kitap özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2019 Pazartesi

Bir Süredir Yoktum Buralarda

Bir süredir buralarda yokum, yani buralarda yokum dediysem, bu blog üzerinden paylaşımlarımla yokum. Yoksa yine dünyadaki yerimde var olmaya devam ediyorum. Size bir önceki yazımda yeni fidelerimden bahsetmiştim Temmuz ayında... İşte bu aralar yoğun bir şekilde o fideleri suluyorum. Yeri geliyor, bir kitap okuyup o kitaptan alıntılarımı Türkçe ise vurgulananlar.blogspot.com 'da, İngilizce ise myhighlightz.blogspot.com 'da paylaşıyorum, yeri geliyor dumansız gelecek için #unsmoke temalı bir içerikten etkilenip onu kendimce unsmokeyourworld.blogspot.com 'da değerlendiriyorum. Bazen de mesleki konularda bir şeyler okuyor, araştırıyor ve onları vergianalisti.blogspot.com 'da meraklılarına ulaştırıyorum. Bu bahsettiklerimin hiç birinde güncel bir şeyler yapmadıysam, muhtemelen bir banka ile sorun yaşamışımdır ve konuyu sadecehakkimiaradim.blogspot.com 'dan sizlerle paylaşmışımdır.

Tüm bunlara ek olarak, kendimi sunum becerileri konusunda geliştirmek için Udemy'den online sunum eğitimi alıp, Hikaye Anlatımı konusunda da sınıf içi eğitimlere katılıyorum. Öğrendiklerimi hayata geçirmek için de pratik yapıp çıkan ürünleri youtube'daki yeni kanalımda paylaşıyorum. Kanalımı merak ederseniz, bir gözatıp abone olabilirsiniz: https://www.youtube.com/channel/UC-QG98AFU_zaguhi9Hjbvtw

Yeri gelmişken sizinle son videomu da paylaşayım. Malum bu yaz tekneler, yatlar pek bir popüler. Ben de bundan ilham alıp tekne işletmeciliği ve teknelerde çalışanların vergilendirilmesini anlattım. Konu vergi diye sıkıcı zannetmeyin, bir miktar magazin de içerir, buyurun:


O halde, sizden ricam ben buralarda yokken benden haber almak isterseniz, buralara da mutlaka bakın, illa ki güncel bir şeyler yakalarsınız:

http://www.sadecehakkimiaradim.blogspot.com
http://www.vurgulananlar.blogspot.com
http://www.myhighlightz.blogspot.com
http://www.vergianalisti.blogspot.com
http://www.unsmokeyourworld.blogspot.com

30 Haziran 2019 Pazar

Kadınsız Erkekler'den Unutulmaz Alıntılar

Kitap çok çok iyiydi, tabi kitapta altını çizdiğim cümleler de baya iyi oldu. Her zamanki gibi Murakami yine konuşturmuş kalemini...

Bir ağacın büyüyüp güçlenmesi için zor bir kış geçirmesi gereklidir. Hep ılık ve durgun bir iklim olursa, büyüme halkası da oluşmaz değil mi?

Yarın nasıl bir rüya görürüz, bunu kim bilebilir ki?

Gün gelir, maymun da ağaçtan düşer.

Benim için yazmak, bir şeyi unutmamak için en etkili yöntem.

Bu dünyada doğru olmayanı yapmaktan uzak durmak da yetmeyebilir bazen.


6 Mart 2019 Çarşamba

Olgun İnsanın Özelliği (Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabından)

"Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir." 

"Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra." 

Yukarıdaki iki alıntı "Çavdar Tarlasında Çocuklar" adlı kitaptan... Kitabı önerir misin Volkan derseniz, elinizde daha iyi bir alternatif yoksa evet, aksi halde hayır derim. Murakami, Bukowski gibi yazarlardan sonra beni çok çekmeyen bir hikayeydi, ama yine de arkasında bir emek olduğu kesin, bu sebeple J. D. Salinger'in emeğine sağlık...

18 Kasım 2018 Pazar

Murakami ile Rüzgarın Şarkısını Dinle

Daha önce buradan sizlere Haruki Murakami'nin eserlerini çok beğendiğimi, müthiş keyifle okuduğumu iletmiştim. Bu hafta sadece servisle işe giderken 3 günde hızlıca bir başka Murakami kitabı bitirdim. Bu seferki kendisinin ilk yazdığı eser olması açısından adeta çıraklık eseri diyebiliriz. Ama yine de aynı hamurdan çıktığı için okuması keyifliydi. Kitabın kapak tasarımı da pek bir güzel olunca insan elinden bırakmakta başka bir zorlanıyor. 

Bu kitaptan benimle kalan alıntılar ise aşağıdaki gibi oldu:


Herkes yürekten verdiğinin karşılığını alır. 

Öğle vakti aydınlığında anlaşılır mı gece karanlığının derinliği? 
Yazmak dediğimiz şey aslında kendin ile seni sara olaylar arasındaki mesafeyi korumaktır. Gerekli olan şey sezgiler değil, cetveldir.
Uygarlık iletişimdir. Eğer bir şeyi ifade edemezsen, o şey var sayılmaz.

2 Ağustos 2018 Perşembe

Yavaşla

Kemal Sayar'ın Yavaşla adlı kitabı düşük beklentiyle elime alıp kendime güzel dersler ya da bir başka deyişle notlar çıkardığım bir kitap olarak geride kaldı.

Çok hızlı giderseniz içinizde olup bitenleri özümseyecek ve onu kendi duyarlılığınızın bir parçası kılacak kadar vaktiniz olmaz. Güzellik ancak onu durup temaşa edecek zamanınız varsa size bir şey söyler. Günümüzde görmenin yerini bakmak, hatta bakmanın yerini göz atmak alıyor. Şeyler, ancak iki göz atış arasındaki süre boyunca ilgimizi çekebiliyor.

İnsan özne olduğu duygusuna ancak zamanın içinde yaşayarak, geçmişten bugüne hareket ederek ulaşır.

Bir genç ancak konuşmak ve kendini ifade edebilmekle sağlıklı bir benlik duygusu geliştirir. Bir ebeveynin çocuğu ile hemdem olabilmesi, kafası dağılmadan, sıkıntısız bir biçimde onu dikkatinin odağına oturtabilmesiyle mümkündür.

Aşırı çalışma ve her an küçülme tehdidi stres yaratır. Ve nihayet buradan benmerkezli bir popüler kültür üretilir, artık iyiliğin adap ve erkânı değil, yükselme arzusunun zalimliği iş başındadır.

Yaşama zamanının yokluğunda, kayıp zamanı, yani çalışmanın ziyan ettiği hayatı telafi eden tek şey paradır. Oturduğumuz evler, sürdüğümüz konforlu arabalar, gidebildiğimiz lokanta ve eğlence mekânları, aldığımız ıvır zıvır, çalışma köleliğimizi meşrulaştırır. Ama ya onlar da ruhumuzdaki sızıyı dindirmiyorsa? Ya bunlara sahip olmak için ortaya sürdüğümüz pey, yani ömrümüz, bizim için daha kıymetliyse? Hayat geri gelmiyor. İnsan, ruhunu özgürleştirmeyen, kendisine bir ifade imkânı sunmayan, kendisini gerçekleştiremediği işlerle tatmin bulmuyor. Ruh istiyor ki kendi hikâyelerini anlatabilsin. Hikâyeleri başka insanlara çarpsın, onlarda çoğalsın, kendisine geri dönsün. Çağdaş iş yaşamı ve şirket köleliği ise disipline dayalı. Göreceğiniz düşlerin bile birbirine benzediği, kılık kıyafet, jest ve mimik, şaka ve konuşmaların birörnekleştiği bir disiplin düzeni öngörüyor.

Yapmak için ayrılan zaman, olmak için ayrılması gereken zamanı yer bitirir.

Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız. Anlaşmak için zaman gerekir, zaman ve mekân. Konuşmanın yanında susmak da gerekir, birbirinin söylediğine dikkat kesilebilmek, kalbini dostunun kalbine yaklaştırmak gerekir.

Zamanın para demek olduğu bir çağda dinlemeye ve düşünmeye ayrılan vakit giderek azalıyor. Yüz yüze konuşmanın gerektirdiği duraklamalar, düşüncenin ufak molalarla derlenip toparlanma ihtiyacı, fazlasıyla sıkıcı ve yavaş bulunuyor. Böylece diyaloğun yerini veriler, yorumun yerini power point sunumları alıyor.

'İçime çektiğim hava değil gökyüzüdür’ diyebilenler, eve mutlu dönüyor.

Feuerbach’ın söylediği gibi ‘biz yediklerimiziz’. İnsanların hızlı beslenmeyle uğradığı felaketlerden kurtulma fikriyle yola çıkan ‘yavaş besin’ hareketi dünya üzerinde yaygınlaşıyor. Genetik değiştirmeye karşı çıkan, organik tarımı önceleyen, biyolojik çeşitliliğe prim veren bu hareket; küçük, yerel ve telaşsız olana yaptığı vurguyla global kapitalizme muhalefet ediyor. Yiyeceklerimizi hakkını vererek, daha metafizik bir bakış açısıyla konuşacak olursak ‘şükrünü eda ederek’, onlarla ve o masanın etrafında bulunan dostlarımızla konuşarak tüketmek, bizi daha insan kılar.

“Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde” diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, “kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.”

Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar. Hız hayatı eksiltir.

“İnsan zamanı ölçer, zaman da insanı” diyor bir İtalyan atasözü.

"Kadere karşı sigortalanmak.” Karen Blixen, Avrupalının arzusunu böyle betimliyordu. Oysa Afrikalı onu doğallıkla kabulleniyor, buyur ediyordu. “Ölebilenler, özgürce yaşar” diye eklemişti yazar.

Kellesini ipten zar zor kurtarmış adamın zalimliğinden kork.

Yaşadığımız zaman diliminde çocuklarımıza yapabileceğimiz iyiliklerden birisi, onları televizyon veya bilgisayarın değil gerçek hayatın sesiyle buluşturmaktır. Onlarla hayatı gezebilir, insanları ve sokakları tanıyabilirsiniz. Biraz tuhaf görünmek pahasına da olsa şunu öneriyorum: Onlarla akıl hastanelerini, huzurevlerini, yetiştirme yurtlarını, mülksüzlerin yaşadığı sokakları, camileri, havraları ve kiliseleri gezin. Birlikte çarşıları, pazarları, aktarları dolaşın. Gerçek hayatın nasıl bir şey olduğunu ve ıstırabın gerçek bir insana değdiğinde ne yapabileceğini onlara gösterin. Gerçek hayatın nerelerde soluk alıp verdiğini, insanların nelere gülüp nelere üzüldüğünü, gerçek hayatın seslerinin neye benzediğini onlara öğretin.

İnsan, fark edilmek ister. Oysa giderek aynılaşan ve anonimleşen bir dünyada, fark edilmek zorlaşmıştır.

Daha çok kazanıp daha çok harcıyor, fakat diğer insanlarla daha az zaman geçiriyoruz. Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Yakın ilişkilerin oluşması zaman ve emek ister. Oysa zaman, mutlak biçimde sınırlı bir kaynaktır. Teknoloji zaman kazandıran icatlar yapadursun, zamanla ilgili sınırlılıklarımız giderek artıyor. Modern uygarlık, ‘eşyadan yana zengin, zamandan yana yoksul’ bireyler üretiyor.

Maddi ve sosyal şartlarımız geliştikçe kendimizi kıyasladığımız standartlar yükselir. Haz duygusunun referans noktası arttıkça, beklenti ve hayallerimizin çıtası yukarı çıkar. Seçeneklerin artması, kaçınılmaz biçimde beklentilerin de artmasına neden olur.

Hayatı sadeleştirmek gerekiyor, basit yaşayan insanlar, kanaat edebilenler, ele geçirmeyi reddedenler, kendilerini sınırlandırabilenler bir adım önde yürüyor. Onlar, nadide sarı laleler gibi, ışıltılarıyla dünyayı güzelleştiriyor.

Varsayalım ki, iki hayalî dünyadan birisi arasında bir seçim yapmanız isteniyor: İlkinde yılda 50 bin dolar kazanıyorsunuz oysa diğer insanlar 25 bin dolar kazanıyor. İkincisinde yılda 100 bin dolar kazanıyorsunuz, oysa diğer insanlar yılda 250 bin dolar kazanıyor. Hangisini seçerdiniz? Bu soru, bir grup Harvard öğrencisine sorulmuş ve ezici çoğunluk ilk seçeneği işaretlemiş. Kendi durumları diğer insanlara göre daha iyi olduğu sürece, daha az kazanmaya razı olmuşlar. Başka bazı çalışmalar da aynı sonuca ulaşmış. İnsanlar, başkalarına göre kendilerini daha üstün konumda hissettikleri sürece, gelirlerindeki düşmeyi çok önemsemiyorlar. İnsanın gelirinden memnun olup olmaması, belirli bir normla yaptığı mukayeseyle ilgili. Bu norm da iki şeye bağlı; ‘diğer insanlar ne kadar kazanıyor’ ve ‘ben ne kadar kazanmaya alışkınım’. İlki sosyal mukayeseyle ilgili, ikincisi de süregiden duruma alışmayla.

Mutluluğu sürdürmek için elinizde olanı tutmak ve onun üzerine bir şeyler eklemek istersiniz. İnsan maddi şeylere çabuk alışır ve onların verdiği tatminle çabuk doyar. Reklamcılar da zaten buradan ekmek yer. Bu iptilayı yeni harcamalarla beslememizi isterler. İhtiyacımız olmadığı halde yeni cep telefonları, yeni giysiler, yeni arabalar alırız. O halde gerçekten ihtiyaç duymadığımız şeyleri satın almamamız ve zamanımızı dostluk, anne babalık, dayanışma gibi solmayan, kaybolmayan, alışıp bıkmayacağımız değerlere ayırmamız gerekir.

Mutluluk kendimize hedefler tayin edebilmemizle ilgilidir. Kolay ulaşılır hedefler bizi çabuk sıkar. Zor hedefler, hayal kırıklığı yaratabilir. İnsanın hedeflerini yaşadığı gerçeklerden hareket ederek tayin etmesi gerekir. Ulaşılması güç hedefler koyarak bu uğurda fazla yorulmak, bilinen depresyon nedenlerinden birisidir. İç sıkıntısı, bugün Batı toplumlarını içten içe kemiren bir illet. İnsanlar yeni şeyler peşinde koşmak yerine konforu seçiyor, iş dışında aktif olarak ilgilenecekleri uğraşlar bulmakta zorlanıyor. Bizim toplumuzdaki ezici çoğunluk gibi, hayatta kalmak için canlarını dişlerine takıp çaba harcamaları gerekmiyor. Bu da onları amaçsız, tüketim kölesi, televizyon bağımlısı, sıkıntılı insanlar haline getiriyor. Hepimizin, bizi zaman duygusundan kurtaran, adeta zamanın dışına çıkaran, yaptığımız işe gömüldüğümüz, ‘akış’ anlarına ihtiyacımız var. O halde işin dışında da, uğruna uçurtmalar uçurduğunuz ideal, uğraşı ve hedefleriniz olsun.

“Kaderini sev” demişti Nietzsche, “kaderini sev ki o senin hayatındır.”

“Hayat” diyordu Kierkegaard, “geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır.”

Tuhaf şeydir, işlerimiz bize bir kimlik verir ama annelik veya babalık vermez.

Günümüz toplumu, artık kişinin güç konumunu daha çok hiyerarşik organizasyonlardaki yerine göre değerlendirmektedir. Kişi toplum içinde ne kadar yüksek bir mevkie sahipse o kadar varlıklı demektir ve varlık eskiden üstün erkek özelliği sayılan fiziksel kuvveti kolaylıkla satın alabilmektedir.

Yetişkinlerle yapılmış iyi bir konuşma çocuğun beynini uyarır, zaten akışkan ve dinamik bir yapı olan beyin böyle bir konuşmayla değişir, sinir hücreleri yeni dallanmalarla genişler. İyi ve güzel bir konuşma çocuk beyninin besinidir.

“Görme zafer kazanır; çünkü faydalıdır” diye yazmıştı Jacques Ellul olağanüstü güzellikteki kitabı Sözün Düşüşü’nde. “Görme bizi düşünme ve hatırlama derdinden kurtarır.” Hız unutturur. İmge bombardımanı bizi hatırlamak derdinden kurtarır. Ekran bizi seyirci kılar, seyirci eylemin peşinde koşan kişi değildir, ‘seyirciye dönüşen varlığımız herhangi bir eylemde bulunma imkânımızı felce uğratır’.

İşlerimiz sayesinde kendimizi önemli hissederiz. Kendimize daha fazla önem verme ihtiyacı duyduğumuzda işlerimizi abartırız.

“Aşk” demişti Hannah Arendt, “ortalıkta gösterildiği an, solmaya ve ölmeye yüz tutar.”

Günümüzde sessizlik hor görülür. Konuşan insanın sağlıklı olduğu önermesi alttan alta desteklenir. Oysa kedere sessizce de katlanabilir insan. Hayatın keder ve sevinçleriyle bizi usul usul büyütmesine izin vermek gerekir.

Mitolojiler pek çok kültürde ortak bir hikâye anlatır: Ebeveynleri tarafından terk edilen özel çocuk, vahşi doğada veya koruyucu anne baba elinde büyür, pek de merhamet ve şefkat görmez. Zaman ve şartlara acımasızca maruz kalır. Fakat bu maruz kalıştır ki onu yeni ve daha güçlü bir insan kılar. Hayata maruz kalmak, hepimiz için bir tehdit ve bir fırsattır. Çok incinebilir olduğumuzu hissettiğimiz anlar, aynı zamanda hayatta yeni bir role geçebileceğimiz fırsat anlarıdır. Çocuk en savunmasız göründüğü anlardan bir kuvvet duygusuyla sıyrılabilir.

8 Temmuz 2018 Pazar

Murakami'den Kalan Kırıntılar


Geç de olsa Haruki Murakami ile tanıştım. İyi ki lerimden biri oldu bu tanışma. Şu aralar elimde kendisine ait okuduğum üçünci kitap olan “Karanlıktan Sonra” var. Yine okudukça kendi dünyasının içine çeken farklı bir deneyimin içine çekiyor bu kitabı ile beni… Bu fırsatı hazır yazlıktayken bulmuşken, okuduğum diğer iki kitabından aldığım notları mı da toparlayıp benimle beraber blog’uma taşıyayım da ruhumun ihtiyacı olduğunda dönüp gıdamı alayım istedim.

Nasıl derin, nasıl nitelikli… Çevirisinde bile anlamını, vuruculuğunu yitirmeyen, delip geçen ya da iz bırakan taneler…

“Sahilde Kafka”dan (Kafka on the Shore)

İnsan bir şeyleri ne kadar isterse istesin, o şeyler asla kendiliğinden çıkıp gelmez. İnsan bir şeylerden özel olarak uzak durmaya çalıştığında ise, o şeyler kendiliğinden insanın üzerine üzerine gelir.

Rüzgâr eser. Hırçın rüzgârlar da vardır, insanın ruhunu okşayan rüzgârlar da. Fakat tüm rüzgârlar, gün gelir yitip gider.

Haddinden uzun düşünmek, hiç düşünmemiş olmaktan farksızdır.

Anılar, insanın vücudunu içten içe ısıtan şeylerdir. Fakat aynı zamanda insanın içini lime lime de edebilirler.

Ölüm yaşamın karşıtı olarak değil, parçası olarak vardır.

Herkesle aynı şeyleri okuyunca, ister istemez herkes gibi düşüneceksin. Bu da kabalık ve sıradanlık olur.

İnsanın çevresi olanaklarla dolu olunca bundan yararlanmamak son derece zor geliyor. Gücün var, yeteneklerini değerlendirebileceğin bir yer var, sen gene de bir şey yapmadan yolunda gitmek istiyorsun, öyle mi?

Zenginliğin en büyük üstünlüğü nedir biliyor musun? Paran olmadığını söyleyebilmektir.

“İmkansızın Şarkısı”ndan (Norwegian Wood)

Mektuplar, kâğıttan başka bir şey değil, dedim. Yakılsalar bile, yürekte kalması gereken, kalır, ve yakılmayıp saklansalar bile, kalmayan kalmaz.

27 Haziran 2017 Salı

Huzursuzluk

Kitap okumayı severim ama elime aldığım kitabı da öyle hemen bir çırpıda okuyup bitirmem, bitiremem, genelde fırsatım olmaz. Malum çoluk çocuk sahibi evli barklı adamım... Ama bu sefer işler biraz farklı gelişti. Geçtiğimiz Çarşamba sabahı İstanbul'a uçarken başladığım Zülfü Livaneli'nin Huzursuzluk adlı kitabını Cumartesi itibarıyla bitirmiştim. Hem konusunun beni oldukça etkilemesi, hem de bayram arifesinde hava alanında saatlerce beklememiz sayesinde kitabı bir çırpıda bir okunmuşlar arasına aldım.

Bu kitaptan da geriye vurucu iki alıntı kaldı. Birini yazdım, diğerini de çektim. Bakalım size de etkileyici gelecek mi?

Merhamet keskin bir kılıç; merhamet gösterenin kabzasından tuttuğu ama karşı tarafı yaralayan bir kılıç. Peygamber, veren el alan elden üstündür dememiş mi? Çocukluğumda babamdan dinlediğim ve hiç anlam veremediğim bir hikaye vardı: Hz. Ali’ye falanca kişi senin için kötü sözler söylüyor demişler. Hayret etmiş, oysa ben ona hiçbir iyilikte bulunmadım ki demiş.

Huzursuzluk, Zülfi Livaneli, Sf 149.

Asil insanların en neşeli zamanlarında bile bir hüzün vardır...

9 Nisan 2017 Pazar

Firarperest, Elif Şafak

Geçtiğimiz günlerde Elif Şafak’ın Firarperest adlı kitabını bitirdim. Su gibi akan denemelerden oluşan bir kitaptı. Çoğunlukla sabahları serviste işe giderken okudum ve tabii ki benimle kalmasını istediğim bölümlerinden de notlar aldım. Güzel mesajlar içeren Firarperest’ten işte benim kendimce aldığım mesajlar:


---------------------------------------------------

“Aslolan hikâyeleri arşınlamaktır, memleketleri değil. Ve her seyyah bilir ki, gittiği yerde onu gene kendisidir karşılayacak olan. Kendi geçmişi”
“İnsan ki eşrefi mahlukattır, içindeki semavi özü keşfetmekle yükümlüdür. Çıkacaksın yollara, kendine doğru git gidebildiğin kadar. Keşif boynumuzun borcudur. Kendimizi keşfetmek, aşkı keşfetmek, dünyayı keşfetmek, ötekini keşfetmek...”
“Hem belki seneye tek başına çıkarsın tatile, kocan ve çocuklarınla değil; kendi kendinle. Sevmediğinden değil aileni, kendini özlediğinden. Şöyle bir kendinle sohbet etmeyeli çok zaman geçtiğinden. Yalnızlık içsel bir hazine olduğundan. Kaçılacak bir sosyal kusur değil.”
“İleride bir apartmanın yan cephesinde mor boyayla yazılmış bir yazı duruyor: EDEP YA HU EDEP, BUGÜN BİR İYİLİK YAP.”
“Charles Baudelaire bir zamanlar demişti: "Bütün meslekler insan ruhunu kemirir durur. Bir tanesi hariç: Şairlik.”
“Kemirir ruhumuzu hırslarımız, kariyer, şöhret veya para pul telaşımız. Bir fare gibi sessiz, derinden ve sinsice. Ufak ufak ısırıklarla kemirir içimizi rekabet duygusu. İktidar iptilası yer bitirir insanı. Bir koltuğa sevdalanmak tüketir adamı. Tuzaklarla doludur bu hayat. Nefsimizin tuzaklarıyla. Düşer düşer çıkarız. Dizlerimiz yara bere içinde. Şair bile olsan bu böyle. Önemli olan nefsin çukurlarına düşmemek değil, düşünce çıkabilmeyi becermektir.”
“Yalnızlık Efendi der ki, "Yalnızlık insanın kendi kendisiyle yaptığı bir sohbettir. Aracısız. Katkısız. Oyunsuz. Yalansız. Saf ve som bir sohbet...”
“Sen niyet edersin samimiyetle; yürürsün kendi yolunda, elinden geldiğince. "Öğrenenler"den olmak istersin, "bilenler"den değil. Niyetin sana rehberlik eder. Adım adım, aşama aşama...”
“Yazının insanı asosyalleştiren bir mayası var. Fazla çekilirsen içine, yabani bir rüzgâra kapılır gibi kapılırsın hayallere. Kâğıt, sudan bir aynaya dönüşüverir o zaman. İnsan yazdıkça yolculuk yapar kendi ruhuna, bireyin hallerine. "Biz" duygusuyla değil, "ben" dürtüsüyle yazar edebiyatçı. Kendini Tanrı zanneder. Tüm bunlar, genel olarak edebiyatçıların "şişkin ego" sahibi olma riskini artırır.”
“Mutfakta yemek yapmak için kullanılan tüy gibi teraziler bile evliliğin terazisi kadar hassas değildir. Orada mikroorganizma günahlar tartılır.”
“Ev işleri o kadar "görünmez" faaliyetler ki, siz saatlerce çalışıp didinebilirsiniz, her şeye yetişmek için ter dökebilirsiniz, gene de akşam eşinizin gözüne bütün gün hiçbir şey yapmamış gibi görünebilirsiniz. Ne ikramiyesi var ev işlerinin, ne fazla mesaisi.”
“Zaman tek bir kelime, ama tek bir şekilde yaşanmıyor işte. "Zaman" başka, "vakit" başka, "an" başka, "dem" başka, "dehr" başka. Halbuki biz unutuyoruz bu ayrımları. Zamana odaklanmaktan "an"ı yaşamaya fırsat bulamıyoruz ki. Hayatımız ya geleceği planlamakla geçiyor ya geçmişi hatırlamakla. En az yaşadığımız hakikat, "şu an"ın hakikatidir aslında. Bir kapısı geçmişe, bir kapısı geleceğe açılan "an"ın ismi ise "dem." İçinde önceki ve sonraki zamanın olasılıklarını taşıyor. Bu yüzden dervişler tekrar eder durmadan, "dem bu demdir dem bu dem... " Peki ya dehr? Kesintisiz bir şekilde uzayıp giden, dolayısıyla dilim dilim ayrılmayan o sonsuz bütünün adıdır dehr. Kimi âlimler der ki: "İnsanın zamanına 'zaman' deriz, Tanrı'nın zamanına ise 'dehr'.”
“Herkes kendi gözündeki perdelerden mesul bu dünyada.”
“Hayatın kimi virajları öyle sert ve hızlı alınıyor ki, toparlanamıyor ruhumuzun direksiyonu. Bir de bakmışız ki çıkmışız yoldan, uçuruma doğru gidiyoruz tam gaz bodosloma.”
“Sakin olabilmek bir erdemdir. Kızmamak, heyheylenmemek, galeyana gelmemek, kişisel ve toplumsal olgunluk belirtisidir.”
“Ne zaman ruh haliniz tökezlese, sizden daha bedbin birinin sesine kulak verin. Belli olmaz iyi gelebilir. Çivinin çiviyi söktüğü olmuştur.”
“Eğer hayallerini ve hikâyelerini hep kapalı bir kutuda tutarsan, inan ki o kutunun havası yetmez kelimelerine. Harf özgürlük sever. Harf sonsuzluk sever. Kapılar, pencereler açık olsun ister. Püfür püfür essin yel. Dört bucak yedi iklim sonsuzluk ister kelimeler. Ne kutu, ne çekmece, ne sandık yeter. İnan ki havasız kalır ilham perisi kapatıldığı yerde. Kanatları solar, benzi atar. Sen aç ruhunun kapılarını. Paylaş yazdıklarını cümle mahlukatla. Aç kendini kâinata. "Eleştirilirim, yerilirim, aman yanlış anlaşılırım" diye korkma. Eleştirilirsin, yerilirsin ve dahi yanlış anlaşılırsın, doğru. Ama başka türlü nasıl büyür ki insan, nasıl eğitilir nefs dediğin, nasıl mürekkebine kavuşur kalem?”
“Hiçbir yol diğerine üstün değildir. Aslolan ortaya çıkan eserin derinliğidir. Başkalarına bakarak değil, ancak kendi içimizi görerek yazabiliriz. Her işte olduğu gibi burada da temel itki içeriden gelir insana, dışarıdan değil. Ama gene de formül arayanlara söyleyebileceğim tek şey şu: İki temel kaynaktan beslenir yazı. Birbirine zıt, ama ikisi de kudretli iki ana akıntı eşlik eder edebiyatçıya.
Formül bir: (Hınç/Hırs çarpı Emek artı Disiplin) bölü (Yalnızlık). Yazmanın ilk formülü kişisel hınçlar ve hırslarla bağlantılıdır. Kimi yazarlar ve şairler kızgınlıktan, kırgınlıktan, hakkının yenildiği ya da kıymetinin yeterince bilinmediği saplantısından, bir konuda kimsenin kendileri kadar uzman olmadığı inancından yahut birilerine bir şeyler anlatma arzusundan, bazen de kavgadan, kavgacılıktan beslenir. Hınç, hırs ve öfke... Üçü de kudretli çarklardır. İnsanı üretken kılabilirler. Yanı sıra muhakkak emek ve disiplin gereklidir, bir de tabii yalnız kalmak. Yalnızlık olmadan yazarlık olmaz. Bu formül kısa vadede başarılı gibi görünse de uzun vadede tavsar. Öfke keskin sirkedir, kabına zarar. Hınçtan beslenen insan sonunda kendi bindiği dalı kesmeye başlar.
Formül iki: (Aşk/Tutku çarpı Emek artı Delilik) bölü (Yalnızlık). Burada temel etmen aşktır. Yaptığın işi sevdiğin için ve severek yapmak. Akıl mantıkla açıklanamayan bir öte boyutta gezinmek. İnsan niye âşık olduğunu bilebilir mi? Tek bildiği âşık olduğudur. Niyesi değil. Yazıya da âşık olunur. Kişi severek ve tutkuyla yazar. Yaptığı işi o kadar benimser ki yazmadan yaşamayı düşünemez bile. Disiplinin yerini delilik almıştır. Yazmaya koyuldu mu durmadan, duramadan, gece gündüz yazar. İçinden cin çıkartırcasına. Saatler, günler, aylar ve senelerce gıdım gıdım biriken emek. Ve tabii bir de yazarlığın olmazsa olmazı: Yalnızlık. Yazarlığın iki altın formülü var. Bu ikisinden hangisinin seçileceği tamamen kişiye kalmış, kişinin ruhunun rengine.”
“Her şey geçici. Aslolan şu an ve şimdi.”
“İnsanın işi öğrenmektir. Deve insandan daha güçlüdür; fil daha iri, aslan daha yiğittir. Sığır insandan daha çok yiyecek yer, kuşların erkekliği daha fazladır. İnsanın işi ise öğrenmek, öğrenmek, öğrenmektir bu âlemde....”“Böyle diyor İdris Şah, kadim tasavvuf metinlerinden aktarımlarda bulunduğu yapıtlarında. Böyle diyor Türkçeye kazandırılan Sufi'nin Yolu kitabında.”
 
 
“Damı akmayan, gemisi su almayan insan yok ki şu hayatta. Varsa da rol yapıyor demektir. Kahramanlar yok aramızda. Kahramanlara ihtiyacımız da yok aslında. Bir zamanlar Bertold Brecht'in dediği gibi "ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyaç duymayan bir toplum olmalı." Kimse mükemmel değil. Kimse sandığı kadar diğerlerine üstün değil. Bunu bir anlasak, mantıkla değil yürekle anlasak, ne kibir kalır dilimizde, ne önyargılar zihnimizde.”
“Mütereddit güzel kelime. Tereddüt besleyen, şüphe eden... Maddenin nasıl katı, gaz ve sıvı halleri varsa, insan zihninin de aynen öyle halleri var. Maddenin katı hali: İnsanın mutlakıyetçi hali. Maddenin sıvı hali: İnsanın yaratıcı hali. Maddenin gaz hali: İnsanın mütereddit hali.
Mutlakıyetçi zihniyet, köşeli, katı ve keskindir. Kelimeleri kurumuş çimento gibi rap rap dizer üst üste. Dili ustura gibi kullanır. Keser, biçer, kategorilere sokar. "Onlar" ve "bunlar" diye ayrılmıştır dünyası. Ara tonları görmez, göremez. Mutlakıyetçilik bir nevi renk körlüğüdür. Sadece siyah-beyaz bir dünyada yaşar kişi. Nüansları bilmeden.
Yaratıcı zihin, tam tersine, ayrıntıları sever. Fikirlerle doludur. Nobran genellemelerle düşünmez. Nüanslara dikkat eder, ara tonlara. Yepyeni sentezler yaratır. Renkleri karıştırır. Su gibidir yaratıcı insan. Kabında duramaz. Dursa bile sığamaz. Akması lazım illaki. Uzaklara, öteye, daha evvel denenmemiş işlere, varılmamış yerlere...
Mütereddit zihin ise mütevazıdır. Öğrenmeye açıktır, kâinatı kitap gibi okumak ister, daima merakla sorgular. Sadece başkalarını değil, kendini de, kendi doğrularını da tartar. Kibirden arınmıştır.
Derviştir içi. Dıştan her zaman belli olmasa da.”
“İnsanoğlu insan olabilmek için, yani olgunlaşabilmek için, kendine benzemeyene muhtaçtır.”
“Hiç kimse için fena söyleme. Yoksa fenayı kendine düşman edersin.”
“Hayatta bir an evvel başarmak istemek iyi bir şey değildir aslında. Zira "Kolay elde edilen şeyler uzun sürmez. Bağdat'ta bir fırından günde yüz kâse çıkarken, Çin'de tek bir seramik kâse üretmek kırk yıl alır. Hangisi daha değerlidir? Yumurtasından yeni çıkmış bir civciv kendi gıdasını bulup yerken, bir bebek yıllar boyu bakıma muhtaç kalır. Birincisi bakışlarını asla yerden ayırmazken, ikincisi içeride yıldızlar ve galaksiler barındırabilir."
Emek, emek, emek... Yaptığımız her işte ve her zaman ortaya çıkan sonucun kalitesini belirleyen en büyük kriter, ona verdiğimiz emek.”
“Mutluluk beden için iyidir, sağlıklıdır, ama mesele bedeni değil de beyni geliştirmekse eğer, o zaman mutluluktan değil, ancak hüzünden hayır gelir!”
“Zihnimiz durmadan ya geçmişte ya gelecekte takıldığı için bizler aslında hemen hemen hiçbir zaman şu "an"da duramıyoruz. Türkçede zaman ekleri bu kadar zengin olsa da bizim hayatımızda "şimdiki zaman" ebediyen eksik gibi. Şu andan mahrum kalmışız ama haberimiz yok.”
“Zanlarını, yargılarını, önyargılarını ve dahi tüm genellemelerini koy bir çuvala ve hepten terk et. Gıybet etme sakın, bil ki dedikodu denilen şey mıknatıs gibi kötü enerji çeker. Kimsenin aleyhine konuşma, uzaktan atıp tutma, insanları kem dille yargılama, bil ki yanılırsın. Birini ne kadar çok aşağılar yahut dışlarsan, onun durumuna düşme ihtimalin o kadar artar. Kâinatın matematiğidir. Bir koyar, bir alır insan. Bilmeden kendi hesabını dürer.”
“Babalık tek bir günde edinilen bir paye değil. İnsanın bebeği olur olmaz kazandığı bir unvan değil. Baba olmak, öğrenmesi belki de bir ömür boyu süren bir hayat dersi aslında; yürümekle aşınmayan hem engebeli hem dallı budaklı bir uzun yol. Ne dönemeçlerden geçiyor insan yol boyunca. Ne dağlar tepeler aşıyor farkında bile olmadan. Nerelerde tökezleyip düşüveriyor yere, dizini incitme pahasına, sonra kalkıp ayağa, yola devam ediyor. Azimle, olgunlukla...”
“Yusuf Atılgan'ın 1980'lerde Oğuz Atay'ı kaybettikten sonra yazdığı bir yazı var, diyor ki: "Günlerden bir gün, bir paket geldi bana. Açtım içinden bir kitap çıktı: Tutunamayanlar. Kitap imzalıydı ve içinde de şöyle bir yazı vardı: 'İlgileneceğinizi umarak...' "
Yusuf Atılgan bu kitabı okur, çok da sever. Ama bunu hiçbir zaman Oğuz Atay'a söylemez. "Benim okuduğum kitap o kadar müthiş bir eserdi ki, böyle muazzam bir kitabı kaleme alan birinin daha nice eserler yazacağını düşündüm. Benim yorumuma, iltifatıma, söyleyeceğim iki çift lafa ihtiyacı olmadığını düşündüm. Dolayısıyla hiçbir zaman takdirlerimi ona iletme gereği duymadım. Ama aradan seneler geçer, ortak bir arkadaşlarından öyle bir şey işitir ki, bu hadiseyi yeniden hatırlamasına sebep olur. "Ben Yusuf Atılgan'a kitabımı gönderdim, ama kendisinden tek bir kelime dahi duymadım. Tek gördüğüm kayıtsızlık oldu" demiştir Atay. Bunu duyan Yusuf Atılgan çok pişman olur; ancak geçtir artık. Oğuz Atay vefat etmiştir. Ve Atılgan bu anıyı anlatırken der ki: "Eğer bugün hayatta olsaydı, ne yapar ne eder muhakkak onu bulur, karşısına geçer, yüz yüze ona kalemini ne kadar takdir ettiğimi söylerdim.”
“Her an başka bir şan üstüne kuruludur.”
“Bir baba, oğlu tarafından ne kadar çok seviliyorsa, o kadar büyük bir balıktır deryada.”

-------------------------------------------------------------
 

23 Eylül 2016 Cuma

Smartcuts: How Hackers, Innovators, and Icons Accelerate Success

Entrepreneur and journalist Shane Snow (Wired, Fast Company, The New Yorker, and cofounder of Contently) analyzes the lives of people and companies that do incredible things in implausibly short time.

Serial entrepreneur and journalist Shane Snow delves into the reasons why some people and some organizations are able to achieve incredible things in implausibly short time frames, showing how each of us can use these "smartcuts" to rethink convention and accelerate success.

Throughout history, the world's biggest successes have been achieved by those who refuse to follow the expected course and buck the norm.
Smartcuts is about bucking the norm.
Smartcuts tells the stories of innovators who dared to work differently and lays out practical takeaways for the rest of us. It's about applying entrepreneurial and technological concepts to success, and how, by emulation, we too can leapfrog competitors, grow businesses, and fix society's problems faster than we think.

Let's look at the highlights I have taken from the book:


​“We work hard, but hardly question whether we’re working smart.
Pick your era in history and you’ll find a handful of people—across industries and continents—who buck the norm and do incredible things in implausibly short amounts of time. The common pattern is that, like computer hackers, certain innovators break convention to find better routes to stunning accomplishments.”

“Pretend you are driving a car in the middle of a thunderstorm and you happen upon three people on the side of the road. One of them is a frail old woman, who looks on the verge of collapse. Another is a friend who once saved your life. The other is the romantic interest of your dreams, and this is a once-in-a-lifetime opportunity to meet him or her. You have only one other seat in the car.
Who do you pick up?
There’s a good reason to choose any of the three. The old woman needs help. The friend deserves your payback. And clearly, a happy future with the man or woman of your dreams will have an enormous long-term impact on your life.
So, who should you pick?
The old woman, of course. Then, give the car keys to your friend, and stay behind with the romantic interest to wait for the bus!
This dilemma is an exercise in lateral thinking. It’s the kind of puzzle in which the most elegant solution is revealed only when you attack it sideways. New ideas emerge when you question the assumptions upon which a problem is based[…]”

“True success is not defined by how much money do I make, how well do I speak, how well do I deal with the subjects I deal with, But how great of a father I am.”

“Check out shanesnow.com/booklist for my recommendations”

“Want to digitize libraries of old books without typing them up yourself? Get millions of people on the Internet to do it for you. (Ever filled out those crazy letters—called CAPTCHAs—when you signed up for something online? That’s what you’re doing.)”

“Bigger or Better illustrates an interesting fact: people are generally willing to take a chance on something if it only feels like a small stretch. That’s how a group of bored students transformed a toothpick into a TV, and remarkably quicker than if they’d worked their seven-dollar-per-hour college-town jobs and saved up for one. With each trade, the players exchanged or provided value—including entertainment value.”

“To be successful, we need to start thinking more like hackers, acting more like entrepreneurs. We have to work smarter, not just harder.”

“The answer begins with a story from Homer’s Odyssey.
When the Greek adventurer Odysseus embarked for war with Troy, he entrusted his son, Telemachus, to the care of a wise old friend named Mentor. Mentor raised and coached Telemachus in his father’s absence.
But it was really the goddess Athena disguised as Mentor who counseled the young man through various important situations. Through Athena’s training and wisdom, Telemachus soon became a great hero.
“Mentor” helped Telemachus shorten his ladder of success.”

“Mentorship is the secret of many of the highest-profile achievers throughout history. Socrates mentored young Plato, who in turn mentored Aristotle. Aristotle mentored a boy named Alexander, who went on to conquer the known world as Alexander the Great.”

“The mentor story is so common because it seems to work—especially when the mentor is not just a teacher, but someone who’s traveled the road herself. “A master can help you accelerate things,” explains Jack Canfield, author of the Chicken Soup for the Soul series and career coach behind the bestseller The Success Principles. He says that, like C.K., we can spend thousands of hours practicing until we master a skill, or we can convince a world-class practitioner to guide our practice and cut the time to mastery significantly.”

“Data indicates that those who train with successful people who’ve “been there” tend to achieve success faster. The winning formula, it seems, is to seek out the world’s best and convince them to coach us.”

Searching for a mentor has become the professional equivalent of waiting for Prince Charming.

“There’s a big difference, in other words, between having a mentor guide our practice and having a mentor guide our journey.”

“A smartcut-savvy mentee approaches things a bit differently. She develops personal relationships with her mentors, asks their advice on other aspects of life, not just the formal challenge at hand. And she cares about her mentors’ lives too”

“The troubling thing about all these mentorship stories so far is they seem to depend heavily on luck.”

Hip-hop icon Jay-Z gives us a clue in one of his lyrics, “We were kids without fathers . . . so we found our fathers on wax and on the streets and in history. We got to pick and choose the ancestors who would inspire the world we were going to make for ourselves.

“In ancient Greece, few people had access to the best mentors. Jay-Z didn’t either, but he had books from which he could get an inkling about what those kinds of mentors were like. With every increase in communication, with every autobiography published, and every YouTube video of a superstar created, we increase our access to the great models in every category. This allows us to at least study the moves that make masters great—which is a start.
Some people are naturally good at making this work. Sam Walton, founder of Walmart, studied and stole moves from master retailers fabulously well. He openly admitted it. “Most everything I’ve done, I’ve copied from someone else,” he said.”

“Mentorship doesn’t always yield success. But when we look at superlative success stories throughout history, the presence of an in-person mentor or a world-class, long-distance mentor with whom the mentee has a deep, vulnerable relationship is almost always manifest.”

“Experience is the name everyone gives to their mistakes.”

“The research showed that experts—people who were masters at a trade—vastly preferred negative feedback to positive. It spurred the most improvement. That was because criticism is generally more actionable than compliments. “You did well” is less helpful in improving your bowling game than 
“You turned your wrist too much.”

“Get the thinking right and the skills come largely for free.”

“Luck is often talked about as “being in the right place at the right time.” But like a surfer, some people—and companies—are adept at placing themselves at the right place at the right time. They seek out opportunity rather than wait for it.”

“Pioneers often miss the best opportunities, which are obscured by technological and market uncertainties. In effect, early entrants may acquire the ‘wrong’ resources, which prove to be of limited value as the market evolves.”

“No matter the medium or method, giving is the timeless smartcut for harnessing superconnectors and creating serendipity.”

“There are dotcom entrepreneurs who could live top 1 percent American lifestyles and not run out of cash for 4,000 years. People who Bill Simmons would call “pajama rich,” so rich they can go to a five-star restaurant or sit courtside at the NBA playoffs in their pajamas. They have so much money that they have nothing to prove to anyone.
And many of them are totally depressed.”

“When there’s no forward momentum in our careers, we get depressed, too.”

“Success is like a lightning bolt,” Phan once declared in an interview with Mashable. “It’ll strike you when you least expect it, and you just have to keep the momentum going.”

“Apparently, patience and willpower, even creativity, are exhaustible resources. That’s why so many busy and powerful people practice mind-clearing meditation and stick to rigid daily routines: to minimize distractions and maximize good decision making.”

“In 2009 behavioral psychologists Stephen M. Garcia and Avishalom Tor showed that merely knowing there are more competitors in a competition decreases our performance. Not relative to a group, but in absolute terms. They call this the N-Effect.”

“Businesspeople will tell you that the presence of one or two serious rivals is incredibly motivating. When the rivals number in the thousands, it’s a different type of game.”

“Human nature makes us surprisingly willing to support big ideals and big swings. That means more customers, more investors, and more word-of-mouth for the dreamers.
There’s evidence both in business and academia to support 10x Thinking. But not every big dream gains followers or comes true. Just because you’re righteous doesn’t mean people will support you. You have to motivate them. You have to tell provocative stories.”

“Generally speaking, if you’re gonna make something ten percent better than the way things currently are, you better be great in sales and marketing, because you’re gonna have to talk people into changing their behavior for a very marginal increase in value, explains Astro Teller. “If, on the other hand, you make something ten times better for a large number of people—you really produce huge amounts of new value—the money’s gonna come find you. Because it would be hard not to make money if you’re really adding that much value.”

18 Haziran 2016 Cumartesi

​Kelebeğin Hayat Sırları'ndan Kendime Paylar

Nil Karaibrahimgil, şarkılarındaki özgün tarzını takdir etmeme rağmen müziğiyle bana çok hitap etmese de yazdıklarıyla ve paylaştığı hayata bakış açısıyla beğenimi fazlasıyla kazanmış biri. Yazdığı köşe yazılarından seçtikleriyle oluşturduğu "Kelebeğin Hayat Sırları" adlı kitabıyla hem kalbime dokunmayı başardı, hem de bazı konulara yaklaşımımı bir kez daha gözden geçirmemi sağladı. Belirli bir dönem içerisinde ele aldığı farklı konulara ilişkin köşe yazılarından oluşan kitap bazı okuyuculara kopuk gelebilir ama bir birinden bağımsız konulardaki paylaşımları benim oldukça hoşuma gitti. Kitap içerisinden kendime notlar aldığım gibi bu kez kitabın kapağından bile not alacak kadar sevdim bu kitabı. Bakın arka kapakta Nil okuyucusuna nasıl sesleniyor?

Birkaç kişinin elini sıkı sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır? Van Gogh olmak nasıldır? İkinci Dünya Savaşı'na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu. Her gün şükret. Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma: Tünel bitecek. Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın. Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri taş döşemiştir; kim bilir. Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme. Abart. Çoğalt. Parlat. Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikâyelendirildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin? İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana.
 
 




Eğer arka kapakta yazanlar ilginizi çektiyse, kitabın içerisinde de size hitap edecek mutlaka birşeyler bulursunuz. Bakın bu kitaptan hoşuma gidipte yanıma aldıklarım neler olmuş?
 
Olmak istediğiniz şey gibi davranın, olursunuz. (Volkan'ın yorumu: İngilizce'deki "Fake it until you make it" sözünün Türkçe'de hayat bulması)
 
Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.
 
Bebeğiniz gelince uykusuz, yorgun, bitik geceleriniz olacak, bunu denizde bir dalga farzedin. Dalga nasıl gelip geçerse bu da gelip geçecek. (Volkan'ın yorumu: Ah evet, yaklaşık 28 aydır o moddayız, elbet bugünlerde geçecek inancındayız.)



İnsanlar düşlerinin peşine düşenin peşine düşerler.
 
Hayat sadece yol alarak yaşanır. Hayat sadece sen yol aldığında anlamına kavuşur.
 
Olmayana, ölü bir şeye inanmak gibi keşkelemek. Keşkesizlik hafiflik ve hayat neşesidir. Keşke'li cümleleri "iyi ki" ile kurun...
 
Ne gelirse gelsin, içine ılık bir suymuşçasına girip yüzmeye devam etmekten başka ne bir şansımız, ne de yolumuz var. Çırpınırsan boğulursun. Bedenini hafif tutarsan ve suya güvenirsen yüzersin. Hayatın kaldırma gücü işte böyle çalışır.
 
"Araya giren" güzel şeyler insanı mutlu eder. Yani sürekliliği olmadan girip parıldayıp çıkan. Piknik gibi yani. Gidip mutlu olup dönersin. Ama sana artık hep pikniktesin dense orası hapishaneye dönüşür.
 
Dünyada "ekstra"lar olmadan duramazsanız, onlar olmadığında hayal kırıklığı yaşarsınız.
 
Her zaman akılda tutulacak bir şey varsa, o da eleştirilemeyecek kimsenin şu dünyada yaşamadığıdır.
 
Bilmezler ki hayali sadece gören bilir.
 
Hayat diyor ki: Yok, küreği bırakmayacaksın. Bırakırsan dümenini kırarım. Ne kadar güçlü olursa olsun asılmalı, kollara, karnına nefes yollamalısın. Çünkü bu bir bilek güreşi. Çünkü hiçbir şey hayal edilen yere gitmek kadar güzel olamaz. (Varmak değil) (Volkan'ın yorumu: Sonuç odaklılıkla Süreç odaklılık konuları arasında gidip gelirken bu sözü hatırlamak önceliğimizi belirlemede ışık tutar.)
 
"Ben elimden geleni yağtıysam kollanırım elbet, kollanmıyorsam da vardır bir hayır"ın pansumanını reddetmek olmaz.
 
Hani trenle giderken nasıl yerimizi işaretleyemiyorsak, belki anı da işaretleyemiyoruz. O zaman şu an bir nokta değil. Şu an bir yol o halde...
 
Hayalleri olan insanlar, içlerindeki bitmek bilmeyen bir partide çalan DJ'in ritmiyle ilerliyorlar. Rüyasından uyandırmak neredeyse imkansız şu hayaline dalanı.
 
"Doğduğun kişi", "olmanı bekledikleri kişi" ve "olmak istediğin kişi" bir masanın etrafında birbiriyle tanışıp, memnun olmalı.
 
Başkalarını değil kendimizi rahat ettirmeliyiz en başta.
 
İnsanın çocukluğu gölge gibi her gün yanında.
 
Zamanın kazanılıp kaybedilen değil, sadece yaşanan bir şey olduğu bir gerçek. Olduğu kadarı var ve tek görevin onun içinde kalmak.
 
Yeri geldiğinde küçülmesini bilen, her yerden geçer.
 
Yüzde yüz emin olmak istersen, yüzde yüz gecikirsin.
 
Ömür sonuçlarda değil, süreçlerde geçiyor. Zamanının çoğunu gideceğin yere yaptığın yolculuklar alır.
 
Hayatında hayal de olsun, hedef de olsun. Ama aslolan yol olsun; yolculuk olsun, yol arkadaşları olsun.
 
Sadece yola devam edenler gidecekleri yere ulaşır.
 
Düşüncenizle bedeninizi yapıştırın. Düşünce güvensizse beden de güvensizdir. Ürkek bedenlerin hücreleri bağışıklık geliştiremez.
 
Gözyaşları ve kahkahalar dans edip durur nehir kenarında. Bu ikisi arasındaki romantik dansta savruluruz.
 
Bir insanla dost olmanın en iyi yolu karşılıklı kahkaha atmaktır. Bunun sebebi birbirlerine ağızlarının taa içini gösterecek kadar güveniyor olmaktır.
 
Değişmek çok güzel, çünkü değiştiğinde oynayıp durmaya mahkum olduğun rolün dışına çıkabiliyorsun. Hikayendeki başrol değişiyormuş gibi oluyor. Bu ne demek? Hikayen de değişecek demek. Çünkü sen değişirsen, dekorlar ve diğer oyuncular da değişiyor.
 
Güç, gerektiğinde kendini güçsüz kılabilmekte.
 
Güneşe doğru balmumu kanatlarıyla uçmaya kalkarsan, kanatların erir ve sen denizlerde boğulursun.
 
Dilerim zamanın geçtiğinde yeni zamanlarına yelken açacak rüzgarı bulasın ve hayatın hiç durmayan bu çılgın suyunda yıkanasın.
 
Bir anne ve bir baba olarak ilk görev, ona korkmamayı, ağlamamayı, öfkelenmemeyi öğretmek değil, ne yaşadığını öğretmek. Kendi duygusunu isimlendirmek, onu kendi duygularıyla tanıştırmak.
 
Ben şu anda maddi manevi çevrelendiğim her şeyin içinde, onların bana yettiğini düşündüğüm ölçüde özgürüm. Yetmiyor dediğim oranda, tutsağıyım lazım gördüğüm şeylerin. Ich habe genug. Bendeki bana yeter.
 
İnsanın gerektiğinde kendini bir çocuk azarlar gibi azarlamasının faydasına inanıyorum.
 
Hikayelere dönüp baştan bir bakmanın zamanı geldi, sonuçta herşeyi baştan yazan memelileriz...
 
Çarptığımız köşeler bizi hayatın sokaklarına saptırır.

İşte ‘eminim top 20’:
1. Ektiğin kadarını biçersin. Emeğin sana mutlaka aynı oranda geri döner.
2. Kendi hikayeni kendin yaz. Kimse senin senaryonu yazmasın.
3. Geçmişte birinin sana yaptığı bir kötülüğün, bugün hiçbir gücü yoktur. Ancak sen o gücü verirsen olur.
4. İnsanlar sana kendilerini nasıl tanıtıyorlarsa, önce öyle kabul et.
5. Endişelenmek vakit kaybıdır. Öyle yapacağına, endişelendiğin şeyle ilgili bir şey yapmaya harca o zamanını.
6. Neye inandığın, hayallerinden, isteklerinden ve beklentilerinden çok daha güçlüdür. Sonunda her zaman, inandığın şey oluyorsun.
7. Sadece tek bir dua edeceksen, o ‘çok şükür’ olsun.
8. Mutluluğun verdiğin sevgi kadardır.
9. Hata, seni başka yöne yönlendiren bir yol işaretidir.
10. Herkesin dediğinin aksine davranırsan, dünya yıkılmaz.
11. İçgüdülerine güven, onlar yalan söylemez.
12. Önce kendini sev. Sonra da, o sevgini her fırsatta etrafına yaymayı öğren.
13. İşini tutku yönetsin.
14. Sevdiğin şeyi yaparak para kazanmanın bir yolunu bul. O zaman her maaş, sana bonus olur.
15. Aşk acıtmaz. Çok da iyi hissettirir.
16. Her gün, yeniden başlamak için bir fırsattır.
17. Dünyadaki en zor iş, anneliktir. Ve bütün kadınlar bunu ilan etmelidir.
18. Şüphe, ‘-ma’ ekidir. Kıpırda-ma, cevapla-ma, acele et-me.
19. Ne yapacağını bilemediğinde, sakinleş. Cevap gelir.
20. Hiçbir dert sonsuza kadar sürmez.
Dilerim bu 20 fener, şimdi yanar. Ve bundan böyle yol boyu hep bizimle olur. Olursa iyi olur, eminim.
 
Umarım yaptığım alıntılar size bir şekilde iyi gelmiştir. Akla geldikçe ya da fırsat yaratıp zaman buldukça, dönüp tekrar okumak ve mümkünse hayatımıza bu düşünceleri dahil emek bizim elimizde. Kitapta iki de köşe yazısı vardı ki bence onlardan parçalar almak yerine onları bütünüyle okumak lazım. İşte o yazılar:
İş ve aşk (ya da sevgi)
Sertaba dedim ki

Bir de okuma listeme dahil etmeyi düşündüğüm bir kitap önerisi: The giving tree - Cömert ağaç. İster orjinal dilinde, ister Türkçe çevrisiyle okuyabileceğimiz bir kitap. 1964 yılında Shel Silverstein tarafından yazılıp resimlenmiş bir klasik “Cömert Ağaç”. Kitap, bir çocuk ile ağacın bir ömür süren dostluğunu anlatıyor.

25 Mart 2016 Cuma

Metin Hara'dan Geriye Kalanlar

2010 yılından beri her gün yaklaşık 2 saatini yolda geçiren bir insan olarak başta bu durumdan oldukça canım sıkılmış olsa da yolda kitap ve dergi okuyarak bunu keyifli hale getirmeyi başardım. iPad'den e-book formatında okuduğum kitaplardan eğer kendime ve benden başkalarına da derler çıkarabileceğimi düşünürsem bu kitaplardan aldığım notları da blogum vasıtasıyla paylaşmayı tercih ediyorum.

Bu sefer bir arkadaşımın önerisiyle okumaya başladığım "Aşkın İstilası Yol" adlı kitaptan benim için vurucu alıntıları derledim. Kitabı aslında yaklaşık 2 yıl önce insanların elinde görmüştüm ama isminden ötürü bir ön yargı ile sıradan bir aşk kitabı olarak düşünüp ilgilenmemiştim. Ancak ne zaman ki kitabın yazarı Metin Hara'yı TV'de izleyip sosyal medyada takip etmeye başladım, ardından kafer ağlarını ördü ve bir arkadaşım bana bu kitabı tavsiye etti. İyi ki de, gecikmeli de olsa kitabı okudum...

Bir de kendisinden eğitim aldım. bakın o eğitimden geriye bana neler kaldı:


http://volkanyorulmaz.blogspot.com.tr/2017/01/metin-hara-ile-dusunce-gucu-egitimi.html
 
Arasıra geriye dönüp tekrar bu alıntıları okuyup hatırlamak bana iyi gelecek... İşte kitaptan geriye kalan hazine:


“Algın değişirse hislerin değişir; hislerin değişirse tepkilerin değişir ve tepkilerin değişirse deneyimin değişir...
Yaşam; deneyim denen bütün anların uç uca dikilip birleştirilmiş halidir!”

“Algılarına güvenme!
Gün boyunca ay vardı ve gece boyunca da güneş...
Ama sen onları görebildin mi?”

“Keramet onda değil, senin onun hakkında hissettiklerindedir.”

“Korku ağacını sallayarak sevgi meyvesi alamazsın...”

“Yaşayan her insan ve her memeli günde binlerce kanser hücresi üretiyor ve onları düzenli olarak yeniyor.
Bedeninden salınan nöropeptidler, görev alanlarına göre yayılarak bütün kanserli hücreleri bulup yok ediyorlar ve bunu her gün sürekli olarak tekrarlıyorlar. Lokal tedaviler yapan bu beyin kimyasalları; akciğerlere ayrı, dizlere ayrı, kana ayrı salınımlarla vücuda hücum ederek kanserli hücrelere karşı savaşırlar. Beden böylece yan etkisiz muhteşem bir tedavi uygulamış olur.”

“Kalbi hızlı atan her memeli az yaşar...
Kalbi yavaş atan her memeli uzun yaşar...”

“Hayatta tek bir pusula vardır senin için o da “kalbin”...Bu pusulayı bozabilen tek bir metal vardır; O da yazık ki yine senin “zihnin”...”


“Bir davranışı 21 gün süre ile devam ettirmek, kurulan yeni nöron bağlantısı sayesinde o davranışın alışkanlık haline gelmesini ve o duygu ve düşünce içinde kalmamızı sağlar. Zaman içinde daha sık tekrarlanan davranışlar ise “vücut saati” kavramını harekete geçirerek süreklilik kazanmış olur.

Örneğin; sabah kalkıp, bugün çok güzel bir gün ve ben mutluyum diye hissederseniz önce bedeniniz ve yüzünüz mutluluk belirtisi olan ifadeleri alacaktır. Ancak tam tersi de mümkündür. Bugün çok sıkıcı, hayattan hiç tat almıyorum şeklindeki düşünceler o günün berbat geçmesine sebep olur. İleriki günlerde zihin yapınız önceden defalarca hangi yolu izlediyse genelde aynı yolu izlemeye meyilli olacaktır. Yani beyniniz pozitif veya negatif düşünce yapınıza göre şekillenir.”



“Gülümse! Bugünkü gülümsemen yarınki gülümsemeni doğuracak...
Bugünkü aşkın, yarınki cennetini yaratacak...”

“Meditasyon bir yapma değil, olma halidir.”

“Sahip olduğun bilgiyi kullanmadığın sürece, ona sahip olmak seni ayrıcalıklı kılmayacaktır.”

“Kalbin atmaya devam ettiği sürece sufi nefesi yapmak için gayet uygunsundur. Artık asıl önemli olan detay günde 10 dakikanı bu nefesi uygulamak için ayırıp ayırmayacağındır. Öne süreceğin hiçbir mazeret kabulüm değildir. Birlikte çıktığımız bu aşk yolculuğunun inanç meselesi değil, emek işi olduğunu sana bir kez daha hatırlatmak ve ancak emeğin kadar sonuç alabileceğini, çaban kadar mucizeler yaratabileceğini söylemek isterim.”
“Hiçbir şeyin ustalığı bana başkaları tarafından verilmeyecektir.”

“Yorgunluk geçicidir. Güçsüzlük kalıcı...”


“Gerçeği hayalin hamuruyla yoğurursun. Hayal hamuru sertleştiğinde, “gerçek” oluşur.”

“Hakikatin düşlerin görünen hali olduğunu idrak ettiğin anda hakikati şekillendirmeye başlarsın...”

“Spiritüel yolda, hatta bütün yaşam yolculuğunda, kendini asla başkalarının deneyimlerine göre yargılama.”

“Evrendeki farklılıklar ve başkalıklar sonsuz ahenge hizmet etse de, zihninin kıyaslayarak algıladığı fark, sadece başkalarına karşı üstünlük kurmaya ya da aşağılanma hissetmeye neden olur. Dışarıda olan bitene kendini bağlı hissettiğin her konuda kıyas içindesindir ve dolayısıyla senden fazla kazananı daha değerli, senden şişman olanı daha çirkin, senden mutlu olanı daha yalancı görürsün.”

“Kalbinde AŞK olup da attığın her adım “şifa”dır.”

“Beta dalgasının, yani korkunun ve stresin problem yaratacağı ilk yer mide çakrasıdır.”

“Etken olan “kırmak” yoktur...
Sadece edilgen olan “kırılmak” vardır.

“Ama öyle ağır sözler söyledi çok kırıldım” savunması da bahsettiğim seçimden seni muaf tutmayacaktır. Sen kırılmamayı seçseydin, kırılmazdın hepsi bu kadar...”

“Biriktirmemek” ...
Söylemek istediğin şeyleri; yerinde ve zamanında ifade etmek yerine bunları yutmayı tercih edersen, yutkunma sayın çoğaldıkça yaptığın bu ifade stoklarının günün birinde başına iş açacağını da bilmelisin.”
“Konuşmayan, fikrini açıkça söyleyemeyen, konuşmak istediği halde susan, kelimelerini yutan ve başkalarını kırmamak için hayır diyemeyen ve böylece sustuğu her şeyi içinde biriktirmeye başlayanlar, ifade enerji merkezlerini tıkarlar. Bu tıkanıklık biraz önce dediğim gibi ya kişiyi daha da yalnızlaştırıp haksız duruma sokacak infilaklara neden olur ya da boğaz bölgesinde (guatr, enfeksiyon, tiroit kanseri) bir dizi hastalık yaratmaya başlar.
O halde:
Susma... Biriktirme... İfade et...”

“Şu ana kadar anlattığım enerji merkezlerini birer cümleyle özetleyerek alın çakrasına doğru gelecek olursak:
1- Kök çakrada dünyevi olanı; yani yemeyi, içmeyi, keyfi, doğayı, ağacı vs. hissedersin. Topraklanır, nötralize olur ve tazelenirsin!
2- Cinsel çakrada başka bir bedende birleşmeyi, sınırları eritmeyi, artıyla eksiyi birleştirmeyi, sıfırlanmayı, başka bir bedenle bir olmayı, aşkı, cinselliği ve yaratıcılığı yaşarsın!
3- Mide çakrasında bütün diğer varlıklarla ilişkiler kurar, sosyal hayatını, iş hayatını ve aileni oluşturursun. Burada varoluşun başka suretlerini deneyimlersin!
4- Kalp çakrasında sever, şifalanır ve blokajlarını çözersin!
5- Boğaz çakranda sevgini ve var oluşunu ifade edersin!
6- Alın çakrasındaysa beş duyu ötesi hakikatlere ulaşmaya başlarsın!
İşte bu saydığım sıralamayı yapmadan “farkındalık” yaşaman mümkün değildir.
“Farkındalık” derken anlatmaya çalıştığım şeyin ne olduğunu daha güçlü kavramak istediğini biliyorum.”
“Farkındalık” demek; sonuç vermeyen mevcut bakış açını değiştirip, zaten tartışmasız olarak var olan “çözümün” farkına varmaktır...
Farkındalık, yaşanan deneyimi etraflıca görmektir!
En karmaşık problemler bile, en basit çözümlere ihtiyaç duyar.”

“Atların da tanrısı olsa dört ayaklı olurdu”

“Pencerendeki güvercinleri nasıl seviyorsan insanları da öyle sev...”


“İlişki” vermek değil, paylaşmaktır.”

“Dinginlikle ve farkındalıkla verdiğin kararlar sana mutluluk getirir.
Öfkeyle ve kırgınlıkla verdiğin kararlarsa, sana her zaman yıkım getirmeye devam edecektir.”

“Algın değişirse, hislerin değişir, hislerin değişirse tepkilerin değişir, tepkilerin değişire “deneyim” değişir. Bu nedenle farkındalıklı tepkiler vermeyi öğrenmen çok önemli.”

“Sineklerin güneş çekildikten sonra lambalara yönelmeleri kadar net bir biçimde hepimiz, mutlu, keyifli ve yüksek enerjisi olan insanlar isteriz etrafımızda.”

“Her ne iş yapıyor olursan ol sorumluluk bilinciyle ve gülümseyerek yap!”

“İşin sırrı her zaman “basit”liktedir! Albert Einstein’ın da dediği gibi “Eğer bir problemi basitçe çözemiyorsan, o problemi anlamamışsın demektir.”

“Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker.”
– Mevlana”

“Benim yaşamım, benim mesajımdır.”
– Mahatma Gandhi”

“Yaşam boyu aldığın bütün bilgilerin, bilince dönüşme sürecine Dem denir. Bu aynı zamanda hakikatin, zihinden kalbe akmasıdır!”

“Yol almaya değil, yol olmaya çalış”

“Fedakârlık, “feda” edip “kâr” etmektir!”

“Fedakârlar, başkalarına sürekli vererek kendilerini yüceltirken, karşılarındaki insanları aşağılarlar. Yardımsever insanlar, kimseyi vererek ezmezler ve açık gönüllülükle sadece paylaşırlar.
Kendini unutmadan başkaları için de hayal kurabilen insan yüksek bir farkındalığa sahiptir...”

“ÖNCE BEN = Önce ben
BENCİLLİK = Sadece ben
“Önce ben!” demekle “Sadece ben!” demek arasındaki uçurumu gördüğünde; hayatının, tecrübelerinin, ilişkilerinin bütün”

“Deneyim kazandığın sürece, zaman kaybetmiş sayılmazsın.”

“Yapamayacağını düşünerek içindeki potansiyeli aşağılama ve kendin için ne istiyorsan onu başkasına ver. Fedakârlığın, karşındaki insanı aşağılamak olduğunu unutma.”

“Sağ beyinle tasarlar, sol beyinle hayata geçirirsin. Sol beyin problem çözmek için, sağ beyin yaşamak için var. Biri savaş, diğeri barış hali...İkisini birbirine karıştırma.”

Olayla, olay olma...

“Nefret yok eder, aşk yaratır. Nefretle yaşayacağıma, aşkta ölürüm..”

“Dünyadaki herkes sırtındaki çuvalın yükünü hafifletmek için uğraşır durur. Bütün meselenin affedebilmekle ilgili olduğunu düşünürler. Oysa çözüm affetmekte değildir. Önemli olan çuvaldan vazgeçmektir”

“Hekim yarayı sarar, gerisi hastaya kalır.”


“Kahkaha atmak için mutlu olmayı beklersen hayat boyu kahkaha atamayabilirsin”

“Koşul”lar ancak tetikleyici olabilir, ama asla “neden” olamazlar. Asıl değişken insanın kendisidir. Dış etkenler sadece etkiler, ancak insan bedeni ve zihni asıl sonucun mimarıdır.”

“Beden-zihin-ruh bir üçlemedir. Var olan her bedensel problem (bitkinin yaprakları) aslında zihinsel bir sıkıntıya (bitkinin gövdesi) ve ruhsal bir tıkanıklığa (bitkinin kökü) işaret eder.”

“Günün birinde beyaz adam Kızılderili’ye sorar:
– Artık biz de bu kıtada yaşıyoruz. Neden bu toprakları bizimle paylaşmak istemiyorsunuz?
– Sizler toprakla konuşmuyor ona hükmetmeye çalışıyorsunuz. Hükmedersen dinlemezsin, dinlemediğini anlamazsın, anlamadığını bilmezsin, bilmediğinden korkarsın, korktuğunu yok edersin...
Hepimizin kendi doğamızı anlaması ve onunla işbirliği içerisinde yaşaması dileğiyle...”

“Hasat zamanı için erken olabilir, ama ekim zamanı için hiçbir zaman geç değildir.”

“Yaşam yolunda ilerledikçe kendini yaratacaksın. Heykeltıraş da sensin, heykel de...”

“Asıl mucize kendine inanmaktır. Sonrası hep olağan şeyler.”
– Goethe”

---------------------
İçerik yayını sonrası düzenleme:

Metin Hara'nın kitabını okuduktan sonra kendisinden eğitim almakta nasip oldu. Bununla ilgili içeriğe ve bende bıraktıklarına ulaşmak için tıklayınız:
http://volkanyorulmaz.blogspot.com.tr/2017/01/metin-hara-ile-dusunce-gucu-egitimi.html
 

Google adsense

Analytics