başarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
başarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2024 Çarşamba

Hoş Geldin Yeni Yaşım 42

Yeni yaşıma iki gün kala, havalimanında rahat bir masa bulmuşken ve saat henüz sabahın 6’sı bile olmamışken, internete bağlanıp gece gelen mailleri karşılamak istemediğim için boş bir belge açıp tarihe not düşmek istedim. Her geçen yıl biraz daha doğum günlerimin heyecanını azaltırken yine de içimde bir kıpırtının olması güzel. Eskiden iş yerinde doğum günleri kutlanırken kutlamak istemeyen, kendileri için pasta kesilmesini tercih etmeyen arkadaşlarım olduğunda şaşırırdım. Şimdilerde onları daha iyi anlayabiliyorum ama hala tam olarak o kafada değilim. İçimdeki çocuğun enerjisi düşse de hala var bir afacanlığı, şöyle ki geçtiğimiz Pazar akşamı Soundcloud’da bir set dinlerken hoşuma giden bir şarkıyı not aldım, doğum günü postumu paylaşırken arka planda çalarım diye…

Geride kalan yıla baktığımda pek çok şükür sebebim var. Yazı bitirirken “Ben Senden Razıyım 2024 Yazı” (Volkan Yorulmaz: Ben Senden Razıyım 2024 Yazı) diye yazmıştım. Genel olarak bu yıla baktığımda da şükürler olsun. Kariyerimde yıllardır hayalini kurduğum kritik virajı aldım, oğlumu gönlümüze göre bir özel okula gönderebildim, çekirdek ailemizde sağlığımız yerinde ve evimizde huzurumuz var. Başta sağlık olmak üzere tüm bunlar şükür sebebim. İnşallah yeni yaşımda da öncelikle bunları korurum, üzerine bir şeyler de koyabilirsem katma değeri olur. Bu aralar nasılsın diyenlere cevap verirken sık sık kullandığım gibi “statükoyu korumak da bir başarı” olabiliyor.

Dün gece yıllar sonra Torbalı’ya gideceğim için bir yazı (Volkan Yorulmaz: Yeniden Torbalı - Fabrika Gezisi ve Şeffaf Forum) yazarken blog’umda gezinip Torbalı hatıralarımı okuyup geçmişe bir gittim. Eskiden Aralık aylarında burcum için beklentilerimi farklı astrologlardan toplayıp Oğlak ayı 201x yılı beklentileri gibi içerikler hazırlamışım. Şimdilerde ise daha çok şükür daha az beklenti modundayım. Bireysel emeklilik sistemi danışmanlarından bir tanesinin söylediği gibi, portföy büyüklüğü belli bir tutara geldiğinde portföyü koruyacak varlıkları artırıp riski azaltmak lazım. İşte bu yaşlarda daha az kendim için daha çok oğlum için istemeye başlamam da biraz bununla alakalı olsa gerek. Yeri gelmişken bir temennide de bulunayım: İnşallah yeni yaşımda da Okan’ın başarıları ile gurur duymak nasip olur. Geçtiğimiz günlerde Owlypia Local Round sonuçlarını okulda canlı izledim. Nasıl bir heyecan yaşadım dereceye girecek mi, madalya alacak mı diye. Sanki şampiyonlar ligi finali uzatmalara kalmış, iki takım da yenişememiş ve takımım seri penaltı atışlarına geçmiş gibi takip ettim anonsları. Görende beni hırslı, rekabetçi biri sanacak ama değil. Sadece onun daha iyi bir geleceğe ulaşması için belki küçük bir dönüm noktası olduğundan…

Yılın bu dönemi en sevdiğim içecek toffee nut latte ağzımın tadını sabahın erken saatlerinde yerine getirmişken yeni yaşımda da tadımızın kaçmayacağı, şükür sebeplerimin bol olacağı, keyifli hatıralar biriktireceğim, gözlerim dolacaksa bunun gururdan olacağı sağlıklı ve bereketli bir yaş olsun inşallah. Tam noktayı koyarken şöyle bir çevreme bakıp aklıma Hande Yener’in “Şansın Bol Olsun” şarkısı geldi. Olmuşken şanslı da bir yıl olsun bari...  



19 Ekim 2024 Cumartesi

Başka Bir Dünya Mümkün

Geçtiğimiz Perşembe sabahından beri kendime bunu tekrar edip duruyorum: Başka Bir Dünya Mümkün... 

14-17 Ekim tarihleri arasında konferans için Antalya’daydım. Öyle yoğun geçen günlerin ve gecelerin ardından hem bir ortam değişikliği hem de temponun yavaşlaması bana iyi geldi. Hele bir de 16 Ekim öğleden sonrasında sunumum güzel geçince iyice bir rahatladım. Ama yine de öyle aman aman rahatlayamamış olmalıyım ki, son akşam plajdaki karaoke partisinde sahneye çıkmaya cesaret edemedim.

Her neyse, sorunsuz geçen bir etkinliğin son bölümünde bavulumu toparlayıp check-out yaptıktan sonra havuz başına inip bir kahve keyfi yaptım. Yazdan kalma güneşli Antalya havası ile bildirimleri kapatılmış Outlook’un verdiği rahatlık birleşince şöyle çevremi bir gözlemledim. En sevdiğim tatil aktivitesi olan güneşin altında öylece yatan Rus turistleri Ekim ortasında görünce kendime günün gerçeğini hatırlattım: “başka bir dünya mümkün”.

Havuz başındaki kahve keyfi öncesi Insta'ya atılan son hikaye
Otelden ayrılırken, uçakta ve havaalanından eve dönerken de bir kaç kez kendime bu telkinde bulunurken buldum kendimi. Hatta belki başarılı da olmuş olabilirim ki Perşembe gecesi bilgisayarı açmadan erken yattım. Ancak Cuma günü sabahtan bir başka gerçek ile uyandım: yeni pozisyonumda benden bir çok beklenti vardı. Gelen mailler sorular ve istekler içeriyordu ve topladığım enerjiyi adeta emiyordu. Altı gibi yürüyüşe çıkıp rahatlamayı planlasam da o sıralarda gelen bir başka maille yine keyfim kaçtı ve molayı ancak akşam yemeği ile verebildim. Gece bilgisayarı zorunlu bir sistem güncellemesi sebebiyle kapattığımda saat 1’di, yani yeni güne girmiştik.

Bugün biraz kendimle başbaşa kalıp neden bu kadar yoğun ve ne beni bu kadar yoruyor diye kendime sordum. Adeta biraz kendimi tanımaya, kendimle mülakat yapmaya adadığım o anlarda bulduğum cevap şu oldu: özellikle pandemi döneminde kariyerimin en zevk aldığım sorumluluklarına adamışken kendimi hep yalnız ve dedike çalışmıştım. Ancak bugünlerde çok fazla kişiyle yollarım kesişiyor, başka paydaşlarla mutabakata varmak, fikir alışverişinde bulunmak, bilgi alıp, karar vermek gerekiyordu ve bu da klasik Volkan’ın çalışma tarzından farklıydı. Buna alışmak, bu dönüşümü yönetmek beni yoruyordu. Durumun değerlendirmesini yapmak bana iyi geldi, en azından haftasonu bu satırları yazarken iyiyim. Pazartesi sabahı yine bana yüklenen, benden bir şeyler talep eden o mailleri alıp kendi yapılacaklar listemdekilere vakit ayıramadıkça stres yaşayacak olsam da bazı şeyler artık benim için daha net. Bu günlerden de hayırlısıyla geçip güçlenerek çıkacağımı düşündüğümde çok daha iyi hissediyorum. O halde bir kez daha tekrarlayayım: başka bir dünya mümkün. 

Rutinlerimi seviyorum ama bir kaç günlüğüne rutinlerimin dışına çıkmayı da seviyorum.


2 Mart 2024 Cumartesi

Başarısızlık mı? Hayır, Sadece Bir Deneme

Geçen hafta, çok keyif alarak okuduğum bir kitap hakkında bir blog yazısı kaleme aldım ve Linkedin’de paylaştım. Kitap, işimizde direk uygulayabileceğimiz çok güzel dersler barındırıyordu. Kitapta altını çizdiğim bölümleri okuyucularla paylaşmak için çok heyecanlıydım ancak, paylaştığım yazıya pek ilgi olmadığını gördüm. Bir önceki blog yazıma göre çok daha az kişi görmüş, beğenmiş ve yorum yapmış. 


Bu durum yeni bir yazı yazmak için bu haftaki hevesimi kırdı. Ama bu Cumartesi sabahı, şu sıralar kitabını okuduğum Noah Kagan’ın bir tweetine denk geldim. Bana neye odaklanmam gerektiğini hatırlatan bu verileri paylaşmıştı:


Bu tweet bana şunu fark ettirdi: Dünyanın en yetenekli ve başarılı insanları bile her zaman başarılı olamıyorlar. Onlar da sevilen, çözüm olan veya fark yaratan içerik, ürün veya hizmet bulana kadar çok sayıda şey deniyorlar.

Onlar da hedeflerine ve hayallerine ulaşana kadar çok sayıda engel, ret ve eleştiriyle karşılaşıyorlar.

Onlar da başarısızlık korkusunu aşıp yaratmaya devam ediyorlar.

Ve biz de öyle yapmalıyız.

Başarılı olmak istiyorsak, başarısızlığı yolculuğumuzun bir parçası olarak görmeliyiz. Onu öğrenme, büyüme ve gelişme fırsatı olarak değerlendirmeliyiz. Onu bir yargı değil, bir geri bildirim olarak algılamalıyız.

Başkalarıyla kendimizi kıyaslamayı bırakıp, kendi gelişimimize ve potansiyelimize bakmalıyız. Küçük başarılarımızı kutlamalı ve emeklerimizi ve başarılarımızı takdir etmeliyiz.

Yaratmaya, paylaşmaya ve dünyaya değer katmaya devam etmeliyiz.

Çünkü başarısız olmanın tek yolu denemeyi bırakmaktır.

Başarısızlık sizi durdurmasın. Sizi motive etsin.

---

Bu içeriğin İngilizcesi de mevcut, okumak istersen: 

http://volkanyorulmaz.blogspot.com/2024/03/failure-no-just-trial.html


26 Şubat 2019 Salı

İnsanı Yaşlandıran Şey Zaman Değil Mutsuzluktur

Yukarıdaki bu iddialı başlık "İnsanı Yaşlandıran Şey Zaman Değil Mutsuzluktur" bana değil Kaan Sekban'a ait. 2017 sonunda Kaan Sekban’ın kitabını okuyup kendisini bir hayli sevmiştim. Aradan geçen zamanda kendisini sosyal medyada takip etmeye devam ettikçe kendisine olan sevgim ve dönüşüm hikayesine olan saygım daha da arttı. Kısmetse önümüzdeki Pazar günü de kendisini ilk kez canlı izleme fırsatı bulacağım. Çalıştığım şirketin “gezi kulübü” üyeleri olarak kalabalık bir grup biletlerimizi aldık ve Pazar günü eğlenceli “beyaz yakalı” hikayeleri dinlemek için sabırsızlanıyoruz.
Bununla beraber, bu hafta içerisinde Harvard Business Review’de Kaan Sekban’ın bir röportajına rastladım. Açıklamalarından özellikle dikkatimi çeken kısımları renklendirdim. Seviyorum kendisini, siz hala sevmiyorsanız belki bu röportajı okuyunca seversiniz…
Bu arada Kaan’ın kitabını okuduktan sonra yazdıklarıma da buradan ulaşabilirsiniz:
"Konfor alanınızdan çıkın ve sınırları zorlayın."
HBR: Neden on yıl beklediniz? Kariyer değiştirmek için doğru zamanın geldiğini nasıl anladınız?
Sekban: Bankadayken yönetici pozisyonuna geçebilmek için çabalıyordum. Hayal kırıklıkları ve uzun bekleyişlerle dolu bir süreçti bu. Ne kadar yıprandığımı ve sıkıldığımı anladığımda değişim kararını verdim. Kurumsal dünyanın beyaz yakalı çalışanları kendilerini bir konfor alanının içine hapsediyor. Sabit bir gelir, risk almadan sürdürülen bir yaşam. Değişimden fazlasıyla korkuyoruz. “Doğru zaman” olup olmadığı ise tartışılır. İşin aslı, finansal durumlar açısından son derece yanlış bir zamandı. Ve bu, benim için en büyük meydan okumaydı. Zorlu bir yolculuğa çıktığımı biliyordum. Ancak kurumsal hayatın bana kazandırdığı iş disiplini, iş ahlakı ve daha pek çok değer benim donanımlı başlamama yardım etti.
Peki düşündüğünüz kadar zorlu oldu mu? Evet. Size bir anda tüm kapılar açılmıyor. Bazı insanların kafasında hep o “bankayı bırakmış gelip-geçici çocuk” olarak kalıyorsunuz. Dışarıdan görünen renkli gösterilerle dolu bu güzel manzaranın arkasında, kurumsal dünyayı eleştirdiğiniz için size tepki gösterenler ve kültür-sanat sayfalarında yer vermeyen gazeteler, dergiler de var. Ayrıca size destek olacak bir sponsor ya da yapımcı da bulamıyorsunuz. Önyargıları aşmak ve kendinizi ispat etmek emek ve zaman istiyor. Fakat üretmeyi kafasına koyup çok çalışan insanın başaramayacağı hiçbir şey yok. 
Gösterilerinize nasıl hazırlanıyorsunuz? Aslında tüm gösteriler, süreçte şekilleniyor. Hazır bir metnim yok. Anlatacaklarım zihnimde kayıtlı. Ancak sahnede aklıma gelen ve çok iyi tepkiler aldığım espriler olursa onları çıkışta not ediyorum. Niyetim detaylı bir şaka tablosu yaparak şakaların istatistiklerini tutmak, bir nevi şaka analizi yapmak.
Gösteri esnasında stresi nasıl yönetiyorsunuz? Biletler çok önceden tükeniyor. Bu da bende peki ya beklentiyi karşılayamazsam diye bir endişe yaratıyor. Ancak sahneye çıktığım anda hissettiğim enerji beni büyülüyor ve ben sadece akışına bırakıyorum.
Sahne üstünde algı yönetimi önemli. Siz bunu nasıl başarıyorsunuz? Mizahın bir matematiği var. Ve ne söylediğinizden çok nasıl söylediğiniz önemli. Doğru reaksiyonu almak için mimiklerinizi çok iyi kullanmalısınız. 
Sırada ne var? En büyük hayalim, komedinin yerel bir iş olmadığını kanıtlamak. Bunun da ilk adımı bu işi İngilizce yapmak. Önce Türkiye’deki expat’larla başlamak ve her kültürden insanın karşısına çıkarak tepkilerini görmek istiyorum. Ayrıca ikinci kitabımı yazmaya başladım.
Kariyerine yeni bir yön vermek isteyen insanlara tavsiyeniz nedir? Öncelikle kurumsal dünyayı şekillendirmek çalışanların elinde. Plazalar korkutucu yerler olmak zorunda değil. Fakat yine de içinden çıkmak istiyorlarsa ilk tavsiyem planlı ve hazırlıklı olmaları. Bu yola çıkarken bedeller ödemeye hazır olun.
Profesyonellerin en büyük sorunu istedikleri şey hemen olsun istemeleri. Beklemeye tahammülleri yok. Ayrıca en ufak başarısızlıkta yıkıma uğruyorlar. Öncelikle bundan vazgeçmeleri lazım. Sonra başkalarının ne dediğine, yaş, cinsiyet ve benzeri önyargılara kulak asmayıp kendi seslerine kulak vermeleri gerekli. 
İnsanı yaşlandıran şey zaman değil mutsuzluktur. Tüketmekten üretmeye geçersek daha mutlu olacağız ve genç kalacağız. Bu nedenle kendinize bir meydan okuma bulun, konfor alanınızdan çıkın ve sınırları zorlayın.

26 Kasım 2017 Pazar

İş Dünyasının Temelleri Üzerine Kısa Kısa


Kim övülmekten hoşlanmaz ki? Bunun cevabını herkes bilir ama pek az insan övmeyi tercih eder. Karşısındakinin, ya da şöyle de diyebiliriz "altındakinin" şımaracağından çekinir ve onun övülmeye layık olan işlerini ve yeteneklerini farketse de bunu dile getirmez.

İnsanlara gerçek liderlik yapmanın sırrı onları övmekte yatar. Samimi övgü insan yüreğini en iyi harekete geçiren şeydir. Hiçbir zaman unutma ki ödüllendirilen davranış tekrarlanır.

Halbuki kişi övüldüğünde illa ki yaptığı işte daha mutlu olur, daha motive bir şekilde aynısı tekrarlamayı hatta geliştirmeyi hedefler. Bu çabası da takımına, şirketine pozitif bir şekilde yansır.

Bakın bu konuda Goethe, “insanlara olmaları beklenen biriymiş gibi davranarak olabilecekleri kişi olmalarına yardım edin” demiştir.
 

“Bir insana olduğu gibi davranan, öyle kalacaktır. Bir insana olabileceği ve olması gerektiği gibi davran, öyle olacaktır. (J.W. VON GOETHE)”

İşteki başarının özü insanların yüreğiyle bağlantı kurmaktır. İnsanlarla ilişkin ne kadar derinse onlara yaptığın liderlik o denli etkili olacaktır. İnsanlar sana güvenmezse seni takip etmezler.

Bu noktada genelleme yapmaktan kaçıp, kendi tecrübemi paylaşmam gerekirse, özelimi paylaşabildiğim, kendimi açabildiğim yöneticilerime karşı hep daha yüksek bir güven hissedip takım ruhunu performansıma yansıtmayı başardım ve bu da ekip olarak daha iyi sonuçlar almamızı sağladı. Özetle iş dışında birşeyler paylaşabilmek, kısacası ilişkiyi "iş"ten öteye taşıyabilmek, ilişkiye derinlik katabilmek liderin ekibinden alacağı sonuca direk pozitif katkı sağlayacaktır.
Hayatta gerçekten başarılı olmanın en iyi yolunun gerçekten nazik olmaktan geçtiğini unutma.

Bazı sert tavırlar işin yapılmasını sağlayabilir, bazı kişilerce bu "otoriter" tavır sonuç odaklı bir izlenime de sebep olup pozitif algılanabilir. Ama tatlı dilin yılanı bile deliğinden çıkaracağını unutmamakta fayda vardır. Günün sonunda kalp kırarak yaptırılan bir işin orta ve uzun vadede getireceği negatif geri dönüşleri gözden kaçırmamak lazım. İnsanları kazanmak nezaketten geçer ve siz bir insanı kazandığınızda bir değil pek çok işi başarmış olursunuz.
Başarısızlık başarıya giden otoyoldur. Başarısızlık nasıl kazanacağını öğrenmekten ibarettir. Başarısızlıkta asla olumsuz ya da tenkit edici bir lisan kullanma. Azarlamak, insanları özel kılan yegane ışıklarını söndürür.

Nezaketi her an korumak ise asıl fark yaratandır. İşler yolundayken nezaket göstermek kadar işler iyi gitmediği anlarda da nezaketi korumak gerekir. Kriz anlarında nezaket sınırlarının aşılması sonrasında pek çok olumsuz sonucu da beraberinde getirir. Unutulmamalıdır ki, iş yapan kişi hata da yapar. Bu işin doğal bir sonucudur. Bu gibi durumlarda önemli olan gerekli dersin alınmasıdır. Hatayı yapan kişiyi sert bir dille eleştirmek o insanın yeteneklerinin körelmesine, kendine güveninin azalmasına sebep olur. Ondan iyi bir yönetici bu anlarda da destek olabilmelidir.

24 Kasım 2017 Cuma

Sevdim Bu Düşünceleri

Bir Cuma sabahı yıllık izin sebebiyle evdeyken konular arasında ışınlanarak yazdığım ve alıntıladığım bazı düşünceleri paylaşmak istedim. Yeni bir bakış açısı kazandırırsa ya da mevcut bakış açınızı netleştirirse ne mutlu…

Yaşamın ödülleri üzerine

Çoğumuz yaşamın önemli ödüllerini kaçırırız. Pulitzer, Nobel, Oscar, Emmy… Ancak her birimiz yaşamın küçük ödüllerini alabilmek için birer adayız. Sıvazlanan bir sırt. İçten bir teşekkür. Harika bir yemek. Sıcak bir çorba. Soğuk bir bira. Yaşamın büyük ödüllerini alamadığınız için sıkılmayın. Size sunduğu küçük zevklerin tadını çıkarın. Çünkü bunlardan hepimize yetecek kadar var.

Başarı üzerine

Başarı da tıpkı mutluluk gibi kovalanamaz. Bir sonuç olarak kendiliğinden gelmelidir. Bu da yalnızca kişi yaşamını kendinden daha büyük bir amaca adadığı zaman önceden tasarlanmayan bir sonuç olarak gelecektir. - Victor Frankl

Sorumluluk almak üzerine

Herhangi bir şey için üstlenmemiz gereken suçları ya da sorumlulukları bir başkasına aktardığında, aslında bu sorunu kontrol edecek gücün olmadığını söylemiş oluyorsun. Aynı zamanda bu konu hakkında hiçbir seçimin olmadığını ve sonucu değiştirme kapasitesine de sahip olmadığını da söylemiş oluyorsun. Yani başka insanları suçlayarak aslında kendi gücünü vermiş oluyorsun. Bir bakıma “Ben işleri düzeltemem, bunu ancak onlar yapabilir” demiş oluyorsun. Hatta “Yaşamımdaki şartları ben etkileyemem, bunu ancak başkaları yapabilir” de demiş oluyorsun. Winston Churchill’in sözünü hatırla: “Büyüklüğün bedeli sorumluluktur”.

Yüzleşebilmek üzerine

Birçok kez karşımızdaki insanlarla, onların bize yaptıklarını düşündüğümüz, kendimizi kötü hissetmemizi sağlayan davranışlarıyla yüzleşmekten nefret ederiz. Biri bizi aşağılar ya da bize kötü davranır ve biz de bunu olgun bir şekilde dile getirmek yerine hiç olmamış gibi davranırız. Ancak yara eninde sonunda mikrop kapar, enerjini de tüketir.

29 Eylül 2017 Cuma

Ne Oldu Sana Kral?

Hayat pek bir acımasız, özellikle de başarı konusunda. Daimi başarı için hep çok çalışmak, hep araştırmak, daha iyiyi hedeflemek gerekiyor. Aşağıdaki manşet 2007 yılı Kasım ayında Forbes dergisinden. O zamanlar "kral" Nokia idi, şimdilerde ise pazarda sadece küçük bir oyuncu pozisyonunda. Bu herkes için hayatın her alanında başa gelebilecek birşey. Demek ki şanımıza inanmayıp, ne oldum değil de ne olacağım demeliyiz.

Haydi bakalım, 2007'ye nişanlanalım:

10 Eylül 2017 Pazar

Proje Yönetimi Esasları

5 – 6 Eylül 2017 tarihlerinde Franklin Covey’den Sibel Demirel hocamızın Proje Yönetimi eğitimine katıldım. Her hakkı saklı olan bu eğitimin içeriğini paylaşamasam da eğitimin bende bıraktığı ana öğretileri yazıp, yeri geldiğinde kullanmak üzere saklamak istedim. Franklin Covey’in websitesinde eğitim tanıtımda kullanılan şu cümle özellikle bir çoğumuzun projelere girişirken ne kadar da donanımsız bir şekilde işe başladığının altını çiziyor: “Henüz resmiyet kazanmasa da günümüz çalışanları, sessiz sedasız proje yöneticisi rolünü üstlenmeye başladı.” Ben de yönetim bilimleri alanında yüksek lisans yaparken operations managemet dersinde proje yönetimi konusunda fikir sahibi olsam da bilgileri güncelleyip işin metodolojisini yeniden öğrenmek oldukça faydalı oldu. Bakalım temel olarak neler öğrenmişim:

Özgün bir ürün, hizmet ya da sonuç yaratmak için üstlenilmiş başlangıç ve sonu olan geçici çalışmaya proje denir. Yanlış başlatılan bir proje başarısızlığa mahkumdur. Project Management Institute’a göre, bir projenin başarılı olması için zaman, bütçe ve kalite hedeflerinin üçünün de tutması gereklidir.

Proje esnasında ihtiyacı belirlemeye yönelik iyi sorular sormak başarılı bir proje için en önemli unsurlardan biridir. Özellikle önemli paydaş görüşmelerinde doğru ve açık uçlu sorular kullanılması gerekir. Mesela “ne için kullanacaksın?” bu anlamda önemli bir soru örneğidir.

Kalitenin iki farklı tanımlaması yapılmıştır. Birincisinde kalite, beklentiye uygunluk olarak ikincisinde ise kalite, kullanıma uygunluk olarak ifade edilmiştir. Bugün ikinci tanım daha anlamlıdır.

Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı kitabının yazarı Stephen Covey’e göre insanlarla hızlı olmak yavaştır, yavaş olmak ise hızlıdır.

Proje esnasında yaşanılan sorunlara yönelik bildirimlerde suçlama dilinden ziyade "veri odaklı dil"e geçiş yapılarak mevcut sorunlar gündeme getirilmelidir.

Eğitimin kapanış seansında hepimiz bu eğitimin bize proje yönetimi ile ilgili öğrettiği iki şeyi söyledik. Benim için birincisi “iş kırılım yapısı oluşturmak”, ikincisi ise “açık sorular” sormaktı.  İş Kırılım Yapısı proje kapsamında ortaya konulacak işler ve bunlara ait adımlar hiyerarşisidir. Açık Sorular ise genel bilgi (ne, nerede, ne zaman, neden, nasıl ve kim [5N1K]) toplamaya yönelik soruları ifade etmektedir. Biz öğrendiklerimizi paylaşırken hocam Sibel Demirel de ekrana Mia Hamm’ın güzel bir sözünü yansıtmıştı:

Başardığınızda kutlayın ama her başardığınızda çıtayı biraz daha yükseltin.

9 Nisan 2017 Pazar

Kolay Elde Edilen "Başarılar"

Bazen bazı başarıların bir an önce elde edilmesini ister insanoğlu. Sabırsızdır ve muhtemelen yeterince hazır değildir. Ama ister… O ünvanı, pozisyonu, o sosyal statüyü… Halbuki daha alması gereken çok yol vardır. Hani bir fırın ekmek yenmesi gereken durumlar vardır ya, belki de öyle yapılacaklar ve hazmedilecekler listesi vardır ama nafile, göremez gerçekleri. İşte böyle durumlar için size iki küçük alıntım var.

Birincisi İsmail Özcan’ın “Espri ve Fıkralarıyla Ünlüler” adlı kitabından:

ABD Başbakanlarından James Garfield başkan olmadan önce bir kolejin müdürüymüş. Bir gün bir anne çocuğunu koleje yazdırırken bir ricada bulunmuş:

— Müdür Bey, dersleri biraz daha basitleştiremez misiniz? Benimki derslerin hepsini takip edemez. Koleji de bir an önce bitirmek istiyor.

Garfield cevap vermiş:

— Evet hanımefendi bu mümkündür. Önce çocuğunuzun ne olmak istediğini söyleyin. Malum ya Tanrı bir meşeyi yüz yılda yetiştirirken bir kabak için iki ayı yeterli görüyor.”

Yine aynı konuda ikinci örnek ise Elif Şafak’ın Firarperest adlı denemelerden oluşan kitabından gelsin:

Hayatta bir an evvel başarmak istemek iyi bir şey değildir. Zira "Kolay elde edilen şeyler uzun sürmez. Bağdat'ta bir fırından günde yüz kâse çıkarken, Çin'de tek bir seramik kâse üretmek kırk yıl alır. Hangisi daha değerlidir? Yumurtasından yeni çıkmış bir civciv kendi gıdasını bulup yerken, bir bebek yıllar boyu bakıma muhtaç kalır. Birincisi bakışlarını asla yerden ayırmazken, ikincisi içeride yıldızlar ve galaksiler barındırabilir.”

O halde sabretmeye, çalışmaya, gelişmeye ve katkı sağlamaya devam. Sonunda doğru zaman gelecek ve şansımızı kendimiz yaratmış olacağız. Unutmayın, ortaya çıkan sonucun kalitesini belirleyen verdiğimiz emektir.
 

11 Mart 2017 Cumartesi

Semih Saygıner’den Neler Öğrendim?

10 Mart 2017 günü İzmir'de Semih Saygıner'ı izleme şansı buldum. Dünya bilardo şampiyonunu bilardo oynarken izlesek te asıl izlememize sebep olan konu bize "Birlikte Ne Kadar Uzağa Gidebiliriz?" konusunda verdiği TEDx kıvamındaki sohbet ve buradan çıkaracağımız derslerdi.

Hayli eğlenceli bir anlatımla hedefe giden yol için çok güzel ip uçları verdiği bir konuşma hazırlamış dünya sampiyonumuz. Yaklaşık 1 saat kendisini izlemek yetmedi, üzerine evde de TEDx'deki videosunu izleyip anlattıklarının bir kez daha üzerinden geçtim.

İzlediğim Semih Saygıner'den kendim için bazı notlar da çıkardım. Onları da paylaşmak isterim:
  • Önce iste sonra hayalinin peşinden git.
  • Beceriksizliklerimin bir sonucuyum. Beceriksiz olduğum haller kendimi geliştirmeme sebep oldu.
  • Gözünde büyütme.
  • Oyunu yetenekli değil, çok çalışan kazanır.
  • Öğrenci gibi yaşa, öğrenmeyi kapattığın gün öldüğün gündür.
  • Rağmen’leri yaşayarak kariyer yapabilirsin.
  • Yumruk yapmış elle tokalaşmak zordur.
  • Algıları açıp sonuna kadar öğrenmeye aç ve hazır olun.
  • Bir konuda fark yaratmak istiyorsanız, bütün öğrendiklerinizin üzerine kendiniz olacaksınız.
  • Başkalarının ayak izlerine basarak onları geçemezsiniz.

Tabi bir de en ön sıradan izlerken kendime hatıra çektiğim videoları da birleştirip Youtube'a yükledim. İşte o videolardan "Bir Hatıra ve Bir Mesaj". Keyifle izlemeniz dileğiyle:


19 Şubat 2017 Pazar

Dehşet bir başağrısının ardından…

Sakin bir Pazar öğleden sonrasında salonda ayaklarımı uzatıp keyifle birşeyler yazmak istiyorum. En azından buna vakit ayırabilmek güzel. Ne zamandır yazmak için birşeyler beni tetikliyor ama ya ben tembel bir modumda oluyorum ya da halim kalmamış, Okan’dan fırsat bulamamış oluyorum. Ama bugün içimde birikenleri yazıp dışarı çıkaracağım. İşte bu yüzden çalışmak için kaçtığım, kendime ayırdığım bu vakitte işe bir mola verip kendimle başbaşa kalıyorum. Kulağımda Jack Johnson’ın 2008 yılında çıkardığı "Sleep Through the Static" albümü ile bakalım kelimeler beni nereye sürükleyecek. 

Yoğun günler geçiriyorum iş anlamında. Hep yoğunuz belki de, herkes de yoğun sorduğunda aslında. Ama bu aralar bir hayli yoğun, artık kontrolü kaçacak, yönetmek de zorlanacak kadar bazen… Mesai yapsan da anca operasyonel işleri yetiştirebildiğin, kendini geliştirmene, günceli takip etmene fırsat vermeyecek derece bir iş yükünden bahsediyorum. Geçtiğimiz Cuma’da yine böyle sıkışık, nefes aldırmayan bir tempo ile adeta akarken birden işler akmamaya, bazı şeyler ters gitmeye başladı. Burada spesifik örnekler vermek yerine işler sarpa sardı diyip o anları hatırlamak dahi istemediğimi belirterek hızlıca geçmek istiyorum. Ardından dibe yakın bir moralle mesai saati geldi çattı, kalan işleri toparlamak ve en azında haftasonuna bu yükle girmemek için fazla mesai de yapıp biraz vücudumun ve beynimin rölantiye geçmesini sağlayarak fabrikadan ayrıldım. Her zaman kalabalık olan Karşıyaka servisi bile Cuma olmasından ötürü ben dahil sadece 4 yolcu ile yola çıktı. (Kulağımda şu an “What is the purpose of life?” diye fısıldayan Jack Johnson acaba bana birşeyleri sorgula mı diyor tam da bu “derin” yazıyı yazarken) 

 
Yolda Spotify’dan daldan dala müzikler dinleyip twitter’da kafa dağıtmaya çalışırken kafamda gün içinde yanlış giden şeyler için suçlular ve hatayı tetikleyenler listesi yapmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Bir yandan da pozitif olmaya ve önüme bakmaya gayret ediyordum ama kafam deli sorular sorup daha da deli yorumlar yapmayı kesmiyordu. Tüm bunların en iyi molası haftasonu idi. Ama bu haftasonu AVM’lerde geçirilmeyecek kadar değerliydi. Açıkhavaya çıkmalı, biraz doğa ile iç içe olmalı, kısaca uzaklaşmalıydım. Planımı yaptım, yarın Seferihisar’a yazlığa kaçmalıydım. Cuma olmasına rağmen yolda trafik yoktu ve Torbalı’dan Karşıyaka’ya yaklaşık 45 dakika’da geldik. Eve girmeden önce marketten göreceli olarak sağlıklı olduğunu düşündüğüm aburcuburlardan alıp 8 buçuk gibi eve girdim. Yaklaşık 45 dakika kadar da Okan ile vakit geçirdikten sonra evin gizli patronunun uykusu gelmesi ile Nilgün Okan’ı yatağa götürdü ve benim için de günün en rahat zaman dilimi start aldı. En kısık sesiyle TV’yi açıp biraz Survivor izleyip kafamızı dağıttık. Sonra da aylardır tüm sezonu harddisk’te bekleyen ama vakit bulamadığımız için izleyemediğimiz “The Night of” dizisinin ilk bölümünü izledik. 1 saat 10 dakikalık bölümü “uyumadan bitirme” motivasyonu ile izleyip yattık.  

 
Servisten inip kendimi aburcuburla ödüllendirme süreci ile başlayan silsile, Okan’ın yatağa gidip bizim başbaşa eşimle bir dizi izlememizle sürmüştü. Vücudum gün içinde yaşadığı stres savaşının izlerini uyku ile atmaya hazırdı. Yorgunlukla beraber çoğu zaman olduğu gibi çok çaba göstermeden 12’den önce uykuya daldım. Ama normal olmayan birşeyler vardı bu Cuma gününde ve öyle normal de bitmemeliydi… Saat 1 buçukta kendimi kafamı tutarak yatakta farklı şekillere soktuğum bir an Nilgün “noldu?” diye sorunca artık gizleyecek bir şey yok diye düşünüp “başım çok ağrıyor” dedim. Dizi izlerken de aslında biraz sinyal vermişti bünye ama uyuyunca geçer diye düşünmüştüm, aksine uykuda zirve yaptı. Başımın özellikle arkası sanki binlerce nöronu hissedercesine karıncalanıp çılgınca ağrıyordu. Bir Minoset aldım, her zaman işe yarardı ama geçen 10 dakikada işe yaramamıştı. Buzdolabından önce buz kalıbı alıp başımın ağrıyan bölgelerinde gezdirdim. İşe yaramayınca kafamı mutfak penceresinden çıkarıp biraz üşüsem belki geçer diye düşündüm. Huzur operasyonu tarzı birşeyler oluyordu, sürekli helikopter geçiyordu Karşıyaka semalarında. Bu yöntem de cevap vermeyince bu kez bir önceki metod olan buz kalıbını bir havluya sarıp bir daha uyguladım. Ağzıma sebebini bilmesem de Olips attım. Salonda, mutfakta, oturma odasında gezip kendimi yormaya çalıştım. Kafamda adeta bir takım çıtırtılar vardı ve son zamanlardakinden çok farklı bir baş ağrısıydı bu. Neyse ki hayatta sadece güzel şeyler değil kötü şeyler de bitiyormuş. Başımın ağrısı biraz azalınca, özellikle şiddetli ağrıyan kısmı yatağa değmeyecek şekilde (evet yastığa tahammül edemiyordum, bir kenara koydum) yan yatıp uykuya daldım. 


Sabah uyandığımda gece aldığım mesajın farkındaydım. Kendime yapmıştım yine… Bir gün önce yine kendimi kasıp stres seviyelerini zorladıktan sonra vücut bu savaşı gün içerisinde kağıt üzerinde kayıpsız geçmiş ama akşam rahatladığında da bayrağı kaldırmıştı. Bir yanda sorumluluk, bir yanda hedefler olunca karşılaşılan sorunları rölantide bir motorla çözmeyi başaramamıştım. Yaşadığım gerginlik rahatladığım anda da kapalı zarf usulü gün içinde yaşadıklarının faturasını çıkarmıştı önüme… Bunu kendime yapmamalıydım. Sebebi ne olursa olsun, aileme karşı da işime olduğu gibi sorumluluklarım vardı. 34 yaşında bir baş ağrısı olarak bana mesaj çakan bu yüksek seviyedeki stres bundan bir 10 sene sonra çok daha ciddi tahribat yaratabilirdi. 


Bunları kafamda kurarak başladığım Cumartesi sabahı planladığım gibi kahvaltı sonrası ailece hazırlanıp yazlığa gitmek üzere yola çıktık. Annemi de alıp Seferihisar’a doğru yol aldık. Yolda Nilgün gece yaşadığım baş ağrısını ve bunun bir güm önce işte yaşadığım stres ve kaygı ile ilişkisini anneme de anlatınca, kendime sabah verdiğim mesajları bir de ailemden dinledim, pekiştirdim. 
 
Eee buraya kadar sorunun kağıt üzerindeki sebebini yüzeysel, sorunu detaylı olarak paylaştım da ya sonrası? Yarın yeni bir sayfa, yeni bir gün. Pazartesi yine bir çok yapılması gereken iş, okunması gereken mail, yazılması gereken cevap ile gelecek. Ve kestiremediğim bir çok zorluk ve terslik potansiyelini de yine içinde barındıran bir hafta olacak. İşte bu yüzden ne yaşarsam yaşayayım zorlukları kabullenip bununla mücadele etmem lazım. Hedeflediğim yerdekilerle benim aramdaki fark biraz tecrübe ve biraz da soft skill ise bunu gidermenin en önemli aracı da bu yolda her türlü zorluğu Ronaldo gibi topu göğsünde yumuşatıp sonra en iyi vuruşunla adrese göndermekten geçiyor. Bu aralar tekrar tekrar sıkılmadan dinlediğim bir şarkı var, Sagopa Kajmer’in 366. Gün şarkısı. Bu şarkının bence en vurucu sözleri şöyle: 
 
Kurulu bir makinayım, ya arıza yaparsam?
İstemediğim halde ya devrelerimi yakarsam?
Dik durmam gerek, ya yere yıkılırsam?
Ya bir çuval inciri mahveden ben olursam?
Bir daha düşünecek olsam aynı yanlışı iki kere yapar mıydım?
sanmam.
İnkarı bırak kabullen, kabullenmekten başka çaren yok.
Ne de zor oluyor aradıklarını bulman.
Pek de zor oluyor aradıklarını bulman. 

Özetle kolay bir zafer yok hayatta. Hedeflerden vazgeçmek de yoksa günün sonunda, bu hedeflere sakin kalarak ulaşmak en hayırlısı ve en sağlıklısı bence. En basit haliyle, başarısızlıktan korkmadan başarının anahtarını kovalamaya devam... İşte yarından itibaren yeni hedefim gün içinde karşılaştığım can sıkıcı konuların ne ilk ne de son olduğunun bilincinde olarak daha dingin kalıp kaygılardan uzak yola devam edeceğim. Alınacak çok yol varsa eğer, bunun için harcayacak da çok enerjim var!

15 Haziran 2016 Çarşamba

İyi Tatiller

Haziran ayının gelmesi, okulların kapanması ve sıcakların başlaması ile birlikte pek çok kişi tatil planlarını yapmaya başladı. Özellikle özel sektör çalışanlarının yıl içerisinde kısıtlı tatil yapabiliyor olması sebebiyle tatile verdikleri önemi yakinen biliyorum. Her ne kadar yaşadığım şehrin tatil beldelerine yakınlığı sayesinde haftasonları ufak kaçamaklar yapma fırsatım olsa da yıllık izin kapsamında planlanan tatilin yeri bambaşka. Herşeyden önce, tatile çıkmadan önce, yani planlama ve hazırlık aşamasında bana sağlamış olduğu motivasyon benim için heyecan verici. Ayrıca bir yıl boyunca yaşadığımız yoğun tempo sonrası bünyemize iyi gelecek ve önümüzdeki zorlu süreçler için moral depolamamızı sağlayacak olan tatil hem bir ihtiyaç, hem de bir kendini şımartma olarak değerlendirilebilir.

Bu ayki Forbes dergisinin düşünceler bölümünde de tatil ve dinlenme ile ilgili özlü sözler derlenmiş. Bunların arasından hoşuma giden ve aklıma yatanları bloğuma taşımak ve paylaşmak istedim. Bu sıcak yaz günlerinde hepimize ilham versin…
 
Boş vakit, insanın kendisi için faydalı şeyler yaptığı zamandır. Ve ancak çalışkan olanlar buna ulaşır. Benjamin FRANKLIN

Yılın 52 haftası çalışan biri, bu haftaların hiçbirinde elinden gelenin en iyisini yapmıyordur. Ara vermek nefes almayı hızlandırır. Tatilin gerçek amacı yalnızca eğlenmek ya da zaman öldürmek değildir. Zindelik kazanmak, işe yararlığı artırmak ve başarıya teşvik etmektir. B.C.FORBES

En iyi dinlenme, buna vaktin olmadığı zamandır. Sydney J. HARRIS

Pek çok insan harıl harıl çalışmayı biliyor, bir diğer çoğunluk ise en iyi şekilde eğlenmeyi. Ama çok az insan işi eğlenceli hale getirmeyi ya da boş zamanı değerlendirmeyi başarıyor. Sydney J. HARRIS

Boş vaktimi dünyadaki hiçbir zenginliğe değişmem. Honore de MIRABEAU

Tatilin esiri olacağınıza, onu işinizin uşağı yapın. Francis QUARLES

Nasıl ki bir odadaki boş yerler onu oturulabilir kılıyorsa, kısa tatiller de hayatı çekilir kılar. Lin YUTANG

Demiri sıcakken dövmek gerekir. Boş vaktiniz olduğunda da parlatırsınız. John DRYDEN

Dinlenmeye vakit bulamayanlar er ya da geç hastalığa zaman ayırmak zorunda kalır. John WANAMAKER

Hayat, çalışmak ve dinlenmekten ibarettir. Ve dinlenmenin kalitesine bağlı olarak başarı ya da başarısızlık öyküsü yazılır. F.D. van AMBURGH

19 Aralık 2015 Cumartesi

İş Yerinde Takdir ve Ödüllendirme

19 Aralık 2015, doğum günümden 1 hafta öncesi, yaklaşan yeni yıl arifesi, bir Cumartesi sabahı Bostanlı Starbucks'ta oturmuş, kahvemi yudumluyorum. Öncesinde biraz çocuk gelişimi üzerine kitap okuyup, kendime yazabileceğimi (kendime yazmak, zevk aldığım yazma işini sadece kendim için yapmak, hobimi gerçekleştirmek) hissettikten sonra bu satırları kaleme almaya başladım.

Kupalar değil belki ama emeğin karşılığında takdir bekliyor insan

Zor geçen, uzunca süre aklımdan, evet belki de kalbimden çıkmayacak bir haftayı geride bıraktım. Biraz daha spesifik olmak gerekirse, 16 Aralık 2015 Çarşamba gününü  ve etkilerini yeni yeni üzerimden atabiliyorum. 

O güne ilişkin çok fazla detay vermek istemiyorum. Özü itibariyle yaşadıklarım, hissettiklerim ve bende düşündürdüklerinden biraz söz etmek isterim...

Eski amirlerimden birinin dediği gibi çalışanlar olarak bizler günün sonunda "zamanımızı satıyoruz". Biraz daha açacak olursak para karşılığı çalıştığımız kuruma, ya da patron(lar)a, bilgi, tecrübe, iş gücü ve emeğimizi belirli bir saat/ay ücreti ile sunuyoruz. Finansal getiri ile dünyevi ihtiyaçları karşılarken bazı eklerle de duygusal ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz. Nedir bu ekler? Bir pastane ürünü değil pek tabii ki... Örneğin ödüllendirilme, takdir edilme, teşekkür edilmesi, terfi ettirilmesi, ek sorumluluklar sunulması... Kısaca fark edilme ve farklı kılınma ile sonuçlanacak bir takım inisiyatifler. 

Bunlara önem versin ya da vermesin, pek çok insan (herkes demeyi de düşündüm ama genelleme yapmak belki de istisnai özellikleri olan kişileri hiçe saymak olacaktı) ortaya koyduğu emeğin birileri tarafından fark edilmesinden memnuniyet duyar. Gösterilen çabanın takdiri ile motive olur. Bir teşekkür, bir alkış ya da sırtın sıvazlanması onu yeni yapacakları için ateşler. Açacağı beyaz sayfalarda ilham kaynağı olur. 

Bunlar olmadığı zaman da kişinin içi burkulur. Hele ki başkalarına oluyor ama ona olmuyorsa bu burukluk katbekat artar. İster istemez sorgular, kendince cevaplar arar, yer yer yanılgılarla dolu cevaplar üretir. Motivasyonunu kaybeder, konsentrasyonunu yitirir. İsteksizlikle başladığı her yeni adım yüksek başarılı standardına ulaşmasını engeller. 

Konuyu bir de takdir eden tarafından da değerlendirmek gerekir. Pek tabii ki herkesi ödüllendiren, herkesin farkına varan bir sistem yaratmak çok olası değildir. Kaldı ki herkesin bir şekilde takdir edildiği böyle bir sistemin çalışanlarda tatmin duygusunu ne ölçüde etkileyeceği de muallaktır. Bu şekildeki bir sistemde ödüllendirme ve takdir bir standart haline dönüştüğünde sıradanlaşıp motive edici niteliğini yitirebilir. İtici güç özelliğini yitiren ödüllendirme de maaşa ek bir menfaatten öteye gitmez. Ayrıca ekonomik şartları da göz önünde bulundurduğumuzda parasal değeri olan ödüllerin ciddi bir bütçe de gerektirebileceğini göz önünde bulundurmak gerekir.

Konuyu işveren ve/veya amir perspektifinden değerlendirdikten sonra, kendi tarafımdan, "çalışan" açısından biraz daha detaylandırmak isterim. Fark etme, takdir etme, farkını lanse etme ve ödüllendirme gibi süreçler tüm çalışanlar için açık olmalıdır diye düşünüyorum. Buradaki açıklık hem şeffaflığı hem de her seviyeden çalışana sunulan bir mekanizma olması gerektiğini ifade eder. Şeffaf olmalıdır çünkü tüm çalışanlar o ödülü/takdiri çalışanın hangi projede/işte üstün performansına yönelik aldığını bilmelidir. Herkese açık olmalıdır çünkü belirli bir seviyedeki, birimdeki kişilere açık olan sistem diğer çalışanlar için "havuç" etkisi yaratmayacağı için onlar için zamanla önemini ve değerini yitirecektir. 

Gelelim üst satırlarda bahsettiğim, ben de asıl yıkıcı etki yaratan faktörü üstü kapalı bir şekilde anlatmaya... Herkes takdir edilmek ister, ama bu herkes için her zaman mümkün olmayabilir. İşte böyle durumlarda birileri takdir edilip ödüllendirilirken diğerleri de hor görülmemeli. Günün sonunda iş dünyasında bireysel performanslardan ziyade takım performanslarının asıl ve kalıcı başarıya götürdüğü unutulmamalı. Bugün ödüllendirilmeyen kişinin yarınki performansının da o takımın ve şirketin başarısında önemli bir etken olacağı bilinmeli. Bu bilinçle birileri ödüllendirirken  birilerinin de kaybedilmemesine dikkat edilmeli. Bütünlük korunmalı. Bazen bir alkış, bazen onurlandırıcı bir ifade onları da aynı gemide oldukları konusunda bilinçlendirecektir. Bu da ertesi gün onların üstün performans göstermesi için güne heyecanla başlamasını sağlayacaktır.

Çok havada kalacak bir final gibi oldu belki ama bu seferlik konumuzu burada sonlandırıp yakında başarı hikayelerimi buradan paylaşmak için güçlenme dönemine girdiğimi müjdeliyorum. Tıpkı Beşiktaş'ın bir dönem kullandığı slogan GE-Lİ-YO-RUZ gibi ben de "GE-Lİ-YO-RUM!" Pek yakında....

---
Yıllar sonra gelen ödüllendirme ve takdir konulu farklı ve güzel bir deneyim üzerine: Volkan Yorulmaz: Emeklerin Karşılığını Almak: Ödüllendirmenin Önemi

26 Kasım 2015 Perşembe

Bir Futbolcudan Hedefe Ulaşma Yöntemi

Herkesin hedefleri ve hedeflerine giden yoldaki motivasyonları farklı. Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir eğitimde yazarak (özellikle kullandığımız değil de diğer elimizle) amaçlarımızı yazmanın bizi daha yaratıcı sonuçlara götüreceğini öğrenmiştim. Eski futbolculardan Ali Tandoğan da benzer bir yöntemle bir yazarak ve duvara karşı amaçlarını söyleyerek kendini motive ettiğini açıklamış.

Ali Tandoğan instagramda paylaştığı fotğrafının altına yazdığı yorumda uyguladığı metodun kariyeri boyunca faydasını gördüğünü belirterek takipçilerine de önermiş. Kendisini sevip sevmemek ayrı bir konudur ama Salihli'den çıkıp Milli Takım seviyesine kadar ulaşmış bir şahsın paylaştığı bu yöntem saygıyı ve dikkati hakediyor. Bu sebeple ben de buradan paylaşarak daha çok kişinin faydasına sunmak isterim. 

Hedefe giden yolda hepimize başarılar...


15 Eylül 2015 Salı

Çalışmayı Başarı Takip Eder

Dün akşam farkettim ki bir süredir İlhan Mansız'ın instagram profilini ziyaret etmiyorum, hemen bir uğrayayım dedim. Gördüm ki bu kez yepyeni bir ilgi alanı bulmuş kendine, golf sporu ile ilgilenmeye başlamış. Koyduğu fotoğrafın altına da harika bir söz eklemiş. Türkçe'ye birebir çevirdiğimizde anlamını yitiriyor ama İngilizce'si İlhan'ın fotoğrafı kadar yakışıklı.

The only place where success comes before work is the dictionary.

16 Ekim 2013 Çarşamba

Robin Sharma'dan Bayram Mail'imiz Var


Motivasyon ve kişisel gelişim konusunda severek okuduğum ve açıkçası beni etkisi altında bırakan Robin Sharma’dan bu bayram gününde mail aldım. Bayram olduğunun özellikle altını çiziyorum çünkü tatil olması sebebiyle daha konsantre bir şekilde gelen maili okuyup, kendimce değerlendirme fırsatı buldum.

Robin’in gönderdiği içeriğin en vurucu cümlesi, “sadece yüzde 5’in ulaştığı sonuçlara ulaşmak için sadece yüzde 5’in yapmak istediği şeyleri yapın”dı.

İşte o cümlenin orjinal hali:

“To have the results only 5% have, you need to do the things that only 5% are willing to do."

Gönderinin içeriğinde başarılarıyla dünyaya damga vurmuş olan kişilerin bazı alışkanlıkları da paylaşılmış. Özet olarak bu kişiler, güne erken başlayan, kendilerini dinlendirmeyi bilen, günlerini efektif kullanmayı başaran ve alanlarında başarı hikayeleri yazarak efsaneleşmiş isimler.

Daha fazla detay vermeden aşağıda orjinal metnin ilgili bölümünü paylaşıyorum ki esinlenmeniz konusunda araya girmiyeyim.

Read the habits below. Run them. Live them...

--Ernest Hemingway: Up at 5:30 every morning to write even if he'd been drinking the night before. He wrote as a practice, not just when he felt inspired.

--Benjamin Franklin: Sat naked every morning in fresh air for his "bath" which he swore fuelled his energy and creativity. He also listed 13 character traits he wanted to build and measured how he lived against each of them every night before he slept (in a journal).

--Padmasree Warrior (Chief Technology Officer at Cisco Systems): Regular "digital detoxes" where she unplugs from technology to reboot her brain and replenish her creative reserves.

--Leonardo da Vinci: Slept via small naps throughout the day versus sleeping 8 hours straight. The famed inventor Thomas Edison reportedly did the same thing (as does Hip-Hop mogul Sean "P. Diddy" Combs).

--Peter Ilyich Tchaikovsky: Daily walks which shifted his mindset from the mundane to the original. The Great Nelson Mandela used to walk entire days for the exercise and mind-clearing effects the discipline would deliver. So many extreme achievers take a walk every day; ideally take your walk in nature. And bring a means to capture the outpouring of fresh insights that will flow.

--Steve Jobs: Would fast for extended periods of time, recognizing that it created a sense of euphoria within him that motivated his dazzling output of ideas. He also loved carrots, eating so many during one period that his skin turned to a soft orange color.

16 Haziran 2013 Pazar

Başarı

"Başarı, zamanla kazanılan ve planlayabileceğin her şeyin ötesinde getiriler sağlayan küçük günlük disiplinler vasıtasıyla oluşur."

Yukarıdaki cümleyi şu aralar tekrar okumakta olduğum Robin Sharma'nın Unvansız Lider adlı kitabından alıntıladım. Bloguma da not olarak düşmek istedim ki bana ve burayı takip edenlere ders olsun.

Gerçekten de 4 yıllık bir lisans eğitimindense 4 yıllık bir alışkanlık birçok kez bize daha büyük ve fark yaratacak başarı sunma potansiyelindedir. Yeter ki bunu fark edin ve çevrenizdekilerin de fark etmesini sağlayın.


24 Ekim 2010 Pazar

Lacivert



Nihayet Lacivert dergisinde yazım yayımlandı. Biraz geç oldu, dolayısıyla içerik çok güncel değil ama yine de yayımlanması benim için memnuniyet verici, çok güzel bir hatıra.

Gmail'imde sent folderında yazının soft halini bulamadım, umarım hard diskte bulurum ama pdf hali kayıtlara çoktaqn geçti bile :)

http://www.sumed.org.tr/lacivert/lacivert_EkimKasimAralik2010.pdf

Google adsense

Analytics