29 Aralık 2025 Pazartesi

Lessons from a Long Walk: My Simple Hopes for 2026

December in Istanbul brings a cold wind that hits your face and a mind full of questions. Today - my birthday, as I walked from Caddebostan to Dalyan Park, I didn't feel the weight of my 42 years. Instead, I felt a quiet excitement for turning 43.

Often, those of us in the business world make the mistake of treating our lives like a "to-do list" or a "productivity project." This morning, I decided to step away from that role for a day and used one of my earned vacation days.

The Tiredness of Always Performing

When you start a new job or take on a big role, there is an unspoken fear: "You cannot make a mistake." It is officially announced that we are proud of our mistakes but do we? For the last few months, I have worked far too hard, trying to be perfect so that no one would feel my absence or the change in the role owner. But as I watched the waves hit the shore, I realized that working this hard is sometimes just a way to hide from ourselves.

We often talk about "well-being" like it is a luxury or a corporate buzzword. But I am learning that it is actually a basic need. It is the fuel that helps us keep going.

Listening to My Body

Being in your 40s is like a wake-up call. Your body starts to whisper—and sometimes shout—that it cannot go as fast as it used to. For a long time, I treated my health as something that would never run out. But looking at my recent check-up results, I saw that I haven't been taking care of my most important asset.

As we live longer, the "game" of life becomes a marathon, not a sprint. To finish well, we have to be smart about how we spend our energy.

A Small Legacy: What 2026 Means to Me

My plans for 2026 are not only about only health and money. I want to build a good future for my son, but the best thing I can give him isn't a bank account. It is the time we spend together - a Sunday morning by the pool or watching a sunset at a quiet hotel.

There is a beautiful saying: "We are not made of the things we own, but of the people we love." In the coming year, I want fewer "professional contacts" and more real friends. I want more depth and less noise. At the end of the day, what brings us home is the voice of the people who care about us.

A Final Thought

This post started as simple voice notes I took while walking. I am finishing it now after a quiet weekend away.


During that walk, I stopped for a Turkish coffee and sent a photo to my mentor to thank him for his help this year. He had told me before to stop listening to podcasts while walking and just be present. I told him I was only listening to music from SoundCloud (I found one of that Goldies during that walk - a song called
Down by Flunk). He replied quickly: "Don't even listen to music. Just walk and think about the year you've had."

So, I walked in silence and looked back at my 2025. My lesson (apart from core business) for next year is simple: Do not skip the small breaks. The time you "waste" on the people and things you love is actually what makes you better at your job.

As I sit here on Sunday, I feel the urge to check my work emails to get ready for Monday. But I am telling myself: "No." 2026 should be about the quality of life, not the quantity of work.



28 Aralık 2025 Pazar

Dalyan Parkı’nda Bir Cuma Sabahı: 2026 Manifestosu


26 Aralık 2025

İstanbul’da aralık ayı, insanın yüzüne çarpan sert bir rüzgar ve zihinde biriken cevapsız… Bugün 26 Aralık. Caddebostan’dan çıkıp Dalyan Parkı’na doğru yürürken, arkamda bıraktığım 42 yılın ağırlığını değil, önümdeki 43. yaşın o tuhaf heyecanını hissediyorum. Günümüz beyaz yakalısının en büyük yanılgısı, hayatı bir "verimlilik projesi" sanması. Ben de bu sabah, o projenin bir günlük izne ayrılmış yöneticisiyim.


Performansın Yorgunluğu

İş dünyasında yeni bir pozisyona geçtiğinizde, size sadece bir unvan değil, aynı zamanda görünmez bir korku da verirler: "Hata yapma lüksün yok." Son birkaç ayımı, işler aksamasın, kimse eksikliğimi hissetmesin diye kendimi adeta parçalayarak geçirdim. Ancak sahil yolundaki banklara vuran dalgaları izlerken fark ediyorum ki; bu aşırı özveri, aslında bir tür kaçış. Sürekli çalışmaktan bahsetmenin, insanın kendi ruhuna karşı geliştirdiği bir tür antipatiye dönüştüğü o noktadayım. Harvard Business Review’in o meşhur yaşam dengesi makalelerinde okuduğumuz "esenlik" (well-being) kavramı, çoğu zaman bir lüks gibi görünse de, aslında hayatta kalma mekanizmasının ta kendisi.

Bedenin Hafızası

40’lı yaşlar, bedenin size ilk kez "Hayır" dediği ya da en azından "Eskisi kadar hızlı değil" diye fısıldadığı bir eşik. Sağlık, gençlikte hiç bitmeyecek bir kredi limiti gibi görünür. Oysa geçtiğimiz günlerde girdiğim check-up sonuçlarını incelediğimde bu yatırımın en çok ihmal edilen portföy olduğunu görüyorum. Artık her sabah uyandığımda, 40 yaş üstü her erkeğin yaptığı o sessiz anlaşmayı yapıyorum: Kendine daha iyi bak, çünkü oyun henüz bitmedi. Uzayan hayatlarla beraber maçın artık eskisinden uzak olduğunu da düşünürsek, enerjimizi ve kaynaklarımızı akıllı kullanmamız gerektiği kesin.

Küçük Bir Miras: 2026’nın Anlamı

2026’ya dair planlarım banka hesaplarının çok ötesinde. Elbette bir evladım var ve onun için sağlam bir gelecek kurmak en büyük sorumluluğum. Ancak ona bırakacağım en büyük miras, biriken paralar değil; onunla havuzda geçirdiğim bir pazar sabahı ya da hafta sonu kaçamağı yaptığımız bir otelin sessiz bir köşesinde birlikte izlediğimiz o gün batımı olacak.

O havalı New York Times editörlerinin sıkça hatırlattığı gibi; "İnsan, topladığı nesnelerin değil, kurduğu bağların toplamıdır." Önümüzdeki yıl daha az network, daha çok dostluk; daha az adet, daha çok derinlik biriktirmek istiyorum. Çünkü günün sonunda hepimiz sahilde tek başına yürüyen o yabancıyız ve bizi eve bağlayan tek şey, sevdiğimiz insanların sesidir.

İstanbul'u yaşamıyoruz dedirten anlardan

Kapatırken

Yukarıdaki metnin temelini yürüyüş esnasında ses kaydı alıp ardından Gemini ile paylaşıp bir blog içeriğine çevirdim. Şimdi de doğum günümü kutladığım, ihtiyacım olan kaçış hafta sonunu yaşadıktan sonra düzenliyorum. Bir de o yürüyüşü yaptıktan sonra sahilde güzel bir Türk kahvesi keyfi yapmak için mola verip düşüncelerine çok değer verdiğim mentorüme sahilde çekilmiş bir fotoğrafımı ve kendisine bu yılki destekleri için teşekkürlerimi gönderdim. Bana iyi dinlenmem, kafamı boşaltmam için daha önce tavsiyeler verirken yürüyüş esnasında podcast dinlemeyi bırakmamı söylediği için fotoğrafı gönderirken sadece SoundCloud dinlediğimi yazmıştım. Cevap gecikmedi, SoundCloud da dinleme ve geride kalan yılı değerlendirip notlar al dedi. Kahvenin üzerine bu kez Suadiye tarafına yürüyüp bir de 2025’i genel olarak gözden geçirdim. O kişisel değerlendirmeyi bir kenara bırakacak olursak, yapılacak ufak molaları es geçmemek gerektiği, sevdiğin kişilere ve şeylere ayıracağın vaktin verimlilik olarak döneceğini unutmamak lazım. Yol da maç da uzun, o yüzden zamanı iyi yönetmek lazım. Bu satırları yazdığım Pazar öğleden sonrasında, kafamda hala acaba iş maillerime bakıp haftaya temiz mi başlasam sorusu varken kendime bu öğütle kapatayım: 2026 nicelik değil, nitelik senesi olsun, anladın sen ;)

Bir hafta sonu kaçamağı hatırası 

Gözlüğü ters tak ama kafaya bir şey takma :)

PS. Bu yazının oluşmasında bana eşlik eden Flunk - Down idi. Güzel bir keşif oldu.

26 Aralık 2025 Cuma

Less Sweat, Better Passes: My New Game Plan at 43

I am looking at the photo I chose for this post - specifically at that Number 10 jersey. To a football fan, that number isn't just a digit on a shirt; it is a philosophy. It belongs to the playmaker. The genius who controls the chaos with a single smart touch rather than endless running. The player who doesn't chase the ball, but waits for the right moment to change the game.

As I sit here in the quiet of December 25th, waiting for my 43rd birthday, I realize I have been playing the wrong position.

For the last year—and perhaps the last decade—I have been the "box-to-box" midfielder. I have been the guy sprinting to cover every gap, putting out every fire, and exhausting myself to save the match. I wore the "savior" role like a badge of honor. But looking at that Number 10 jersey in the frame, I am reminded of a better way to play.

If I look at 2025, gratitude is the main theme. I am deeply thankful for my life in Istanbul and the family I have built since leaving Izmir. Yet, I must be honest: this has definitely been the hardest year of my career. It has been a year of constant speed, of trying to control everything, and endless lists of tasks to finish.

The "Number 10" Shift

So, my goal for 43 is simple: I want to play like a Number 10.


This doesn't mean being lazy. It means moving from busy to brilliant. It means having the calm confidence of a veteran who knows that running 15 kilometers in a match doesn't matter if you don't make the pass that leads to the goal.

I want this year to be defined not by the volume of tasks I finish, but by the value I create. I want to shift the story from "saving the day" to "changing the game." It is time to stop sweating over the small stuff and start seeing the whole field.

My goals remain high, of course. I want financial growth, driven by a very specific motivation: preparing my son, Okan, for his dream of university education in the US. This is a long journey, and I am sticking to the plan. But I will get there by being smarter, not just more tired.

Family Comes First!

Beyond career, health and money, I wish for a return to simplicity. I am tired of corporate buzzwords like "well-being." I mean something much simpler: I want to relearn the art of stopping.

I need to slow down mentally—to walk just to walk, without listening to a podcast; to clear the mental space to really connect with friends; to perhaps finally combine my interest in AI with my love for writing.

So, to my friends, colleagues, and family: Expect less running from me this year, but expect better passes.

Here is to playing the long game. Welcome to 43.

43’e Girerken: 90 Dakika Pres Bitti, Artık Topu Koşturma Vakti

Takvim yaprakları 25 Aralık’ı gösteriyor. Gece sessizliğe bürünmüşken ayaklarımı uzatmış, zihnimin tozlu raflarında bir nostalji turuna çıkıyorum. +40'larındaki bir insan yeni bir yaşa girerken nedense geçmişe gidip içini biraz acıtmayı, o eski tortuları havalandırmayı seviyor.

Son beş yılın Aralık aylarında neler karalamışım diye arşivime daldım. Geçen yıl, istediklerimi elde etmenin verdiği o derin tatmin duygusu; ondan önceki yıl, 40. yaşın getirdiği o "büyük eşik" heyecanının sönümlenişi... 2020’de ise İzmir’den İstanbul’a, hayatımızın yönünü değiştiren o büyük göç kararının arkasında duruşum... Hepsi birer kilometre taşı gibi duruyor orada.

Yarın sabah 43. yaşıma uyanacağım. 2025 nasıl geçti diye soracak olursanız, en başa yine kocaman bir şükür koyarım. Sahip olduklarımın farkındayım, "iyi ki"lerim o kadar çok ki, ruhuma huzur veriyor. Ancak dürüst olmalıyım; tartışmasız kariyerimin en yoğun, en yıpratıcı yılını geride bıraktım. Şu satırları yazarken yarın izinli olduğumu bilsem de, o beklenen rahatlama hissi henüz bünyeme uğramış değil. Sürekli dizginleri sımsıkı tuttuğum, atılması gereken "tik"lerin bitmediği bir maratondu bu.

İyi ki'lerim...

Ara sıra içimden yükselen cılız bir ses, "Eski pozisyonun ne rahattı, değerini bilemedin" dese de, onu hemen susturup sıradaki göreve odaklanıyorum. Tıpkı üniversite tercihlerinde Ankara’yı yazıp, şehri hiç sevmesem de "Bu tercihi ben yaptım, sızlanmaya hakkım yok" diyerek aileme tek kelime etmeyişim gibi... Bu yoğunluğu, bu "kurtarıcı" rolünü ben istedim. Mücadeleden kopmak yok, sadece devam etmek var.

Neyse ki eşim, oğlum ve ailem; bu mücadelede benim en büyük dayanağım. Yeri geldiğinde saatlerce odaya kapanıp onları ihmal etsem de, fiziksel olarak yanlarında olup zihnen cevaplanmayı bekleyen bir e-postada kaybolsam da beni anlıyorlar. Onların bu sessiz desteği, sahip olduğum en büyük zenginlik.

Peki, yeni yaşımda ve yeni yılda ne istiyorum?

Tek kelimeyle: Rahatlamak. Ama "yan gelip yatmak" manasında bir boş vermişlik değil bu. Belki biraz iddialı olacak ama sahadaki o meşhur "Sergen Yalçın rahatlığı" gibi ilerlemek istiyorum. Kasmadan, paniklemeden, yeteneğin ve tecrübenin verdiği o doğal akışla... Sürekli yüksek performans makinesi gibi çalışmak artık yorucu olmaya başladı. Artık topu koşturma vakti geldi.


Bu yıl, nicelikten çok niteliğe odaklanacağım bir yıl olsun. Bitirilen işlerin sayısından ziyade, yarattığım değerden ve dönüştürdüğüm süreçlerden bahsedeceğim hikayeler biriktirmek istiyorum. İş yerinde üzerime "cuk" oturan o kurtarıcı gömleğini biraz gevşetip, kabuğumu değiştirmeyi diliyorum.

Elbette isteklerim sadece kariyerle sınırlı değil. Bol kazanç ve bereket dilerken bunu meşrulaştıran çok güçlü bir nedenim var: Oğlum Okan’ın geleceği. Hayalini kurduğumuz o Amerika’da eğitim hedefine onu hem maddi hem de manevi olarak hazırlayabilmek, şu sıralar en büyük motivasyonum. Plana sadığım, hedef net.

Ve "durmak"... Well-being, denge gibi moda terimlerin arkasına saklanmadan, en yalın haliyle durabilmek istiyorum. Sadece fiziken değil, mental olarak da frene basabilmek. Yürümek için, dostlarla iki lafın belini kırmak için, yapay zeka ile yazma tutkumu birleştirecek o projeleri hayata geçirmek için zihnimdeki gürültüyü susturabilmek istiyorum.

Yaparız be Volky, ne dersin?

Gazapizm’in dediği gibi, "Biz yakarsak söndüremezler." Ya da bu aralar modumu yükselten Blok 3’ün o beni gaza getiren dizesindeki gibi: "Neyime uyuz oluyorsanız söyleyin, yapmaya devam edeyim."

Hoş geldin 43.

14 Aralık 2025 Pazar

Wake-Up Call on Executive Burnout

Last Sunday night, I closed my laptop with a sense of accomplishment, having finished a reflective piece about realizing I wasn't Superman. I went to sleep peacefully, ready for the week.

By Monday morning, reality hit. A simple plan to drop my son at school and head to the office turned into a ninety-minute battle with Istanbul traffic. After squeezing in a workout and facing more gridlock, I made the executive decision to work from home on Tuesday.

Your thinking method is broken.' Sometimes it takes a hard truth from a mentor to realize that slowing down is the only way to speed up."

Tuesday felt deceptively productive. I was clearing my inbox at rapid speed, feeling on top of operations. In the middle of this "efficiency high," I was exchanging emails with my mentor regarding a business matter. Immediately after my last email, my phone rang. It was him.

His feedback was surgically precise and startling:

"Your thinking method is broken. You need to take leave immediately. Increase your daily walking and work in a bright environment where you can get sunlight."

I was stunned. He then calmly explained the deductive reasoning behind his conclusion based on our recent communications. I realized my fatigue was no longer just a physical feeling; it was leaking into my cognitive processes and external communication.

I took his advice as a directive. That evening, I skipped professional development podcasts. Instead, I put on some low-engagement music and walked by the coast, solely focused on cognitive disengagement.

The Ripple Effect of Radical Feedback

By Wednesday, his words still echoed. Every incoming email felt like another brick on a cognitive load I was struggling to prioritize. I knew I had to disrupt my patterns. Despite having my gym gear at the office, I opted to leave early and walk with my wife instead.

On Thursday, rather than driving to our corporate New Year's dinner on autopilot, I forced a routine change. I took public transport across continents—from Üsküdar to Beşiktaş by ferry—followed by a 45-minute walk along the Bosphorus. It was a necessary reset, forcing me to consider how I could engineer similar "pattern interrupts" into my weekends and year-end planning.

Designing a Sustainable Future

With my birthday and the approach of 2026 looming, facing the reality of burnout has triggered a deeper audit of my professional life. What needs to be eliminated? What needs to be integrated?

This past Saturday, I ran a pilot test. Halfway to the mall with my family, I realized I had left my phone in the car. I made a conscious choice not to turn back. I needed to sever the connection with my "electronic shackle."

As I write this on a Sunday afternoon, I am actively researching hotels with indoor pools for a solo weekend retreat—not just for a vacation, but for a strategic cognitive restart.

In discussing this recent wake-up call with peers and colleagues, I’ve noticed a troubling consensus: many of us are operating at an unsustainable pace. While knowing others share the struggle doesn't solve the problem, recognizing that we are not alone in this challenge is the first step toward collective resilience.

We aren't Superman. And perhaps, the most professional thing we can do is admit that and adjust our strategies accordingly.

Tükenmişlikten Çıkış Yolları: İstanbul Karmaşasında Zihni Yenilemek

 Geçen Pazar gecesi, Süpermen Olmadığımı Hatırladım başlıklı yazımı tamamlayıp huzurla yastığa başımı koymuştum. "Tamam," dedim, "haftaya hazırım." Ancak Pazartesi sabahı İstanbul gerçeği yüzüme çarptı. Okan’ı okula bırakıp ofise geçme planım, trafiğin kucağında bir buçuk saatlik bir mücadeleye dönüştü. Üstüne sporu sıkıştırıp trafiğe tekrar kalınca, Salı günü için en mantıklı karar evden çalışmaktı.

Ancak asıl hikaye, evden çalışırken "çok verimliyim" sandığım o anlarda başladı.

İstanbul sahilinde kışın yürüyüş yapan düşünceli adam - tükenmişlik ve zihinsel detoks

"Düşünme Yöntemin Bozulmuş"

Salı günü mailleri jet hızıyla cevaplıyor, işleri sıraya diziyordum. Kendimi oldukça üretken hissettiğim bir anda, mentorumla bir iş konusu üzerine yazıştım. Son mailimi gönderdikten saniyeler sonra telefonum çaldı. Mentorum arıyordu ve sesi her zamanki gibi netti. Söyledikleri ise tam bir soğuk duş etkisi yarattı:

"Düşünme yöntemin bozulmuş. Hemen izne çık. Gündelik yürüyüşünü artır ve güneş alabileceğin aydınlık bir ortamda çalış."

O an savunmaya geçebilirdim ama o, bu çıkarımı nasıl yaptığını tane tane anlatınca mesajı aldım. Meğer yorgunluğum sadece bedenimde değil, zihnimin kıvrımlarında, karar alma mekanizmalarımda bile kendini gösteriyormuş.

O akşam yemeği keyifsiz yedim ama mentorumun "beynini dinlendir" tavsiyesine uydum. Kendimi sahile vurdum. Podcast bile dinleme demişti; ben de sadece ritmine odaklanabileceğim, beynimi yormayan rap müzik listeleriyle, düşüncelerimden kaçarak adımladım.

Rutini Kırmak: Vapur, Deniz ve Yürüyüş

Ertesi gün ofise gittiğimde kulaklarımda hala o cümle yankılanıyordu: "Düşünme yöntemin bozulmuş."

Gelen her maili "yapılacaklar listesi"ne eklerken, bir yandan da "Bunları mesai saatlerine sığdırıp kendime nasıl zaman ayırırım?" sorusuyla boğuşuyordum. Rutini kırmak zorundaydım. Çarşamba günü spor çantam yanımda olmasına rağmen, ofisin dört duvarı arasında terlemek yerine eve erken dönüp eşimle yürüyüş yapmayı seçtim.

Perşembe günü ise şirket içi yılbaşı yemeğimiz vardı. Sırf zihnim boşalsın, otopilot modundan çıkayım diye arabayı bıraktım. Toplu taşımayla evden Üsküdar’a, oradan vapurla Beşiktaş’a geçtim. Boğaz havasını içime çektikten sonra Kuruçeşme’ye kadar 45 dakikalık bir yürüyüş yaptım.

Bu küçük değişiklik, bana şunu sorgulattı: Hafta sonu ve yıl sonu yaklaşırken kendime başka hangi 'farklı' tercihleri sunabilirim?

Elektronik Prangadan Kurtulmak

Hem doğum günümün hem de 2026'nın ayak sesleri yaklaşırken, yüzleştiğim "tükenmişlik" gerçeği beni radikal kararlar almaya itti. Hayatımdan neleri çıkarmalıyım? Neleri dahil etmeliyim?

Dün (Cumartesi) sabah, Okan’ı okula bıraktıktan sonra eşimle Florya sahiline indik. Yürüyüş sonrası AVM’ye geçerken telefonumu arabada unuttuğumu fark ettim. Geri dönmedim. O an, o "elektronik prangamdan" ayrı kalmak, dünyayla değil kendimle bağ kurmak istedim. İnanılmaz bir özgürlüktü.

2026 Öncesi Zihinsel Detoks Planı

Şu sıralar doğum günüm için İstanbul içinde, kapalı havuzu olan, sessiz sakin bir otel arayışındayım. Amacım sadece tatil yapmak değil; beynime gerçek bir "yeniden başlat" (restart) fırsatı sunmak.

Bu satırları Pazar öğleden sonra, oğlumla film keyfi yapmadan hemen önce yazıyorum. Çevremdeki dostlarımla, iş arkadaşlarımla konuştuğumda görüyorum ki yalnız değilim. Bu yoğun tempo, bu sürdürülebilir olmayan çalışma düzeni hepimizin ortak derdi.

Bana doğrudan bir faydası olmasa da, yoldaşların aynı dertlerden muzdarip olduğunu bilmek, bu mücadelede tek olmadığımı hissettiriyor. Belki de çözüm, Süpermen olmaya çalışmayı bırakıp, sadece "insan" olduğumuzu hatırlamakta saklıdır.

7 Aralık 2025 Pazar

I Remembered I Wasn't Superman

Heading to bed before 10 PM on this Sunday evening, laptop on my lap, and experiencing the justifiable pride of having "No Unread Mails"... Is this a luxury? I’m not sure, but I can’t describe how much I’ve missed this feeling.

Of course, this is somewhat the "calm before the storm." It isn't exactly a profound prediction to guess that work won't magically ease up by tomorrow morning; a mountain of emails, messages, and calls will inevitably rain down on me. But still, I need to experience the momentary peace of having gotten things on track, at least as of tonight.

In the past, at the end of very difficult days, I would wear my exhaustion like a badge of honor and say, "I earned every penny I made today right down to the last cent." Now, the intensity has increased so much that those "hard days" have given way to hard weeks, and even never-ending months.


"Excuses, Excuses..."

Recently, I was messaging my mentor regarding some additional analyses he recommended I do (I’m keeping his name private so he doesn't feel uncomfortable if he reads this, though calling him "my mentor" does sound cool). Overwhelmed by my current workload, I wrote to him saying I could "only do it at night."

His reply was short and sharp: "Excuses, excuses."

When I started listing my tasks to defend myself, he hit me with a sentence that felt like a wake-up call: "The loads you carry are actually the ones you placed on yourself. You need to remember you aren't Superman."

While I was trying to process this shock, a critique from my wife that same evening sealed the deal. When she questioned—with a slightly reproachful tone—why I was working on even irrelevant topics and why I was the one running to fix everything, I was forced to stop and think.

Stopping to Think: The Forgotten Action

Yes, "stopping to think"... It turns out this is the action I’ve skipped most amidst this hustle.

Reflecting on it, I realized that in my desire to be appreciated and to show high ownership in these corporate management processes, I took on more and more. As I tried to maintain the same quality in all my other tasks, this returned to me as overtime shifts stretching into the middle of the night.

The result? I couldn't pay enough attention to my family, and I started noticing health issues—small but whispering, "I'm here." The price was becoming heavier than I thought.

There are only a few days left in the year. I am still motivated to push through and complete this journey with the momentum of the approaching new year. But I’ve put the lesson I learned this week in my pocket: I am not Superman, and I don’t have to be.

I hope that in the new year, I can continue on a more balanced path without forgetting the lessons taught by these intense days.

For now, it’s time to enjoy "Zero Unread Mail"



Süpermen Olmadığımı Hatırladım

Bu Pazar akşamı, saat daha 22:00 bile olmadan yatağa girmek, kucağıma laptop’umu almak ve "okunmamış mail" bırakmamış olmanın haklı gururunu yaşamak... Bu bir lüks mü bilemem ama bu hissi ne kadar özlediğimi tarif edemem.

Elbette bu, "fırtına öncesi sessizlik" gibi bir şey. Yarın sabahın ilk ışıklarıyla işlerimde bir rahatlama olmayacağını; dünya kadar mail, mesaj ve aramanın üzerime yağacağını tahmin etmek artık benim için nitelikli bir öngörü sayılmaz. Bu kaçınılmaz bir gerçek. Ama yine de, işleri en azından bu gece itibarıyla yoluna sokmuş olmanın verdiği o anlık huzuru yaşamaya ihtiyacım var.


Eskiden çok zor geçen günlerin sonunda, yorgunluğumu bir madalya gibi taşır, "Bugün kazandığım paranın son kuruşuna kadar hak ettim" derdim. Şimdilerde ise yoğunluk öyle bir arttı ki, o "zor günler" yerini zor haftalara, hatta bitmek bilmeyen aylara bıraktı.

"Excuses, Excuses..."

Geçtiğimiz günlerde mentörümle (böyle deyince çok havalı durduğunun farkındayım ama o okursa rahatsız olmasın diye ismini saklıyorum) yazışıyorduk. Bana yapmamı tavsiye ettiği bazı ek analizler vardı. Ben de o anki iş yükümün altında ezildiğimden, bunları "ancak gece yapabileceğimi" yazdım.

Cevabı kısa ve netti: "Excuses, excuses" (Bahaneler, bahaneler).

Kendimi savunmak için elimdeki iş listesini ve yoğunluğumu anlatmaya başladığımda ise yüzüme tokat gibi çarpan o cümleyi kurdu: "Üstündeki yükler, aslında senin kendi üstüne aldığın yükler. Süpermen olmadığını hatırlaman gerek."

Tam bu şoku atlatmaya çalışırken, aynı gün öğle yemeğinde (evet, şükür hala remote-work var) eşimden gelen eleştiri, durumu tescilledi. Alakasız konularda bile neden benim çalıştığımı, neden her şeye benim koştuğumu biraz sitemkar bir dille sorguladığında durup düşünmek zorunda kaldım.

Durup Düşünmek: Unutulan Eylem

Evet, "durup düşünmek"... Bu yoğunluk, bu koşturmaca içinde en çok atladığım eylem buymuş meğer.

Düşününce fark ettim; takdir edilme arzusuyla, "iş sahiplenme" duygumun ne kadar yüksek olduğunu gösterme fırsatı olarak gördüğüm şu kurumsal denetim (bilen bilir "corporate audit"i) süreçlerinde, yükü aldım da aldım. Ben diğer işlerimi de aynı kalitede yapmaya çalıştıkça, bu bana gece yarılarına sarkan mesailer olarak geri döndü.

Sonuç? Ailemle ilgilenemedim, sağlığımda bazı ufak tefek ama "ben buradayım" diyen sorunları fark etmeye başladım. Bedeli, sandığımdan ağır olmaya başlamıştı.

Yılın bitmesine sayılı günler kaldı. Yaklaşan yeni yılın motivasyonuyla bu süreci tamamlamaya, direnmeye hala gücüm var. Ama bu Pazar akşamı hafta içinde aldığım dersi cebime koydum: Ben Süpermen değilim ve olmak zorunda da değilim.

Umarım yeni yılda, bu yoğun günlerden aldığım dersleri unutmadan, daha dengeli bir yola devam edebilirim.

Şimdilik, gelen kutumdaki okunmamış sıfır mailin tadını çıkarma vakti.

Google adsense

Analytics