Anlatmak istediklerinizi kendiniz çizerseniz hem siz konuya daha hakim olursunuz hem de karşı tarafa mesajınızı daha etkili verirmişsiniz. Bunu ben değil geçtiğimiz hafta Otto Beisheim School of Management'tan aldığım "Visual Thinking for Business" eğitimini veren hocamız söyledi. Ben de bu haftasonu bu deneyimlemek için yukarıdaki çizimleri yapıp dijital hizmetlerin vergilendirilmesini en basit haliyle anlatmaya çalıştım. Yaptığım çizimlerden oluşan yalnızca bir dakikalık bu video ile hap şeklinde bir mevzuat bilgilendirmesi yapmaya gayret ettim. Umarım beğenirsiniz, yani çizimi olmasa da yöntermi :)
Hayat bisiklete binmek gibidir; pedalı çevirmeye devam ettiğiniz sürece düşmezsiniz.
24 Kasım 2019 Pazar
Dijital Hizmetler Vergisini Çizerek Anlattım
Anlatmak istediklerinizi kendiniz çizerseniz hem siz konuya daha hakim olursunuz hem de karşı tarafa mesajınızı daha etkili verirmişsiniz. Bunu ben değil geçtiğimiz hafta Otto Beisheim School of Management'tan aldığım "Visual Thinking for Business" eğitimini veren hocamız söyledi. Ben de bu haftasonu bu deneyimlemek için yukarıdaki çizimleri yapıp dijital hizmetlerin vergilendirilmesini en basit haliyle anlatmaya çalıştım. Yaptığım çizimlerden oluşan yalnızca bir dakikalık bu video ile hap şeklinde bir mevzuat bilgilendirmesi yapmaya gayret ettim. Umarım beğenirsiniz, yani çizimi olmasa da yöntermi :)
Etiketler: seçim , tercih
Amazon,
çizerek anlatma,
digital services tax,
dijital hizmetler vergisi,
dijital vergi,
eBay,
facebook,
iversity,
Otto Beisheim School of Management,
sketch,
vergi,
visual thinking for business,
volkan yorulmaz
14 Kasım 2019 Perşembe
Duygusal Dayanıklılık Üzerine
Zor geçen bir mesai gününün ardından eve giderken düşmüş omuzlarınızın hemen üstünde, beyninizden geçen o negatif düşüncelerin içinde duygusal olarak çökmüş olduğunuzu hiç hissettiniz mi? Yoksa daha dün mü bu moddaydınız? Yoksa sıklıkla mı bu moda giriyorsunuz? Ya da hiç böyle şeyler yaşamıyorsanız, sizi bu avantaja sahip olmaya iten şartlar nedir?
Acar Baltaş "Duygusal Dayanıklılık" başlıklı bir makale ile bu konuda çıkardığı izlenimlerini paylaşmış. Ben de düşünce ve deneyimlerine çok değer verdiğim Acar Bey'in paylaştığı içerikten altını çizdiğim satırları buraya taşımak istedim. Belki omuzlarınızın düşmesine, başınızın ağrımasına, kendinizi bitik hissetmenize engel olacak bir dönüşümün ilk adımı olur.
Güçlü kişilikler gerçek savaşları, bir satranç oyunu gibi görür. Oysa birçok kişi, bir satranç oyunu gerçek bir savaş gibi algılanmaktadır.
Duygusal dayanıklılık veya yılmazlık ancak kişi sınandıkça, zorlandıkça ve konfor alanının dışına çıktıkça gelişen bir özellik. Bazı insanların buna doğuştan hazırlıklı olduğunu söyleyen araştırmacılar olmuş ancak bu özellik önemli ölçüde hayat içinde gelişiyor. Bunun en somut örneği çok dezavantajlı ortamlardan geldikleri halde, yaşadıkları güçlüklere takılmayıp mücadele sürecinde birçok yetkinlik kazanarak hem hayatını zenginleştiren hem de başarılı olan insanların varlığıdır.
Kendimize sormamız gereken soru “İçinde bulunduğum durumun gerçeklerini tam anlamıyla anlıyor ve bunun doğurabileceği sonuçları kabulleniyor muyum?” “Düşündüğüm çözüm ‘ya olmazsa’ yedek planım ne?”
Gerçekleri görmek ve ders çıkartmak birbirleriyle yakından ilişkilidir. Duygusal dayanıklılığı yüksek insanlar çektikleri sıkıntıları aşıp, karşılaştıkları güçlüklerin üstesinden geldikleri yolculukta yeni beceriler kazanır ve potansiyellerinin farkında olmadıkları yönlerini keşfederler. Böylece hem şimdiki zamanı hem de geleceğe doğru kurdukları sağlam köprü ilerideki engelleri karşılarken onlara güç ve yeterlilik duygusu verir.
Güçlü bir değer sistemi, olayları yorumlamak ve harekete geçmek için pusula görevi görür.
Duygusal esnekliğin ana dayanağı olumlu tutumdur. Olumlu tutum bir anlamda elde olanlarla yeni bir şey üretme becerisidir. Olumlu tutum, kişinin zihinsel ve duygusal enerjisini olmuş olana değil, olacak olana odaklamasını sağlar. Bu düşünce biçimini refleks haline getirenler en zor durumlarda bile zihinlerini yeni ve farklı çözümler üretmeye odaklarlar.
Gençlerin çocukluklarından başlayarak koruyucu bir aile ortamında yetişmiş olmak, duygusal dayanıklılık ve özyeterlilik geliştirmek konusunda en büyük engeldir. Ev işi yaparak ailenin refahına değil hayatına ortak olmak, yaz tatillerinde çalışmak, öğrenci kulüplerinde görev almak, sivil toplum kuruluşlarında çalışmak, düzenli ve sportif bir etkinlik içinde bulunmak, duygusal dayanıklılık geliştirmek için imkan sunar.
Duygusal esnekliğe sahip kişiler zor durumlarda umutsuzluğa kapılmaz, şikayet etmez, yaşanan zorluklardan bir anlam çıkartmaya çalışır, çözüm üretir ve yaşanan olumsuzlukları gelişme yolunda bir fırsat olarak görür. Bunun sonucunda da daha sonra karşılaştıkları zorluklar için öz yeterlilik geliştirirler.
Acar Baltaş "Duygusal Dayanıklılık" başlıklı bir makale ile bu konuda çıkardığı izlenimlerini paylaşmış. Ben de düşünce ve deneyimlerine çok değer verdiğim Acar Bey'in paylaştığı içerikten altını çizdiğim satırları buraya taşımak istedim. Belki omuzlarınızın düşmesine, başınızın ağrımasına, kendinizi bitik hissetmenize engel olacak bir dönüşümün ilk adımı olur.
Güçlü kişilikler gerçek savaşları, bir satranç oyunu gibi görür. Oysa birçok kişi, bir satranç oyunu gerçek bir savaş gibi algılanmaktadır.
Duygusal dayanıklılık veya yılmazlık ancak kişi sınandıkça, zorlandıkça ve konfor alanının dışına çıktıkça gelişen bir özellik. Bazı insanların buna doğuştan hazırlıklı olduğunu söyleyen araştırmacılar olmuş ancak bu özellik önemli ölçüde hayat içinde gelişiyor. Bunun en somut örneği çok dezavantajlı ortamlardan geldikleri halde, yaşadıkları güçlüklere takılmayıp mücadele sürecinde birçok yetkinlik kazanarak hem hayatını zenginleştiren hem de başarılı olan insanların varlığıdır.
Kendimize sormamız gereken soru “İçinde bulunduğum durumun gerçeklerini tam anlamıyla anlıyor ve bunun doğurabileceği sonuçları kabulleniyor muyum?” “Düşündüğüm çözüm ‘ya olmazsa’ yedek planım ne?”
Gerçekleri görmek ve ders çıkartmak birbirleriyle yakından ilişkilidir. Duygusal dayanıklılığı yüksek insanlar çektikleri sıkıntıları aşıp, karşılaştıkları güçlüklerin üstesinden geldikleri yolculukta yeni beceriler kazanır ve potansiyellerinin farkında olmadıkları yönlerini keşfederler. Böylece hem şimdiki zamanı hem de geleceğe doğru kurdukları sağlam köprü ilerideki engelleri karşılarken onlara güç ve yeterlilik duygusu verir.
Güçlü bir değer sistemi, olayları yorumlamak ve harekete geçmek için pusula görevi görür.
Duygusal esnekliğin ana dayanağı olumlu tutumdur. Olumlu tutum bir anlamda elde olanlarla yeni bir şey üretme becerisidir. Olumlu tutum, kişinin zihinsel ve duygusal enerjisini olmuş olana değil, olacak olana odaklamasını sağlar. Bu düşünce biçimini refleks haline getirenler en zor durumlarda bile zihinlerini yeni ve farklı çözümler üretmeye odaklarlar.
Gençlerin çocukluklarından başlayarak koruyucu bir aile ortamında yetişmiş olmak, duygusal dayanıklılık ve özyeterlilik geliştirmek konusunda en büyük engeldir. Ev işi yaparak ailenin refahına değil hayatına ortak olmak, yaz tatillerinde çalışmak, öğrenci kulüplerinde görev almak, sivil toplum kuruluşlarında çalışmak, düzenli ve sportif bir etkinlik içinde bulunmak, duygusal dayanıklılık geliştirmek için imkan sunar.
Duygusal esnekliğe sahip kişiler zor durumlarda umutsuzluğa kapılmaz, şikayet etmez, yaşanan zorluklardan bir anlam çıkartmaya çalışır, çözüm üretir ve yaşanan olumsuzlukları gelişme yolunda bir fırsat olarak görür. Bunun sonucunda da daha sonra karşılaştıkları zorluklar için öz yeterlilik geliştirirler.
2 Kasım 2019 Cumartesi
Nasıl Bağımsız Denetçi Oldum? - KGK Bağımsız Denetçilik Sınavı Hakkında
2018 yılı Kasım ayında Kamu
Gözetimi Kurumu tarafından yapılan sınavda başarılı olup denetçi olmak için
gerekli belgeleri sağladıktan sonra “Bağımsız Denetçi” ünvanını aldım. Sizlerle
daha önce nasıl Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavir olduğumu anlattığım videomu
paylaştığımda bu konuda yazdığım içeriğin yüksek okunma sayısından
bahsetmiştim. Henüz 1 yıl bile olmadan hem blog’umda hem de Medium’da benzer
bir okunma trendi yakalayan ve bana yine sıklıkla soru gelen bağımsız
denetçilik hakkında bir video içerik hazırlamanın bu yolculukla ilgili
detayları merak edip biraz da motive olmaya ihtiyacı olanlara faydalı olacağını
düşündüm. Bu yolculuğa çıkarken çevremde KGK sınavlarına giren arkadaşlarım
olmadığı gibi internetteki forumlarda da bu yetkilendirme sınavı ile ilgili
güncel paylaşımlar çok kısıtlıydı. Bu eksikliği çekmiş biri olarak umarım bu
video size ve yine sizin paylaşımlarınız sayesinde ilgili diğer kişilere ulaşır
ve onlara fayda sağlar.
Önce kendi hikayemle başlayayım…
2010 yılında SMMM ruhsatını aldığım dönemde PwC adlı çok uluslu bağımsız
denetim kuruluşunda vergi departmanında çalışıyordum. Ardından General Motors
Türkiye’de çalıştım ve 2013 yılından beri de Philip Morris’te görev
yapmaktayım. Çok uluslu firmalarda çalışanların iyi bildiği bir süreç vardır;
yıllık performans değerlendirme süreçleri ve bu süreçlerde çalışanlara verilen
gelişim hedefleri. 2018 yılında teknik konularda kendimi geliştirme hedefim
doğrultusunda yaptığım araştırmalar sonucunda KGK Bağımsız Denetçilik sınavını
gözüme kestirdim. 2018 yılı Mart ayıydı, transfer fiyatlandırması raporu,
ilişkili taraf işlemleri gibi konularla boğuştuğum, hafta sonlarım da bile
ailemden uzak kalıp ofiste çalışmak durumunda kaldığım yoğun bir dönem
geçiriyordum. Finans alanında nasıl gelişim sağlarım derken KGK websitesine
girip yetkilendirme için şartları sağlayıp sağlamadığımı araştırırken
duyurularda Mayıs sınavı için başvuruların o hafta sona ereceğini gördüm. Zaten
yoğun bir tempoda çalıştığım, nisan sonu gibi transfer fiyatlandırması ile
ilgili çalışmalarımın kurumlar vergisi beyannamesinin verilmesiyle biraz
hafifleyeceğini öngördüğüm bu dönemde sınava kaydolmaya karar verdim. Her bir
sınav için giriş ücreti 150 TL’idi, üç sınav için 450TL’lik ücreti KGK
websitesi üzerinden ödeyip hemen sınav tarihi için Ankara’ya sabah ilk uçak ile
gidip öğleden sonra dönecek şekilde uçak biletlerimi satın aldım.
Yeri gelmişken sınav tarihi ve
yeri hakkında bilgi vereyim: KGK Bağımsız Denetçilik Sınavları yılda iki kez,
genellikle Mayıs ve Kasım aylarında İstanbul ve İzmir’de düzenleniyor.
Sınav giriş ücreti ve uçak
biletleri hazırdı ancak sınavda başarılı olmam durumunda Bağımsız Denetçi
ünvanını almaya hak kazanma ile ilgili şartları sağlayıp sağlamadığım konusunda
kafam biraz karışıktı. Kafamı karıştıran konu “Uygulamalı Mesleki Eğitim” ile
ilgili şarttı. Maddede denetçi olmak isteyenlerin en az 3 yıl süreyle, finansal
tablo denetimi dahil olmak üzere mesleki konularda denetçi yanında ya da
denetim kuruluşunda uygulamalı eğitim almalarının şart olduğu belirtilmiştir.
PwC’de kağıt üzerinde tam 3 yılı doldurmamıştım ama yine de belgeyi alabilmemi
sağlayan bir istisna vardı. Bu istisna en az on beş yıllık mesleki tecrübeye
sahip olanların uygulamalı mesleki eğitim şartı aranmaksızın bağımsız denetçi
olabilecekleri hükmüydü.
Buna göre;
3568 Kanun hükümlerine göre
fiilen staj yapmak suretiyle meslek mensubu olunmuş ise mesleki tecrübe
süresinin hesabında başlangıç tarihi olarak staja fiilen başlama tarihi esas
alınır.
3568 sayılı Kanunun 6’ncı
maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen stajdan sayılan hizmetlerde geçen
sürelerin stajdan saydırılması suretiyle meslek mensubu olunmuş ise mesleki
tecrübe süresinin hesabında başlangıç tarihi olarak stajdan sayılan hizmete
başlama tarihi esas alınır.
Staj başlama tarihinden itibaren
3568 sayılı Kanun kapsamındaki mesleki faaliyetlerde geçirilen süreler 15
yıllık sürenin hesabında dikkate alınır.
15 yıllık sürenin hesabında kamu
kurum ve kuruluşlarında geçirilen süreler hariç olmak üzere, bir yıldan fazla
süreyle bu faaliyetlere ara verilmesi durumunda ara verilen fazla süreler
dikkate alınmaz.
15 yıllık sürenin hesabında 4
yılı aşmamak üzere yukarıda saydığımız bölümlerdeki lisans ve lisansüstü
eğitimde geçen süreler mesleki tecrübe süresine ilave edilir.
Kurumu aradım, durumumu ve
tecrübelerimi paylaştım, telefondaki görevli son derece iyi niyetli ve yardımcı
bir şekilde nihai kararın tevsik edici belgelerin iletilmesi ile verileceğini
ancak bahsettiğim şartlarla 15 yıllık mesleki tecrübeyi 2018 yılında
tamamlayacağım için sınavda başarılı olmam şartı ile bağımsız denetçi
olabileceğimi söyledi. Bunu duyunca kafam da rahatladı ve hedefe konsantre
olmaya başladım. Hemen merak edenler için açıklayayım, 15 yıllık iş tecrübem
yoktu, ancak 15 yıllık mesleki tecrübenin hesabında lisans ve yüksek lisansta
geçen süreler de dikkate alındığı için bu süreyi doldurabiliyordum.
Demek ki neymiş? Sınava, başvuru
süresi içerisinde müracaat eden ve sınav ücretini yine başvuru esnasında kredi
kartından on-line olarak ödeyen kişiler girebilirmiş. Ancak Bağımsız Denetçi
Belgesi için sadece sınavı kazanmak yeterli değilmiş. Ayrıca adayların diğer
şartları da taşımaları gerekirmiş. Bu şartları bulup okuyabilirsiniz uzun
uzadıya ilgili maddeyi (Bağımsız Denetim Yönetmeliği 14. Madde) paylaşmak
yerine bu maddedeki en önemli unsurları şöyle özetleyebilirim:
Hukuk, iktisat, maliye, işletme,
muhasebe, bankacılık, kamu yönetimi ve siyasal bilgiler dallarında eğitim veren
fakülte ve yüksekokullardan veya denkliği Yükseköğretim Kurulunca tasdik
edilmiş yabancı yükseköğretim kurumlarından en az lisans seviyesinde mezun
olanlar veya diğer öğretim dallarından lisans seviyesinde mezun olmakla beraber
bu fıkrada belirtilen bilim dallarından lisansüstü seviyesinde diploma almış
olmak.
Serbest Muhasebeci Mali
Müşavirlerin 4 konudan Yeminli Mali Müşavirlerin de 3 konudan sınava girmesi,
bağımsız denetçi olabilmeleri için yeterlidir. Eğer Sermaye piyasası,
bankacılık, sigortacılık ve özel emeklilik alanlarında denetim faaliyetinde
bulunmayacaksanız bu sınava girmenize gerek olmadığından sınav sayıları
SMMM’ler için 3e, YMM’ler için 2 ye iner. Muhasebe Standartları, Kurumsal
Yönetim İlkeleri ve Finansal Yönetim ile Denetim bir SMMM’nin bağımsız denetçi
olması için geçmesi gereken sınavlardır. YMM’lerin ise Kurumsal Yönetim
İlkeleri ve Finansal Yönetim sınavına da girmesine gerek yoktur.
Hikayemle devam edecek olursam,
Mart ayında sınavlara kaydımı oldum ve çalışmaya başladım. İşim şehir dışında
olduğu için her gün yaklaşık 2 saatim yolda geçiyor. Bu süreyi bilgisayarıma
indirdiğim muhasebe standartları ve denetim standartları ile kurumsal yönetim
ilkeleri ile ilgili ders notlarını okuyarak geçirdim. Bir de Deha Yayınları’nın
soru bankasını sipariş ettim. Akşamları ve hafta sonları fırsat buldukça soru
çözdüm. Çıkmış sorularla Deha Yayınlarının kitabını karşılaştırdığımda aslında
Deha’nın soru tipinin çok da sınava uygun olmadığını fark ettim ama ne kadar
çok soru çözersem o kadar gelişirim diye bu kitaptan da çalışmaya devam ettim.
Özellikle son iki haftayı sırf eski soruları çözmekle geçirdim. O dönem şirket
aktivitesi olarak Bodrum’a Titanic Otel’e gitmiştik, ben toplantı aralarında ve
tüm boş vakitlerimde soru çözmeye çalışıyordum çünkü gündelik hayatımda
kullanmadığım pek çok bilgiden sınavda soru çıkacağının farkındaydım.
Zaten yaklaşık 2 aylık bir
hazırlık sürecim vardı ve yoğum tempoda çalıştığım için bu süre hızlıca aktı,
sınav tarihi geldi çattı. Soğuk bir Mayıs sabahı, İzmir’den Ankara’ya ilk
uçakla yolculuk yaptım. Ankara’da alandan inip sınavın yapılacağı Gelir İdaresi
Başkanlığı’nın Eğitim tesislerine ulaştım. Sınavı bekleyen herkes kapılar
açılmadığı için tesislerin karşısındaki cafe’de bekliyordu. Ben de hem karnımı
doyurdum, hem de son tekrarlarımı yaparken insanları gözlemledim. Pek çok
kişinin kursa gittiğini ellerindeki ders notlarından gördüm. Açıkçası kursa
ayıracak zamanım olmadığı için hiç kursa gitmeyi düşünmemiştim ama o an
psikolojik olarak acaba bu bir dezavantaj mı diye düşünmedim değil. Ancak bugün
sizlere şunu çok daha net söyleyebiliyorum: bu sınavlar için kursa vakit ve
para harcamanıza hiç gerek yok.
Sınava girdiğimde ilk fark
ettiğim şey, evde soru çözmekle sınavda soru çözmek çok farklıydı. Soruların
zorluğundan, bir başka deyişle yeterince konulara hakim olmadığımdan sorular
üzerinde çok fazla düşünmem gerekiyordu ve bu bana zaman kaybettiriyordu. Üç
dersin de sınavını tamamlayıp çıktığımda bir kez daha sınav için Ankara’ya
geleceğimin farkındaydım ama bu sınav sürecinden de almış olmam gereken
dersleri almıştım.
Peki ilk sınavlara girdikten
sonra neyi fark ettim? Öncelikle bu sınava sadece geçmiş yıl sorularından
hazırlanarak başarılı olmayı hayal etmeyin, bu stratejiyle hayalden öteye
gidemezsiniz. Örneğin, Muhasebe Standartları’nda ilk 10 soru içerisinde 3 soru
BOBİ FRS ile ilgiliydi, BOBİ FRS 2018 yılından itibaren uygulanmaya başlayacağı
için bu konuda daha önce hiç soru gelmemişti. Buna benzer standartlardaki
güncellemelerden gelen sorular hem Denetim hem de Muhasebe Standartlarında
oldukça fazlaydı.
İkinci olarak Sınava aynı gün
gelmek için gece yarısı denebilecek bir saatte kalkmak böyle bir sınava yorgun
girmeme sebep olmuştu. Eğer şehir dışından gelip sınava girecekseniz ve artık
20’li yaşlarınızda değilseniz bir gün önceden şehirde olmakta, o gece son
tekrarlarınızı yaptıktan sonra uykunuzu iyi alıp sınava girmekte fayda var.
Son olarak, sınavdaki soruların
metinleri oldukça uzun ve bu durum insana soruları okurken çok zaman
kaybettiriyor. Evde soru çözerken hiç vakit tutmadığım için sınavda zamana
karşı yarışmak son bölümde (Denetim) soruları tam anlamadan boş bırakmamak için
hızlıca okuyup cevaplamama sebep oldu. İşte bu yüzden sınava hazırlanırken çözdüğünüz
soruları mutlaka süre tutarak zamana karşı çözün ve hızlanmaya gayret edin.
Sınavdan iki hafta sonra sonuçlar KGK tarafından duyuruldu ve beklediğim
gibi Muhasebe Standartları ve Denetim sınavlarında soruların yarısından
fazlasını doğru yapsam da yeterli puanı tutturamamıştım. Ama güzel haber
Kurumsal Yönetim İlkeleri ve Finansal Yönetim dersinden gelmişti, 88 almıştım.
Bu sayede bir sonraki sınavda başarılı olmak için derslerin birinden 60
diğerinden 62 almam yetecekti. (3 ders için ortalama 70 olması için toplam 210
puan gerekiyor, elde var 88, geriye 122 puan kalıyor, geçme notu 60, o halde 60
ve 62 yeterli).
Kasım
sınavı için tecrübem ve umudum vardı. Farklı bir departman ve farklı bir ülke
tecrübeleriyle yine dolu dolu geçen bir dönem geçirsem de Kasım’daki sınava
bence doğru metodoloji ile çalıştım. Önce güncel standartları KGK websitesinden
indirdim. Sonra bunların önemli bölümlerinden kendim için notları çıkardım.
Standartları bilmeyenler için şunu söyleyebilirim, yabancı dilden çeviri olduğu
için gündelik dilimizden uzak ve anlaması çok kolay değil. Ama bir kere bu yola
girmiştim ve geri vites yapacak bir durumda değildim. Not alarak çalışmayı
kendim için daha motive edici bir hale getirmek için ise güzel bir fikrim
vardı: öyle notlar çıkaracaktım ki benden sonra da bu sınavlara girecek kişiler
bu notları alıp sınavda başarılı olabilecekti. Motivasyonum kısaca şöyleydi:
çıkardığım notları ebook haline getirip Google Play Kitaplar üzerinden herkesin
kullanımına ücretsiz bir şekilde açacaktım. Bu fikir beni not çıkarırken ayrı
bir heyecanlandırıyordu ve yer yer sıkıcı bir işi daha ulvi hale getiriyordu.
Sınava
hazırlandığım dönemde vitesi artırmam gereken Eylül-Ekim aylarında iş sebebiyle
4 haftalığına Romanya’daydım. Burada bulunduğum dönemde döviz kurunun TL’ye
göre oldukça yüksek olmasının da etkisiyle çok fazla gezilebilecek bir durum
olmaması sebebiyle hafta sonları sık sık farklı Starbuck’s’lara (marka takıntım
yok sadece gurbette bana daha güvenilir ve konforlu geldiği için burayı seçtim)
kaçıp not çıkarmaya, sabahları erken kalkıp standart okumaya çalıştım.
Ekim ortasından itibaren Türkiye’ye döndüğümde daha önce bahsettiğim iş
için gidip geldiğim her gün iki saatlik yolculuğum esnasında serviste pdf
dosyalarından standartları okuyup özet çıkarma işini tamamladım. Ardından yine
çıkmış soruları çözmeye başladım. Bu kez hem zaman tuttum, hem de hata yaptığım
her soruyla ilgili sınav sonrasında tekrar standarda gidip o bölümle ilgili
yeniden not aldım. Böylece notlarımı daha geniş ve nitelikli bir hale de
getirebiliyordum. Yeri geldi iş yerinden mesai servisi ile çıkıp çalıştım, yeri
geldi arabamı servise götürdüğümde bekleme salonunda soru çözdüm. Hatta
sınavdan önceki son Cuma evde çalışırım diye izin almama rağmen oğlumun da
hafif bir hastalık durumu sebebiyle evden kaçıp annemde çalıştım.
11 Kasım’daki sınava Atatürk Anadolu Lisesi’nde girdim. Ankara’ya bir gün
önceden gidip Tandoğan’da sakin bir otelde kaldım. Planladığım gibi son
tekrarlarımı akşam yapıp makul bir saatte yattım. Ertesi sabah 10’da başlayan
sınav için 9’da oradaydım.
Sınıfa girip de sayfalarını kontrol etmemiz için sınav kitapçığını elime
alıp yavaş yavaş sayfaları çevirirken bir yandan da sorulara göz ucuyla baktım
ve çoğunun çalıştığım konulardan oluştuğunu görmek özgüvenimi tazelememe sebep
oldu. Evde yaptığım testlerde denetim sorularını daha hızlı çözdüğümü görmem sebebiyle
sınava önce denetimle başladım ve ardından daha çok vakit kalması için muhasebe
standartları sorularına geçtim.
Yeri gelmişken sınavla ilgili sizlere iki tüyo daha vereyim:
Sınavlarda zamanı yetiştiremeyecek olan adaylar ek bir ders ücreti (örneğin
Kurumsal Yönetim İlkeleri ve Finansal Yönetim) daha yatırarak ekstra süreye
sahip olabilirler.
40 sorudan oluşan sınavlarda her bir şıktan 8’er tane cevap var, yani 8 A,
8 B, 8 C, 8 D ve 8 E. Sınavın sonunda vaktiniz kalırsa bu kontrolü de
yapabilirsiniz. Yanıtlarınızı kontrol ettikten sonra kalan zamanda bu şekilde
de bir gözden geçirme yapabilirsiniz.
Sınavdan çıktığımda ilkinin aksine bu işin bu kez bittiğini
biliyordum. Sınavdan sonraki üçüncü haftanın Cuma günü mesai bittikten
sonra KGK websitesindeki duyuru ile açıklanan sonuçlarda başarılı olduğumu
gördüm.
Sonuçların açıklanmasını takiben bağımsız denetçi olmak için gereken
belgeleri KGK websitesinden yükleyip belge ücretini yatırdım ve Bağımsız
Denetçi ünvanını aldım.
Peki
bu sınavlara girmek ve sınavlar sonucunda başarılı olmak bana ne sağladı:
Her
şeyden önce çalıştığım şirketin Finans departmanında görevliyim ve sınava dair
konular bugünkü iş tanımımda direk olarak bulunmasa da ileride olabilir. Bu sınava
hazırlanırken öğrendiklerim ve tazelediklerim yarın işime yarayacaktır. Bununla
beraber bir şeyleri bildiğini söylemekle bildiğini belgelendirebilmek arasında
fark vardır. Saygınlığı olan bir kurum tarafından yetkilendirilmek, bu farkı
ortaya koymak açısından önemlidir. Ayrıca konulan hedeflere ulaşmak insana ayrı
bir tatmin sağlar. Ben Mayıs ve Kasım ayından girdiğim bu sınavlar ve sınavlar
öncesi yaptığım çalışmalarla hedefim olan teknik bilgimi geliştirme konusunda
bir başarı elde etmiş olmanın hazzını da yaşıyorum. Çalıştığım şirket bir
dönüşüm yaşıyor ve bizden beklenen özelliklerden biri de anlam yaratmak. Anlam
yaratan kişilerin özelliklerine baktığımızda da profesyonel gelişimlerine
yatırım yapan kişiler olduğunu görüyoruz. İşte bu noktada da hedefime ulaşmış
olmak bir yandan da bu nitelikle örtüşüyor. Tüm bunlara ek olarak, şu an Google
Play Kitaplar’da hem muhasebe standartları hem de denetim konusunda
hazırladığım notlar bu konulara ilgili duyan herkesin erişimine açık. İşte bu da bana manevi bir haz sağlıyor.
Dilerseniz
“Sınav Kazandıran Muhasebe Standartları Notları” ve “Sınav Kazandıran Denetim Notları”
diye adlandırdığım kitaplarımı Google Play’den bu isimlerle ya da direk “Volkan
Yorulmaz” diye aratarak bulabilirsiniz. Hatta bu kitapları okuduktan sonra
GoodReads kullanıyorsanız buradan da kitaplarımı okuduğunuzu belirtebilir,
yorumlarınızı diğer kullanıcılarla paylaşabilirsiniz.
Google
Play Kitaplar’dan kitaplarıma erişmek için:
İşte benim bağımsız denetçi olma hikayem böyle… Yeri gelmişken bu konuda beni arayarak mesaj atarak tebrik eden herkese bir kez de buradan teşekkürlerimi sunarım. Tabi ben de sevgili eşime ve oğluma teşekkürlerimi sunarım, sınava çalıştığım dönemde onları istemeden de olsa ihmal ettim. Neyse ki bu sürecin ve çabaların sonu mutlu bitti.
Nisan 2026'da gelen yorum: Her ay bu içeriği yüzlerce kişi okuyor ve kitabımı onlarca kişi satın alıyor. Gösterdiğiniz ilgi için teşekkürler. Umarım çok başarılı olursunuz!
27 Ekim 2019 Pazar
Geri Bildirim Atölyesi’nden Geriye Kalanlar
Sene başında eğitim kataloğunda ismine
ve hedef kitlesine göre eğitimlere göz atıp seçtiğim iki eğitimden ilki Hikaye Anlatıcılığı
eğitimiydi. Tadı damağımda kalan bu eğitim sonrasında davet edildiğim ikinci eğitim
Geri Bildirim Atölyesi oldu. Nedir bu “Geri Bildirim Atölyesi” eğitimi
derseniz, katalogdaki ifadelerle size yardımcı olabilirim:
İşimizi ve birbirimizi geliştirmek için geri bildirim almayı ve vermeyi günlük hayatımızın bir parçası ve doğal rutini haline getirmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bu program katılımcıların ekipleri ve diğer paydaşlar ile etkileşimlerinde, etkin geribildirim alma ve verme konularında gelişmesini sağlamak ve kritik iletişim ortamlarının etkin olarak kurgulanması ve yönetilmesi için gereken ipuçlarını tanıtmak üzerine kurgulanmış bir programdır.
Neden Katılmalıyım?
İşte bu amaçla 24 Ekim 2019 sabahı İzmir’den İstanbul’a eğitim için yola çıktım. Hiç alışık olmadığım bir sürprizle sabah evden çıkmadan önce, 5’i 10 geçe gibi Türk Hava Yolları’ndan aldığım SMS ile irkildim. Üst üste attıkları iki mesajla uçuşumun iptal edildiğini ve detaylar için müşteri hizmetlerini arayabileceğimi yazmışlardı. Ev halkını uyandırmadan dışarı çıkıp aradım, motor arızası olduğunu ve seçeceğim bir başka seferle uçabileceğimi söylediler, neyse ki sorunsuz bir şekilde bunu da deneyimledim ve tam zamanında eğitime katıldım.
Eğitimi Management Centre Türkiye (MCT)’den Gözde Berber Özbalaban veriyordu. Kendisinden 2017 yılında da bir eğitim almıştım ve o dönemden beri kendisini sosyal medyadan takip ettiğim için adaptasyonla ilgili hiç sorun yaşamadım. Zaten kendisi ortamı o kadar iyi kontrol ederken katılımcılara öyle paylaşımcı bir ortam yaratıyor ki herkes eğitim esnasında kendine bir konfor alanı buluyor. Bu izlenimimi pekiştirecek cinsten ifadeleri MCT websitesinde Gözde Hanımın paylaştığı aşağıdaki cümlelerde de buldum:
"Kariyerim boyunca mesleğim ile ilgili öğrendiğim en değerli bilgi, organizasyonlarda hayal edilen değişimin, ancak insan faktörünün kalbine ve yüreğine dokunulduğunda hayata geçebileceği gerçeği oldu. Şirketler, sürekli gelişim ve pozitif değişim yolculuğunda ilerlerken ‘insan’ faktörünün resimdeki asıl kahraman olduğunu unutmamalılar. Bu inançla, birlikte yol aldığım organizasyonlarda en önemli hedefimi, ‘insanlara’ dokunabilmek ve organizasyonların gelecek resmini güzelleştirmek olarak tanımlıyorum.”
Eğitim esnasında içselleştirdiğim önemli kazanımlar olurken, özellikle not alıp sonra geriye dönüp tekrar üzerinde düşünmek istediğim bazı konular oldu. Bunlardan biri Motivasyon 3.0’dı.
Daniel Pink tarafından öne sürülen Motivasyon 3.0 sisteminde 3 ana unsur söz konusu. Bunlardan ilki özerklik, bunun açılımı kendi hayatlarımızı yönetme becerisi. İkincisi üstünlük, bir bakıma önemli olan konularda her zaman daha iyi olma isteği. Üçüncüsü ise amaç, bunun anlamı da yaptıklarımızın aslında bizden de büyük anlamlar içeriyor olması. Farkında olsak da olmasak da ortaya koyduklarımızla bir şeylere hizmet ediyor, bir ihtiyacı karşılıyor ya da bir değişimi yaratıyoruz.
Çalışan motivasyonunu ve verimliliğini yükseltmek isteyen şirketlerin Motivasyon 3.0’ın üç ana unsuruna dikkat etmesi gerekiyor. Bu üç ana unsur konusunda da kendilerine şu soruları sormalılar: “Çalışanlarımız işlerini nasıl, ne zaman, nerede ve kimle yapacakları konusunda yeterli kontrol ve özgürlüğe sahip mi?”, “Çalışanlarımıza düzenli olarak yaptıkları işi daha iyi yapma konusunda fırsat veriliyor mu?”, “Çalışanlarımız yaptıkları işin ne kadar önemli olduğunu, dünyayı ya da yaşamları anlamlı bir şekilde değiştirmeye katkıda bulundukları duygusunu yaşıyorlar mı?” Eğer bir şirket bu adımları atıp her bir soruya çalışanları adına “evet” yanıtını verebiliyorsa o zaman çok verimli ve cazip bir iş alanı yaratma konusunda iyi bir yolda demektir.
Eğitimde incelediğimiz konulardan biri de Duygusal Zeka idi. Daniel Goleman, Duygusal Zeka kavramını sunduğundan beri IQ ve EQ arasında gidip geliyoruz. Ama aslında bilinen şu ki seçim yapmak zorunda değiliz hatta bu kavramlar birlikte işlevsel olduğunda bireyin hayat kalitesi yükseliyor.
Duygusal zeka kuramı 4 temel kavram üzerine odaklanır. Birincisi “Öz Farkındalık” yani bireyin duygularının farkında olabilmesi. Çünkü duygularımızın farkında olabilirsek nasıl davranacağımıza karar vermek daha da kolaylaşır. İkinci kavram “Öz Denetim”; duyguları, düşünceleri ve davranışları organize etmeye yarar. Üçüncü kavram “Sosyal Farkındalık” bireyin kendine odaklanması kadar çevresinin de farkında olmasının önemini vurgular. Son olarak “İlişki Yönetimi” kavramı ise kendisinin ve çevresinin farkında olan bireyin sosyal ilişkiler kurması ve devam ettirmesi için gerekli becerileri kapsar.
Bu kavramları biraz açmak için yaptığım araştırmada 4 temel kavramı oluşturan bileşenleri şu şekilde buldum:
1. Öz Farkındalık:
a) Duygusal öz farkındalık: Kendi duygularını okuyup etkilerini fark etmek; kararlara rehberlik etmek için “altıncı hissini” kullanmak.
b) Doğru öz değerlendirme: Sınırlarını ve güçlü yanlarını bilme
c) Özgüven: Öz değer ve yetenekleri konusunda sağlam bir anlayışa sahip olmak.
2. Öz Denetim:
a) Öz Denetim: Rahatsız edici duygu ve dürtülerini denetim altında tutmak
b) Saydamlık: Dürüstlük ve karakter bütünlüğü; güvenilirlik
c) Uyumluluk: Değişen durumlara uyum sağlama ya da engellerin üstesinden gelme esnekliği
d) Başarma Dürtüsü: Performansı arttırma arzusu
e) İnisiyatif (girişimcilik): Eyleme geçip fırsatları yakalamaya hazır olmak
f) İyimserlik: Olayların iyi yönlerini görmek
3. Sosyal Farkındalık:
a) Empati: Başkalarının duygularını sezmek, bakış açılarını anlamak ve endişeleriyle etkin bir biçimde ilgilenmek.
b) Kurumsal farkındalık: Gündemi, karar mekanizmalarını ve kurumsal politikaları okumak.
c) Hizmet uyumu: Takipçi, müşteri ya da tedarikçilerin gereksinimlerini fark etmek ve karşılamak
4. Sosyal Beceriler:
a) Başkalarını geliştirme: Geribildirim ve rehberlikle başkalarının yeteneklerini pekiştirmek.
b) Liderlik: Cazip bir vizyonla yol göstermek ve şevk vermek.
c) Etki (Başkalarınca sözü dinlenilir olma): Çok çeşitli ikna taktiklerini kullanmak.
d) İletişim (Bağlar kurmak): Bir ilişkiler ağı kurmak ve sürdürmek.
e) Değişim katalizörlüğü: Yeni bir doğrultuda başlangıç yapmak, değişimi yönetmek ve önderlik etmek.
f) Çatışma yönetimi: Anlaşmazlıkları çözmek
g) Takım çalışması: İş birliği yapmak ve takım oluşturmak.
Eğitimde ele aldığımız bir başka konu ise Transaksiyonel Analiz’di. 1950’lerde Eric Berne isimli psikolog tarafından temeli atılan bu kavram şöyle der: İnsanda 3 benlik hali vardır:
“Anne-Baba” benlik durumu (Ebeveyn egosu)
“Yetişkin” benlik durumu (Yetişkin egosu)
“Çocuk” benlik durumu (Çocuk egosu)
“Ebeveyn” benlik durumunu, bir kişiye tavsiye verirken, korumaya kollamaya çalışırken, eleştirirken, kısacası bir ebeveyn gibi davranırken kullanırız. Buna bir nevi, kendi ebeveynlerimizden öğrendiklerimizi kullanıp uyguladığımız halimiz diyebiliriz.
“Yetişkin” benlik durumunu, karşımızdakiyle bir konuyu tartışırken duygusal olmadan, akılcı ve mantıklı olarak, problem çözmeye çalışırken kullanırız. Bu benliğimiz plan program yapan, ne harcadığını ve ne kazandığını düşünüp planlayarak hareket eden halimizdir.
“Çocuk” benlik durumu ise, kişiliğimizin en çocuksu yönünü yansıtır. Nasıl bir çocuk karnı acıktığında hemen yemek ister, bekleyemez, duygularını erteleyemez; aynı şekilde isteklerimizin bir an önce olmasını isterken bu benliğimizi kullanırız. Ya da karşımızdakine, tıpkı suçlu bir çocuk gibi boyun eğerken, onun taleplerini ve öğütlerini kabul ederken. Ya da otoriteye karşı çıkarken örneğin, özgür ve asi bir çocuk gibi davranırız.
Bu konuları değerlendirdikten, bir başka deyişle geri bildirim konusuna direk girmeden önce temeli oluşturup artık kullanılmaması gereken hamburger modelinden ve bu modelden neden vazgeçildiğinden bahsettik.
Geribildirim sürecinde hassas bir denge var. Hamburger modelinde ilk önce geri bildirim vereceğimiz kişinin iyi yaptığı şeyleri belirterek başlarsınız, arada eksik yanlarını uygun bir dille anlatıp/eleştirip son kısımda yine iyi yaptığı noktaları belirterek/överek bitirirsiniz. Böylece geri bildirim alan kişi hem eksiklerinin farkına varır hem de iyi yaptığı şeylerin takdir edilmesi onu rahatlatır ve daha çok çalışmak için motive olur. Ancak değişen jenerasyonda artık geri bildirimi alan negatif noktaları göz ardı edip olumlu noktalara konsantre olduğu için bu yöntem artık amacına hizmet etmemektedir.
Artık insanlardan anlamlı geribildirimler almak, vermek ve bunların ileride de sürmesini sağlamak için, D2E2 diye kısaltabileceğimiz Durum-Davranış-Etki-Eylem adlı yeni modelin kullanılması önerilmektedir. D2E2 modeli insanlara, algıları yapılandırmaları için bir çerçeve sağlar. Sizin spesifik ve yararlı geribildirimlere ulaşmanıza ve karşınızdaki kişinin de bunu güvenli bir biçimde yapabilmesine olanak verir. D2E2 modeli, performansınıza ilişkin algıyı dört parçaya böler: Önce durumun, sonra sizin davranışınızın, ardından bu davranışın orada hazır bulunan diğer insanlar üzerindeki etkisinin betimlenmesi ve gerekli eylemin alınması.
Eylem: Sahne sizin, artık dönüşümü gerçekleştirme ve alınan geri bildirim doğrusunda hareket ederek ortaya eylemi koyma zamanı.
Geribildirimle ilgili şunu belirtmek lazım; pratiğiniz arttıkça geribildirim istemek ve almak sizin için daha kolay bir işe dönüşecek, etrafınızdaki insanlar bu sürece daha sıcak bakmaya başlayacak ve aldığınız geribildirimler hem profesyonel hem de kişisel yaşamınızda size daha büyük ödüller getirecektir.
Eğitmenimiz Gözde Berber Özbalaban’ın da belirttiği gibi en iyi geri bildirim tekniği “sahicilik”tir. Sahici olmak demek, insanın her düşündüğünü, “hiç yutkunmadan” söylemesi ya da bulunduğu ortamı hiç dikkate almadan aklına estiği gibi davranması değildir elbette. Bir insanı sahici kılan, bir maske arkasına gizlenme gereği duymamasıdır. Şeffaf olmak, olduğu gibi davranmak, aslında en akıllıca tutumdur.
İşte bir eğitim ve ardından bende bıraktıkları (Gözde Hanım'ın tabiriyle "tikveşlisi" yani en kaymaklısı") ve araştırmaya yönelttiği konularla yazıya dönüşen çıktısı. Bir de bu eğitim özelinde değil ama genel olarak gelişim yolculuğumuzda Gözde hocamızın okumamızı önerdiği kitapları da şuraya bırakayım ki “ne okusam ki?” diyenlere bir faydam olsun.
İşimizi ve birbirimizi geliştirmek için geri bildirim almayı ve vermeyi günlük hayatımızın bir parçası ve doğal rutini haline getirmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bu program katılımcıların ekipleri ve diğer paydaşlar ile etkileşimlerinde, etkin geribildirim alma ve verme konularında gelişmesini sağlamak ve kritik iletişim ortamlarının etkin olarak kurgulanması ve yönetilmesi için gereken ipuçlarını tanıtmak üzerine kurgulanmış bir programdır.
Neden Katılmalıyım?
- Toplantıları, spontane geri bildirimleri ve düzenli birebirleri; katılımcı, değer veren, geliştiren, zoru başarmaya teşvik eden ve yetkilendiren bir şekilde yapabilmenin yollarını öğrenmek istiyorum
- Beklentiler üzerinde el sıkışmak ve etki alanımdaki kişilerin performansını başarıya ve sonuca yönlendirebilmek üzere geribildirim ve gelişim diyaloglarını kurgulayabilmek istiyorum
- Geri bildirim konusunda uzmanlaşabilmek için kendi güçlü yönlerimi ve gelişmeye açık alanlarımı keşfetmek istiyorum
İşte bu amaçla 24 Ekim 2019 sabahı İzmir’den İstanbul’a eğitim için yola çıktım. Hiç alışık olmadığım bir sürprizle sabah evden çıkmadan önce, 5’i 10 geçe gibi Türk Hava Yolları’ndan aldığım SMS ile irkildim. Üst üste attıkları iki mesajla uçuşumun iptal edildiğini ve detaylar için müşteri hizmetlerini arayabileceğimi yazmışlardı. Ev halkını uyandırmadan dışarı çıkıp aradım, motor arızası olduğunu ve seçeceğim bir başka seferle uçabileceğimi söylediler, neyse ki sorunsuz bir şekilde bunu da deneyimledim ve tam zamanında eğitime katıldım.
Eğitimi Management Centre Türkiye (MCT)’den Gözde Berber Özbalaban veriyordu. Kendisinden 2017 yılında da bir eğitim almıştım ve o dönemden beri kendisini sosyal medyadan takip ettiğim için adaptasyonla ilgili hiç sorun yaşamadım. Zaten kendisi ortamı o kadar iyi kontrol ederken katılımcılara öyle paylaşımcı bir ortam yaratıyor ki herkes eğitim esnasında kendine bir konfor alanı buluyor. Bu izlenimimi pekiştirecek cinsten ifadeleri MCT websitesinde Gözde Hanımın paylaştığı aşağıdaki cümlelerde de buldum:
"Kariyerim boyunca mesleğim ile ilgili öğrendiğim en değerli bilgi, organizasyonlarda hayal edilen değişimin, ancak insan faktörünün kalbine ve yüreğine dokunulduğunda hayata geçebileceği gerçeği oldu. Şirketler, sürekli gelişim ve pozitif değişim yolculuğunda ilerlerken ‘insan’ faktörünün resimdeki asıl kahraman olduğunu unutmamalılar. Bu inançla, birlikte yol aldığım organizasyonlarda en önemli hedefimi, ‘insanlara’ dokunabilmek ve organizasyonların gelecek resmini güzelleştirmek olarak tanımlıyorum.”
| Eğitim öncesi; tüm şartlar verimli bir eğitime hazırdı... Sahiden... |
Eğitim esnasında içselleştirdiğim önemli kazanımlar olurken, özellikle not alıp sonra geriye dönüp tekrar üzerinde düşünmek istediğim bazı konular oldu. Bunlardan biri Motivasyon 3.0’dı.
Daniel Pink tarafından öne sürülen Motivasyon 3.0 sisteminde 3 ana unsur söz konusu. Bunlardan ilki özerklik, bunun açılımı kendi hayatlarımızı yönetme becerisi. İkincisi üstünlük, bir bakıma önemli olan konularda her zaman daha iyi olma isteği. Üçüncüsü ise amaç, bunun anlamı da yaptıklarımızın aslında bizden de büyük anlamlar içeriyor olması. Farkında olsak da olmasak da ortaya koyduklarımızla bir şeylere hizmet ediyor, bir ihtiyacı karşılıyor ya da bir değişimi yaratıyoruz.
Çalışan motivasyonunu ve verimliliğini yükseltmek isteyen şirketlerin Motivasyon 3.0’ın üç ana unsuruna dikkat etmesi gerekiyor. Bu üç ana unsur konusunda da kendilerine şu soruları sormalılar: “Çalışanlarımız işlerini nasıl, ne zaman, nerede ve kimle yapacakları konusunda yeterli kontrol ve özgürlüğe sahip mi?”, “Çalışanlarımıza düzenli olarak yaptıkları işi daha iyi yapma konusunda fırsat veriliyor mu?”, “Çalışanlarımız yaptıkları işin ne kadar önemli olduğunu, dünyayı ya da yaşamları anlamlı bir şekilde değiştirmeye katkıda bulundukları duygusunu yaşıyorlar mı?” Eğer bir şirket bu adımları atıp her bir soruya çalışanları adına “evet” yanıtını verebiliyorsa o zaman çok verimli ve cazip bir iş alanı yaratma konusunda iyi bir yolda demektir.
Eğitimde incelediğimiz konulardan biri de Duygusal Zeka idi. Daniel Goleman, Duygusal Zeka kavramını sunduğundan beri IQ ve EQ arasında gidip geliyoruz. Ama aslında bilinen şu ki seçim yapmak zorunda değiliz hatta bu kavramlar birlikte işlevsel olduğunda bireyin hayat kalitesi yükseliyor.
Duygusal zeka kuramı 4 temel kavram üzerine odaklanır. Birincisi “Öz Farkındalık” yani bireyin duygularının farkında olabilmesi. Çünkü duygularımızın farkında olabilirsek nasıl davranacağımıza karar vermek daha da kolaylaşır. İkinci kavram “Öz Denetim”; duyguları, düşünceleri ve davranışları organize etmeye yarar. Üçüncü kavram “Sosyal Farkındalık” bireyin kendine odaklanması kadar çevresinin de farkında olmasının önemini vurgular. Son olarak “İlişki Yönetimi” kavramı ise kendisinin ve çevresinin farkında olan bireyin sosyal ilişkiler kurması ve devam ettirmesi için gerekli becerileri kapsar.
Bu kavramları biraz açmak için yaptığım araştırmada 4 temel kavramı oluşturan bileşenleri şu şekilde buldum:
1. Öz Farkındalık:
a) Duygusal öz farkındalık: Kendi duygularını okuyup etkilerini fark etmek; kararlara rehberlik etmek için “altıncı hissini” kullanmak.
b) Doğru öz değerlendirme: Sınırlarını ve güçlü yanlarını bilme
c) Özgüven: Öz değer ve yetenekleri konusunda sağlam bir anlayışa sahip olmak.
2. Öz Denetim:
a) Öz Denetim: Rahatsız edici duygu ve dürtülerini denetim altında tutmak
b) Saydamlık: Dürüstlük ve karakter bütünlüğü; güvenilirlik
c) Uyumluluk: Değişen durumlara uyum sağlama ya da engellerin üstesinden gelme esnekliği
d) Başarma Dürtüsü: Performansı arttırma arzusu
e) İnisiyatif (girişimcilik): Eyleme geçip fırsatları yakalamaya hazır olmak
f) İyimserlik: Olayların iyi yönlerini görmek
3. Sosyal Farkındalık:
a) Empati: Başkalarının duygularını sezmek, bakış açılarını anlamak ve endişeleriyle etkin bir biçimde ilgilenmek.
b) Kurumsal farkındalık: Gündemi, karar mekanizmalarını ve kurumsal politikaları okumak.
c) Hizmet uyumu: Takipçi, müşteri ya da tedarikçilerin gereksinimlerini fark etmek ve karşılamak
4. Sosyal Beceriler:
a) Başkalarını geliştirme: Geribildirim ve rehberlikle başkalarının yeteneklerini pekiştirmek.
b) Liderlik: Cazip bir vizyonla yol göstermek ve şevk vermek.
c) Etki (Başkalarınca sözü dinlenilir olma): Çok çeşitli ikna taktiklerini kullanmak.
d) İletişim (Bağlar kurmak): Bir ilişkiler ağı kurmak ve sürdürmek.
e) Değişim katalizörlüğü: Yeni bir doğrultuda başlangıç yapmak, değişimi yönetmek ve önderlik etmek.
f) Çatışma yönetimi: Anlaşmazlıkları çözmek
g) Takım çalışması: İş birliği yapmak ve takım oluşturmak.
Eğitimde ele aldığımız bir başka konu ise Transaksiyonel Analiz’di. 1950’lerde Eric Berne isimli psikolog tarafından temeli atılan bu kavram şöyle der: İnsanda 3 benlik hali vardır:
“Anne-Baba” benlik durumu (Ebeveyn egosu)
“Yetişkin” benlik durumu (Yetişkin egosu)
“Çocuk” benlik durumu (Çocuk egosu)
“Ebeveyn” benlik durumunu, bir kişiye tavsiye verirken, korumaya kollamaya çalışırken, eleştirirken, kısacası bir ebeveyn gibi davranırken kullanırız. Buna bir nevi, kendi ebeveynlerimizden öğrendiklerimizi kullanıp uyguladığımız halimiz diyebiliriz.
“Yetişkin” benlik durumunu, karşımızdakiyle bir konuyu tartışırken duygusal olmadan, akılcı ve mantıklı olarak, problem çözmeye çalışırken kullanırız. Bu benliğimiz plan program yapan, ne harcadığını ve ne kazandığını düşünüp planlayarak hareket eden halimizdir.
“Çocuk” benlik durumu ise, kişiliğimizin en çocuksu yönünü yansıtır. Nasıl bir çocuk karnı acıktığında hemen yemek ister, bekleyemez, duygularını erteleyemez; aynı şekilde isteklerimizin bir an önce olmasını isterken bu benliğimizi kullanırız. Ya da karşımızdakine, tıpkı suçlu bir çocuk gibi boyun eğerken, onun taleplerini ve öğütlerini kabul ederken. Ya da otoriteye karşı çıkarken örneğin, özgür ve asi bir çocuk gibi davranırız.
Bu konuları değerlendirdikten, bir başka deyişle geri bildirim konusuna direk girmeden önce temeli oluşturup artık kullanılmaması gereken hamburger modelinden ve bu modelden neden vazgeçildiğinden bahsettik.
Geribildirim sürecinde hassas bir denge var. Hamburger modelinde ilk önce geri bildirim vereceğimiz kişinin iyi yaptığı şeyleri belirterek başlarsınız, arada eksik yanlarını uygun bir dille anlatıp/eleştirip son kısımda yine iyi yaptığı noktaları belirterek/överek bitirirsiniz. Böylece geri bildirim alan kişi hem eksiklerinin farkına varır hem de iyi yaptığı şeylerin takdir edilmesi onu rahatlatır ve daha çok çalışmak için motive olur. Ancak değişen jenerasyonda artık geri bildirimi alan negatif noktaları göz ardı edip olumlu noktalara konsantre olduğu için bu yöntem artık amacına hizmet etmemektedir.
Artık insanlardan anlamlı geribildirimler almak, vermek ve bunların ileride de sürmesini sağlamak için, D2E2 diye kısaltabileceğimiz Durum-Davranış-Etki-Eylem adlı yeni modelin kullanılması önerilmektedir. D2E2 modeli insanlara, algıları yapılandırmaları için bir çerçeve sağlar. Sizin spesifik ve yararlı geribildirimlere ulaşmanıza ve karşınızdaki kişinin de bunu güvenli bir biçimde yapabilmesine olanak verir. D2E2 modeli, performansınıza ilişkin algıyı dört parçaya böler: Önce durumun, sonra sizin davranışınızın, ardından bu davranışın orada hazır bulunan diğer insanlar üzerindeki etkisinin betimlenmesi ve gerekli eylemin alınması.
Durum: Söz konusu davranış nerede ve ne
zaman meydana geldi? ("Bu sabahki personel toplantısında"; "Ayşe
ile yaptığımız toplantıda.")
Davranış: Değiştirilmesi ya da
iyileştirilmesi gereken özellikler, gözlemlenebilir eylemler, sözel ve sözel
olmayan davranışlar hangileriydi? ("Daha sözünü bitirmemişken Ayşe’nin
görüşlerini eleştirdin ve söylediklerine pek de değer vermediğini beden
dilinle belli ettin.)
Etki: Bu davranış ne gibi sonuçlar
doğurdu? Başka insanlar üzerinde nasıl bir etki uyandırdı? Onlarda ne gibi
düşünce ya da duygulara yol açmış olabilir? Bu davranış etkin bir davranış mı?
(" Ayşe’nin söylediklerinde haklı olabilecek yanlar vardı, ama sen onu
sonuna kadar dinlemedin. Ayrıca bu davranışınla oradaki diğer insanları da
fikirlerini söylemekten alıkoydun.")
Eylem: Sahne sizin, artık dönüşümü gerçekleştirme ve alınan geri bildirim doğrusunda hareket ederek ortaya eylemi koyma zamanı.
Geribildirimle ilgili şunu belirtmek lazım; pratiğiniz arttıkça geribildirim istemek ve almak sizin için daha kolay bir işe dönüşecek, etrafınızdaki insanlar bu sürece daha sıcak bakmaya başlayacak ve aldığınız geribildirimler hem profesyonel hem de kişisel yaşamınızda size daha büyük ödüller getirecektir.
Eğitmenimiz Gözde Berber Özbalaban’ın da belirttiği gibi en iyi geri bildirim tekniği “sahicilik”tir. Sahici olmak demek, insanın her düşündüğünü, “hiç yutkunmadan” söylemesi ya da bulunduğu ortamı hiç dikkate almadan aklına estiği gibi davranması değildir elbette. Bir insanı sahici kılan, bir maske arkasına gizlenme gereği duymamasıdır. Şeffaf olmak, olduğu gibi davranmak, aslında en akıllıca tutumdur.
İşte bir eğitim ve ardından bende bıraktıkları (Gözde Hanım'ın tabiriyle "tikveşlisi" yani en kaymaklısı") ve araştırmaya yönelttiği konularla yazıya dönüşen çıktısı. Bir de bu eğitim özelinde değil ama genel olarak gelişim yolculuğumuzda Gözde hocamızın okumamızı önerdiği kitapları da şuraya bırakayım ki “ne okusam ki?” diyenlere bir faydam olsun.
8 Ekim 2019 Salı
Mis Gibi Torbalı
Çevre duyarlılığına
dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak amacıyla gönüllüler ve aileleri 6 Ekim
2019 Pazar günü "Mis Gibi Torbalı"
sloganıyla parklarda çöp topladı. Philsa Philip Morris Sabancı çalışanlarından ve
ailelerinden oluşan gönüllü bir grup, aileleriyle birlikte 6 Ekim 2019 Pazar
günü Torbalı'da bulunan Koruluk ve Gazi Çamlık parklarını temizlediler. Ben ve
oğlum Okan da bu etkinlik kapsamında 2010 yılından beri çalışmakta olduğum
Torbalı’yı temizlerken, bir yandan da çevre duyarlılığı ve farkındalık yaratma fırsatı
elde ettik. Etkinlik sonunda 70 bin metrekare alan temizliğinden plastik ve
kağıt atıklarının da dahil olduğu toplam 274 kilo çöp toplandı. Etkinliğe katılan
Philsa Philip Morris Sabancı İşletme Direktörü Antonio DeMarco şöyle dedi:
'İzmir'in en büyük ilçesi olan ve fabrikamıza ev sahipliği yapan Torbalı'yı hep
beraber temiz tutmak zorundayız. Bu etkinlik ile Torbalı'mızda çevre temizliği
yaparak, çöpleri topladık ama daha da önemlisi bu konuda farkındalığı
artırarak, ilçemizde bu gibi etkinliklerin çoğalmasını sağlamak istiyoruz.'
Organizasyonun hazırlanması ve toplanan atıkların geri dönüşümünün sağlanması
konusunda Torbalı Belediyesinin de destek sağladığı bu etkinlikte, Torbalı
halkı da biz gönüllülere destek verdi.
Etiketler: seçim , tercih
Antonio DeMarco,
atık,
Clean up day,
çevre temizliği,
çöp,
farkındalık,
Mis Gibi Torbalı,
philsa,
Philsa Philip Morris,
sürdürülebilirlik,
torbalı,
volkan yorulmaz,
world clean up day,
youtuber
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






