneticilerle çalışma fırsatı buldum. Birbirinden farklı liderlik ve yöneticilik özellikleri olan kişileri gözlemledim, onlarla iletişim ve etkileşim içerisinde kendime bir şeyler katmayı hedefledim. Dolu dolu geçen bu 7 yılın sonunda aldığım dersleri özetle 7 maddede topladım: 
  • Her şeyin başı sorumluluğunu yerine getirmek
  • Planlı ol, not al, ajandanı yönet 
  • Etkin bir network sahibi ol
  • Yan masanda olan bitenden haberin olsun (büyük resmi kaçırma) 
  • Profesyonellik dedikleri şey ketum olmayı gerektirir
  • Ya bir role-model’in ya da bir coach’un olsun 
  • Heyecanı kaybetme, kaybediyorsan aksiyon al

Orta okul ve lise yıllarında tarih derslerinde savaşların sebep ve sonuçlarını sorarlar, yukarıdaki gibi maddeleri ezberlettirirlerdi. Sınavı geçinceye kadar aklımızda tutar, sonra da bir daha asla hatırla(ya)mazdık. Gelin bu 7 madde de öyle olmasın, biraz detaylandıralım.

Önce sorumluluğunu yerine getir

Çalışanın işvereniyle arasındaki iş akdinin gereği olarak öncelikle kendisine atanan sorumlulukları yerine getirmesi gerekmektedir. Her profesyonel, kendisinden beklendiği üzere, önce işini yapmalıdır. Unutmamalıyız ki, işveren tanımlanmış sorumlulukların yerine getirilmesi için para ödemektedir. Çalıştığımız firmada bizim gibi tüm çalışanların bir takımı oluşturduğunu düşünürsek, hepimizin sorumluluklarını tam olarak yerine getirmesi günün sonunda bizim de kazanan bir takım olmamızı sağlayacaktır. Ve unutmayın ki kazananlar daima ödüllendirilir ve takdir edilir.
Eğer kariyerinizde hedeflediğiniz noktaya ulaşmak istiyorsanız, önce bu birinci maddeyi layıkıyla yerine getirmeniz gerekiyor. Özellikle kariyerinizin başındayken, almış olduğunuz yüksek eğitiminize paralel olmayan daha basit işlerle meslek hayatınıza başlayabilirsiniz. Title’ınızın “assistant” ya da “trainie” unvanını içermesi, önemli toplantıları dahil edilmemeniz, ofiste geçen belirli bir sürenin basit ofis işleriyle geçiyor olması sizi demotive etmesin. Bundan hiç gocunmadan, bu işin de üyesi olduğunuz o ekipte biri tarafından yapılması gerektiğinin bilincinde olarak o işe sarılın. Öğrenmek için geçen kariyerinizin ilk yıllarında da kıdem ve tecrübeniz ile ekibin en saygın personeli olacağınız kariyerinizin son yıllarında da her işinizi önemseyip sorumluluklarınızı bilinçli bir şekilde yerine getirin. “Ya harika bir şey yap, ya da harika bir şekilde yap” sözünü mottonuz haline getirin ve size verilen sorumluluğu katma değerinizi de katarak ekibinize sunun. Özellikle performans değerlendirmelerinde amirlerinizin öncelikle bakacağı şeyi işinizi ne derece iyi yaptığınızı değerlendirmek olacaktır. Bu sebeple hedeflediğiniz performans zamları ve terfiler için öncelikle size verilen sorumlulukları yerine getirmeniz gerektiğini unutmadan işinize ve gerekliliklerine yoğunlaşın.
Planlı ol, not al, ajandanı yönet

İlk maddede işimizi iyi yapmanın öneminden bahsetmişken, işimizi yapış şeklinden hiç bahsetmedik. Benim gözlemlerim, işinde başarılı, alanına hakim her yöneticinin planlı bir şekilde çalıştığını gösteriyor. Lisedeyken bir hocamız tahtaya Fransızca bir cümle yazıp bir sonraki hafta bunun ne demek olduğunu açıklayan öğrenciye bir üst not için kanaat notu kullanacağını söylemişti. Ertesi hafta geldiğinde tahtada yazan cümlenin “not alarak çalışın” olduğunu öğrendiğimizde “bu muymuş yani” demiştik. Aslında hem okulda hem de işte not almak ve alınan notları planlı bir şekilde değerlendirip uygulamak çok önemli. Günümüz iş dünyasında birçok toplantıya giriyoruz, bunların bir kısmı bilgilendirmeden öteye gitmezken bir kısmı ise hararetli tartışmaların yaşandığı ve fikirlerin adeta çatıştığı toplantılar oluyor. Bu toplantılarda pek çok kişinin önünde not defteri mevcut oluyor ancak bu deftere ismini yazmak ya da imza atmak yerine toplantı gündemine dair önemli notlar alanlar hep günün sonunda da farkı yaratan kişiler oluyor. Tabii ki not almak sizi tek başına bir yere taşımaz, burada asıl vurgulamak istediğim planlı bir şekilde hareket etmeniz. “Ferrarisini Satan Bilge” ve “Ünvansız Lider” kitaplarının yazarı Robin Sharma’yı severek okuyorum. Kendisinin ofiste mesaiye başlamayla ilgili güzel bir önerisi var. Çoğumuzun güne bilgisayarımızı açıp, mailleri ve iş telefonumuzdaki mesajları kontrol edip bunlardan önemlilere cevap vererek başladığımızı söylüyor. İşte bunu yaparken de o günü planlamayı es geçtiğimizin altını çiziyor. Bunun yerine işe gittiğimizde ilk işimizin akşam eve giderken o gün nelerin bitirmiş olması gerektiğini planlamak olduğunu belirtiyor. Bunun için de öncelikle günlük olarak yapılması gerekenleri yazmamızı, sonrasında da belirli aralıklarla o hafta, ay ve yıl içerisinde tamamlamamız gereken sorumluluklar için ajandamızı şekillendirmemizi tavsiye ediyor. Ben de bu sistemi uygulayarak gün içerisindeki iniş-çıkışlardan etkilenmeden o gün yapmam gerekenleri basit bir şekilde izleyebiliyorum ve gün sonunda eve giderken neleri bitirdiğimi ve varsa ertesi güne sarkan işlerimi takip edebiliyorum. Notlarınızı çağın gerekliliklerine göre farklı yazılımlarda takip edebileceğiniz gibi klasik ajandalarda da izleyebilirsiniz, önemli olan sizin kendinizi rahat hissetmeniz ve yapacaklarınızın listesini eksiksiz not almanız.

Etkin bir network sahibi ol

Sabancı Üniversitesi’nde yönetim bilimleri (MBA) alanında yüksek lisansımı yaparken çarşamba günleri iş dünyasından tepe yöneticiler okulumuzda workshoplara katılırlardı. Bu workshopların birinde ülkemizde de faaliyet gösteren çok uluslu büyük bankalardan birinin yöneticisi, “iş dünyasında herşey çalışmakla olmaz, bazen kimi tanıdığınız da sizin başarılı işler ortaya çıkarmanızı sağlar” demişti. Konuyu pekiştirmek için verdiği örneklerde davetlere mutlaka katıldığını, her defasında özellikle farklı insanlarla tanışmaya özen gösterdiğini, kartvizit değiştirmenin çok önemli olduğunu ve her gün mutlaka telefon rehberini gezip bir süredir aramadığı birini arayarak network’ünü canlı tuttuğunu ve sarfettiği bu eforun hep karşılığını aldığı anlatmıştı. İşte ilk o zaman bu havalı “networking” kavramı ile tanışmıştım. Sonrasında çalıştığım şirketlerde de geniş bir network’e sahip olan her seviyeden çalışanın bir yerlere gelirken bazı engelleri daha kolay aşabildiğini gözlemledim. Bu sebeple, sadece çalıştığınız departmanda değil de diğer departmanlarda da arkadaşlarınız olsun. Sırf çıkar için de bunu yapmayın. Büyük resmi görmek ve şirketinizin operasyonlarını anlamanız için de bu size avantaj sağlar. Farklı departmandaki arkadaşınıza bir gün sizin işiniz düştüğünde bir şey rica edecekken bu size konfor alanı yaratır. Yine şirket dışında da network’ünüzün geniş olması müşteri ve tedarikçilerle ilişkilerinizde yeri geldiğinde rüzgarın sizin lehinize dönmesini, sektörde olup bitenleri de takip etmenizi sağlayacaktır. Tabii ki network’ün geniş olması kadar canlı tutulması yani bağlantılarla sıcak ilişkilerin devam ettirilmesi de önemli. Harvard Business Review’in günlük olarak yayınladığı ve gönderdiği ipuçlarında bu konuda faydalı bir öneri paylaşılmıştı: Her gün öğle yemeğini farklı biriyle yiyin. Kesinlikle öğle araları, kahve-sigara molaları, şirketin sosyal aktiviteleri network’ünüzü genişletmek, yeni bir çevre edinmek için eşsiz fırsatlardır. Bunları etkin bir şekilde değerlendirin.

Yan masanda olan bitenden haberin olsun

Network’ün öneminden bahsederken diğer departmanlardaki insanlar ile kuracağınız ilişkinin şirketinizin operasyonlarını anlamak için size fayda sağlayacağını belirtmiştim. Bu konu özellikle büyük ve çok uluslu firmaların personellerine getirdiği uzmanlaştırma kültürü sebebiyle çalışanın kendi alanına derinlemesine yoğunlaşmasından ötürü etrafında neler olup bittiğini kaçırması ihtimalini düşündüğümüzde çok daha önemli bir hal alıyor. Siz size verilen sorumluluk kapsamında işinize çok hakim olabilirsiniz, ancak günümüzün dinamik iş dünyasında bu kariyer hedeflerinize ulaşmak için yeterli olmaz. Bunu illa ki çevrenizde olup bitenleri anlayıp kendi işinizle bağlantılarını kavrayarak pekiştirmelisiniz. Özetle büyük resmi görebilmek için kafanızı kaldırın ve çevrenizi gözlemleyin. Sorumluluğunuzdaki masanın işlerine olan hakimiyetiniz sizin o masada kalmanızı sağlar, bir terfi ile amirinizin masasına ya da bir başka firmadaki amir pozisyonuna geçmeyi hedefliyorsanız mutlaka öncelikle kendi departmanınız olmak üzere diğer departmanlarda da neler olup bittiği konusunda bilgi ve fikir sahibi olmalısınız. Bununla beraber şirketinizin nasıl faaliyet gösterdiğini, operasyonun nasıl yönetildiğini, sizin sorumluluklarınızın bu operasyon içindeki önemini çok iyi kavramanız gerekir. Back-up sistemi ile çalışan organizasyonlarda bir çalışanın yokluğunda onun yerine aynı departman içerisinden biri bakar. Siz de bu back-up sistemine dahil olma konusunda istekli olursanız kendi masanız dışında bir masanın da genel olarak sorumluluklarını yerine getirebilir duruma gelirsiniz. Bu da sizin avantajınıza olacaktır. Özellikle yönetici pozisyonlarındaki kişileri gözlemlediğimde her masanın işlerini detaylı olarak bilmeseler de günün sonunda her masadaki faaliyetin operasyonu ya da finansal tabloları nasıl etkilediğini çok iyi biliyor olduklarını fark ettim. Eğer sizin de hedefleriniz tepedeki yönetici pozisyonlarıysa sorumluluklarınızı harika bir şekilde yerine getirirken ekip arkadaşlarınızın sorumluluklarını da anlayıp büyük resmi görmek için çaba sarf edin.

Profesyonellik dedikleri şey ketum olmayı gerektirir

İş hayatında bulunduğunuz pozisyon stratejik olsun ya da olmasın bir gün elinize şirketinizle, sektördeki rakip(ler)inizle, yeni çıkaracağınız ürünle, ekip arkadaşınızla ya da direk sizinle ilgili çok önemli bilgiler ulaşabilir. Bu bilgileri iyi analiz edip biriyle paylaşılabilir olup olmadığı konusunu gözden geçirmeden kesinlikle en samimi çalışma arkadaşınızla dahi paylaşmamalısınız. Bu aşamada yapacağınız yanlış bir tercih hem sizin adınıza bir hata olarak hanenize yazılır, hem de şirketinizin zarar görmesine ya da itibar kaybetmesine sebep olabilir. Yine Sabancı Üniversitesi’ndeki workshopların birinde Jan Nahum bizlere iş hayatına yönelik verdiği bir tavsiyede, yürütmekte olduğunuz bir projeyi finalize oluncaya kadar en yakın iş arkadaşınızla bile paylaşmayın diye öğütte bulunmuştu ve başından geçen benzer bir olayda kendisinin bitirme aşamasına getirdiği bir projeyi bir iş arkadaşıyla paylaştıktan hemen sonra o iş arkadaşının genel müdürden bu projenin hayata geçmesi için onay aldığında yaşadığı hayal kırıklığını paylaşmıştı. Yine benzer şekilde günümüzde sıklıkla kullandığımız sosyal medya araçlarında da (twitter, facebook, instagram, vb.) işimizle ilgili önem arz eden konuları paylaşmaktan sakınmalıyız. Bilginin hızlı bir şekilde ve dezenformasyona da uğrayabilecek bir biçimde bu kanallarda yayılması yine istenmeyen sonuçlara yol açabilir ve bu da hem bize hem de çalıştığımız kuruma zarar verir. Tabii ki duvarları olan ve iletişimi zor bir ekip arkadaşı olmadan iş arkadaşlarımızla samimi paylaşımlarda bulunup güçlü ilişkiler kuracağız. Ancak paylaşımlarımızda profesyonelliğin gerekliliklerini yerine getirip neyin paylaşılıp neyin saklanması gerektiğini tartıp ona göre hareket etmeliyiz.

Ya bir role-model’in ya da bir coach’un olsun

Ulaşmak istediğiniz kariyer hedefini belirlerken kendiniz için bir role-model belirleyip onun başarı öyküsünden esinlenerek kendi başarı hikayenizi yazabilirsiniz. Tabii ki tek bir role-model belirlemek durumunda değilsiniz, farklı özellikler için farklı liderleri örnek alıp dilediğiniz özelliklerini hayatınıza adapte edebilirsiniz. Bu noktada örnek alacağınız kişinin biyografisini okumak, yaşayan kişiler ile linkedin gibi farklı kaynaklardan iletişime geçmek, onlar üzerine yazılmış incelemeleri takip etmek size bakış açısı kazandıracaktır. Örneğin Steve Jobs’un biyografisini okuyuncaya kadar sunum tekniklerine yönelik birçok eğitim alsam da başarılı sunumlar yapmaktan uzak bir performansım vardı. Kitapta Jobs’un Powerpoint’ten sunum yapan bir kişinin anlattıklarına hakim olması için o slaytlar olmadan sunabilecek donanımda olması gerektiğini, bu sebeple kendisinin ofiste Powerpoint kullanmayı yasakladığını okudum. Ben de bundan etkilenip hazırladığım sunumlarda slaytlar hiç yokmuş gibi çalışmalarımı yapıp sunuma çıkmaya başladım. Gerçekten de bu sunum performansımı olumlu yönde etkiledi.

Pek tabii ki çalıştığınız şirkette koçluk/mentörlük sistemi varsa bunu da iş hayatınıza aktif bir şekilde adapte ederek koçunuzdan/mentörünüzden alacağınız tüyolarla iş yapış şeklinizi farklılaştırıp kendinizi ulaşmak istediğiniz seviyeye taşıyabilirsiniz. Hatta illa bu sistem şirketinizde aktif olarak kullanılmasa bile yukarıda bahsettiğim networking faaliyetleriniz kapsamında yöneticilik niteliklerini beğendiğiniz kişilerle iletişim kurup onlardan geribildirim ve öneriler toplayarak kendinizi geliştirebilirsiniz.
Heyecanı kaybetme, kaybediyorsan aksiyon al

Her sabah masanıza oturduğunuzda o gün yapacaklarınız için duyduğunuz önem ve istek, işinize olan bağlılığınızın en güzel göstergesidir. Heyecan konusunda 7 yıllık gözlemlerime göre, heyecanını kaybetmiş insanlar ay sonunda maaşını alıp ailesini geçindirmek için çalışıyor olmaktan hayıflanırken, heyecanla işine bağlı olan çalışanlar ise sürekli işiyle ilgili geliştirilebilir alanları kovalayan, ek sorumluluk almak için çaba gösteren, kendini güncel tutan ve farklılaştırmaya çalışan bireyler olarak hem kendine hem de şirketine değer katıyorlar. Hal böyle olunca da sarf edilen bu eforu birileri mutlaka görüp takdir ediyor ve bu onlara performans zammı ya da terfi olarak geri dönüyor. Bu sebeple kişi kendi durumunu değerlendirip özeleştirisini yapmalı ve eğer mevcut durumda üstlendiği sorumluluklar için heyecan duymuyorsa bir aksiyon planını hayata geçirmelidir. Peki böyle bir durumda neler yapılabilir? Kişi ek sorumluluklar isteyerek “job enrichment” olarak nitelendirilen iş zenginleştirmesi yöntemiyle yeni sorumluluklar tecrübe edebilir. Yine amiriyle durumu paylaşıp rotasyon çerçevesinde bölüm içerisinde farklı bir pozisyon ile yola devam edip daha önce yapmadığı işleri yapıp hem yeni bir şeyler öğrenmenin, hem de yeni bir şeyler yapmanın heyecanını hayatına dahil edebilir. Çalışan eğer yeteneklerinin ve donanımlarının bulunduğu departman dışında da çalışmasına elverişli olduğunu düşünüyorsa, kendisine uygun bulduğu pozisyon için ilgili departman yöneticisi ve İK yönetici ile görüşüp talebini ileterek açılacak pozisyon için havuzda kendine yer edinebilir. Yine tüm bu saydıklarımla soruna çözüm bulamıyorsa iş değişikliği ile yeni bir firmada, yeni ekip arkadaşları ve yeni sorumluluklarla kariyerine devam edebilir. Organizasyon kültürü dersinde öğretilen verilere göre çalışanların düşük performans ve düşük iş tatmini yaşamalarının sebeplerinden biride içinde bulundukları organizasyonun kültürüne tam olarak adapte olamamalarıdır. Bu sorunu aşan çalışanların performanslarında yükseliş ve buna bağlı olarak yaptıkları işten tatmin olma seviyelerinde artış gözlemlenmiştir.

Yedi yıllık tecrübemle çok uluslu firmalar başta olmak üzere çalışanların kariyerlerini yönetirken dikkat etmesi gereken hususları yukarıda özetlemeye çalıştım. Bakalım geçen zaman bu deneyim ve gözlemlerimde ne gibi değişikliklere yol açacak. Kariyer basamaklarını çıkıp kıdem aldıkça listeden neleri çıkarıp, neleri ekleyeceğim bunu zaman gösterecek.

Google adsense

Analytics