tecrübe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tecrübe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2022 Pazar

Taş Yerinde Ağırdır

4 Aralık 2022 Pazar sabahı arka fonda Norah Jones çalarken böyle bir başlığı ("Taş Yerinde Ağırdır") çok tereddüt etmeden yazdım. Bulunduğumuz ortamda uzun süre kaldığımızda o ortam ile sadece fiziksel değil gönül bağı da kuruyoruz biz duygusal insanlar. Hal böyle olunca, "ayrılık da sevdaya dahil" diyemiyoruz ve konfor alanımızda hayatı sürdürüyoruz.

"Konfor alanı" kavramını beynim öyle bir kodladı ki sanki bir "uyuşturucu" kadar tehlikeli, bağımlılık yapan bir zararlı madde. Acaba öyle mi? Aman konfor alanımda kalmayayım diye kendimi zorladığım, sorguladığım, alternatifleri denediğim pek çok anım oldu. Bunlardan bir tanesini de yakın zamanda deneyimledim.


Deneyimledim de ne mi oldu? Değmezmiş dedim, adeta deneyimlediğim tecrübeyi bir kazanç olarak cebime atıp kaçarak uzaklaşmaya çalıştım. Kibarlığımdan pek çok insanın kapıyı çarparak kaçacağı ortamda derin bir nefes alıp yutkunarak profesyonelliğimi korudum. Gurur yapmadım, egomu susturdum, insanları ve ortamları tanıdım, elimdekinin değerini fark ettim.

Fark etmiyor insan elindekinin değerini uzun bir süre elinde tuttuktan sonra. Sağlık için de bu böyle, tüm diğer maddi ve manevi varlıklar için de... İşte bu yüzden bu Pazar sabahı çayımı yudumlayıp demlenirken "taş yerinde ağırdır" dedim. Ortamınızda varlığınızı gösterebiliyorsanız, siz olabiliyorsanız, çevrenizdekilerle bir arada yaşayabiliyorsanız (nefes almakla karışmasını istemem) işte siz o ortamda bir ağırlığa sahipsiniz demektir. Varsın eksileri, acabaları, belkileri, inşallahları olsun. Onlar hayatın hep içinde, her ortamda olan şeyler. İnsanoğlu hep sorgular, hayal eder, daha iyisini ister ve elindekinin değerini bir şekilde göz ardı eder ya da o değerin hiç farkına varmaz. Ne zaman ki bi duvara toslar ya da toslamasına ramak kalır işte o zaman şöyle bir dönüp bakar elindekine, avcundakine, çevresindekine ve şükreder. 

Çağımızın en popüler kavramlarından biri "sürdürülebilirlik" burada yine karşımıza çıkar. Bulunduğumuz ortamda ağırlığımızı koruyup sürdürmek, ileri gitmek, genişlemek bir tercihtir tıpkı o ortamdan ayrılıp yeni bir ortamda varlık mücadelesine girmek gibi. O zaman karşımıza "uyum" çıkar. Adına "ten uyumu" da deseniz "kültür uyumu" da deseniz bir adaptasyon sürecidir ve bu sürecin başarılı olup olamayacağının bir garantisi yoktur. Risktir, konfor alanından çıkmaktır, yeni bir varlık mücadelesidir. Bazen bu mücadeleyi gözünüz kestirir, o riski alırsınız, ya kazanır ya da öğrenir yolunuza devam edersiniz. Bazen de o mücadeleyi girmemeniz gerektiğini tecrübelediklerinizle en başından kestirir, mevcudiyetinizi, bulunduğunuz konumu koruyarak sürdürmeniz gerektiğini anlarsınız. İşte bu konfor alanından çıkmamak değil gereksiz deneyimlerden korunmaktır. Çünkü taş yerinde ağırdır...   

10 Şubat 2021 Çarşamba

Birinin Hayatına Dokunmak

Bir süredir masaüstümde duran iki tane ekran alıntısı var. Aşağıda paylaştığım bu iki ekran alıntısı, kendi tecrübelerimi birilerine ilham vermesi için blog içeriği olarak yazdığım, video içeriği olarak anlattığım ve podcast olarak dillendirdiğim deneyimlerimin birilerinin hayatına dokunmasının eseri. Pandeminin bizi evlere tıkadığı bu hafta sonunda ziyaret için Bursa’dayken ve cep telefonumdan bağlandığım internetim de kritik seviyelere indiği için kitap okuyup, mailleri temizledikten sonra bu yazıyı hazırlamaya geldi sıra…

Hayatım boyunca reklam kokan hareketlerden uzak durup, bu konulara bulaşmaktan çekindiğim için kendimi geri planda tuttuğumdan yazacaklarım yanlış anlaşılır mı diye çekindim. Ancak şöyle de bir durum var ki, yazmasam bazı hatıralar unutulup gidecek. Şu hayatta hatıralar biriktirmenin değerini bilerek anlatayım en yalın haliyle.

SMMM (Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavir) olma yolculuğuna çıktığımda bu yolun sonuna geldiğimde tecrübelerimi yazacağım demiştim. Çünkü o dönem sayfa sayfa forumları okuyup, ufak tefek ip uçları bulmak için sürekli araştırma yapıyordum. Buralardan yapıcı bir şeyler öğrenmek benim motivasyonumu arttırıyordu ve itici gücüm oluyordu. Yolun sonunda başarıya ulaştığımda yazdığım blog içeriği on binlerce kişi tarafından okunup üzerine pek çok yorum ve mail alınca herkese destek olmak için cevaplar verdim.

Ardından “Bağımsız Denetçi”lik maceram başladı, yeniden sınavlara hazırlanmaya başladım. Bu kez eskisi gibi forumlar da popüler değildi ve bağımsız denetçi ruhsatına sahip kişi sayısı da daha az olduğu için bahsettiğim motive edici başarı hikayelerine ve tüyolara ulaşmak daha da zordu. Çalışırken kafama iki şeyi koymuştum: Birincisi sınavı geçip de bağımsız denetçi ünvanımı alınca “nasıl bağımsız denetçi olduğumu” anlatacağım ve okuyanlara sınava yönelik ipuçları vereceğim bir içerik hazırlamaktı. İkincisi ise, sınava yönelik hap gibi hazırladığım notları elektronik kitap haline getirip bağımsız denetçilik yoluna çıkacak kişilere fayda sağlayacak bir eser bırakmaktı. Yolun sonunda başarılı olunca her iki hedefimi de hayata geçirdim. Biri çok okundu, biri de on binlerce kez indirildi, pek çok olumlu yorum aldı ve sınava girenlere yardımcı oldu.

Hepimizin bir gelişim hikayesi ve bu hikayenin içinde de gelişim alanları vardır. Sunum teknikleri konusunda kendimi geliştirmek için youtube’da bir kanal açtığımda amacım hikayelerimi paylaşıp, bu konularla ilgilenen, bu konuları araştıran insanlara faydalı olmaktı. Ben de öyle yaptım, yeri geldi nasıl SMMM olduğumu anlattım, yeri geldi nasıl bağımsız denetim sınavlarına hazırlandığımı baştan sona tarif ettim. Hep kariyer odaklı düşünmedim, bazen kredi kartı aidatlarını nasıl geri alabileceğimizi anlatırken, bazen de tüketicilerin hakem heyeti vasıtasıyla haklarını nasıl arayabileceğini örnek bir tecrübe üzerinden anlattım.

İşte bu iki ekran alıntısında gördüğümüz bu hikayelere aldığım etkileşimlerden sadece bir örnek. Birilerinin hayatına dokunmak, başarı hikayelerinde ufak bir pay sahibi olmak beni mutlu ediyor. Paylaşabileceğim, destek olabileceğim bir şey varsa üzerime düşeni yapmak ve bundan birilerinin faydalandığını öğrenmek gerçekten harika bir duygu.

Kıssadan hisse, siz de birilerinin hikayesine dokunmak için aksiyon alın. Eminim ki, yapabileceğiniz pek çok şey vardır. Haydi, şimdi tam zamanı…



4 Mayıs 2019 Cumartesi

Mutfakta "Deney"imledik


Hafta sonları kahvaltı sofrasından kalktıktan sonra eğer yapacak planlı bir aktivite yoksa bizi en çok zorlayan soru Okan’ın “Ben Şimdi Napayım?” sorusu oluyor. Bu Cumartesi sabahı da aynı soruyla muhatap olmadan önce, kahvaltı sonrası Okan biraz tabletindeki “minecraft” benzeri oyununu oynadıktan sonra tableti kapatmasını istediğimizde o soru geldi. Önce eşim onu evde bir köşeye atılmış aktivite kitaplarına ardından da okuldan gelen aile etkinliği kitaplarına yönlendirdi. Bir süre anne-oğul eşleştirme oyunlarıyla vakit geçirdikten sonra bu kez etkin olma sorumluluğu bana geçti. Ben de Okan ile eşleştirme ve boyama üzerine çalışırken Okan birden benden kağıt kalem almamı istedi.

Heyecanlı bir şekilde bana deney yapacağımızı söyleyip, deneyde takip edeceğimiz metodu yazdırmaya başladı. Hemen ardından da, kağıda döktüğü planı hayata geçirmek için beni mutfağa götürdü.

Mutfakta özgün malzemeler kullanarak iki farklı karışımla “deney” yaptık. İçinde şaraptan süt tozuna, salatalık kabuğundan pul bibere ne kadar alakasız malzeme varsa kullandık, bir başka deyişle israf ettik. Ama bu sayede beraber iyi vakit geçirmiş olduk. Bu esnada o malum “Ben Şimdi Napayım?” sorusundan da uzak kaldık. Geriye de iki hatıra video kaldı. Umarım videolarımızı beğenirsiniz:


13 Ekim 2018 Cumartesi

Romanya'da Misafir Denetçi Olmak

Misafir denetçi olarak 5 haftalığına ya da otel rezervasyonumda yazdığı gibi 32 geceliğine (yazının sonunda 32 gece kalmadığımızı da okuyacaksınız ama özellikle fırsat buldukça kaleme aldığım bu içeriğin akışı bozulmasın diye değişiklik yapmıyorum.) Romanya’nın başkenti Bükreş’te olacağım. Fırsat buldukça da gözlemlerimi not edip yıllar sonra da geri dönüp “ne günlerdi be!” diyebileceğim bir kaynak bırakmak istedim. Daha önce Romanya’da hiç bulunmadım, aslında çok fazla yurt dışına çıkan biri de değilim. Bundan 10 yıl önce 3 geceliğine yine iş için Paris’te bulunmuştum, bir de yurt dışı olarak kabul ederseniz Karadeniz gezisine çıktığımda birkaç saatliğine vizesiz Gürcistan’a geçmiştim.


Vize konusunun ne kadar önemli ve zorlu bir süreç olduğunu Romanya vizesi için evrakları toplayıp online başvuruyu yapma sürecinde oldukça iyi anladım. Şimdi kayıtlarımı tekrar kontrol ettiğimde, sadece bireysel başvuru kabul eden (yani acente vasıtasıyla başvuru yapamazsınız) konsolosluğa evraklarımı 18 Temmuz 2018 tarihinde internet sayfası üzerinden göndermişim. Hemen aynı gün akşamüstü saatlerinde ise 3 Eylül 2018 tarihinde olacak vize görüşmesi için bilgi maili geldi. Basitçe Excel’de iki tarih arasındaki farkı alınca 47 çıkıyor. Bir başka deyişle, vizeye başvurduktan 47 gün sonrasına konsolosluk gün veriyor. Benim 10 Eylül’de Bükreş’te olmam gerektiği için bu maili aldığımda oldukça gerildim. Önce bilgi ve tecrübelerine danışmak için şirketimin anlaşmalı seyahat acentesi olan Vista Turizm’i aradım, belgelerde bir sorun olmazsa yetişebileceğimi söylediler. Ardından gelen maile durumumu anlatan bir cevapla döndüm ama tahmin edeceğiniz gibi yanıt alamadım. En son olarak da arayıp durumumu sözlü olarak anlattım ve karşımdaki görevli değişik bir Türkçe ile eğer evraklarda sorun olmazsa görüşmeden 2 gün sonra vizemi vereceklerini söyledi. Aradaki süreci hızlıca ileri saracak olursam, 3 Eylül’de Romanya’nın İzmir’deki konsolosluğuna gittim ve her ne kadar internette yazmayan evrakların da istendiği bir durumla karşılaşsam da gün içinde onları da tedarik edip vize ücretini de yatırdım ve dedikleri gibi 5 Eylül Çarşamba akşamüstü saatlerinde vizem hazırdı. Bu kadar vize sürecini detaylandırdıktan sonra geçelim Romanya’ya varışıma…

10 Eylül sabahı önce İzmir’den İstanbul’a, ardından da İstanbul’dan Bükreş’e uçacak şekilde uçuşumu planlamıştım. Beni Romanya’ya götürecek uçak Türk Hava Yolları’nın anlaşmalı uçuş yaptığı Tarom’un uçağıydı. Maalesef görevlinin söylediğine göre bu firma Star Alliance’a üye olmadığı için bagajımın bağlantısını yapamadı ve bu sebeple İstanbul’da bagajımı alıp tekrar dış hatlarda Tarom’un gişesinden teslim etmek zorunda kaldım. Fiziksel olarak iki bavul, bir sırt çantası ve elde taşınan bir takım elbise biraz yorsa da yurtdışına çıkış heyecanı ile fazla koymadı. Her iki uçuşumu da şirketimin sunduğu 5 saati aşan uçuşlardaki business class tercih etme hakkını kullanarak gerçekleştirdiğim için gayet rahat geçirdim. Ne yalan söyleyeyim, business bileti bilerek almadım, bana en yüksek bagaj hakkını almam söylendiği için 50 kg bagaj hakkı veren bileti satın aldım, uçuştan bir gün önce koltuk seçimi için online işlemlere girdiğimde ban sunulan ön sıralardan business uçacağımı anladım. Şunu da söylemeliyim ki, business class uçarken THY gerçekten yolcusuna fark yaratıyormuş. Olay meyve suyunda değil de gözlerinizin içine memnuniyetiniz için bakan, müşteri memnuniyetine odaklanmış personeldeymiş. Neyse bu kıyaslamayla konumuzu dağıtmadan Romanya’ya inişime geçelim.

Uçaktan indikten sonra pasaport kontrolü için sıraya girdim. Sıra bana gelince karşımda tüm ciddiyetiyle bulunan görevli amca önce İngilizce olarak Pegasus’la mı geldin diye sordu, hayır Tarom’la dedim. Ardından neden geliyorsun dedi? Misafir denetçi olarak denetim ekibine katılacağım dedim. Nereden geliyorsun dedi? İzmir dedim. Onu görüyorum, hangi firmadan dedi, onu da cevapladım. Sonra kaç gün kalacaksın dedi, 33 gün dedim. Dönüş biletini, otel rezervasyonunu göster dedi. Sırt çantamdan otel rezervasyonumu teyit eden mail çıktısını kendisine verdim. Nihayet ikna olmuş gözüktü, kendi kendine bir şeyler yaptıktan sonra pasaportumu geri verdi. Bu süreçte beni ne kadar gerdiyse artık o rahatlamayla ağzımdan önce “teşekkürler” çıktı, sonra da hatamın farkına varıp “thanks” diyerek oradan uzaklaştım.

Bavulumu da aldıktan sonra havaalanındaki ilk taksiye bindim ve Sheraton dedim. Şoför amca Sheraton’un sonundaki “ton”u oldukça vurgulayarak adeta onayımı istedi, ben de kafamı yukarıdan aşağıya sallayarak onay verdim. Otelin önüne geldiğimizde taksimetre 36 Leyi tutmuştu. Şöfor’den belge isteyince bana dönüp “40 Leyi tuttu ama istersen bahşişle 50 Leyi verebilirsin” dedi. Taksimetreye bir daha baktıktan sonra “40 Leyi verebilirim” dedim. Bu kez “Yani bahşiş vermek istemiyorsun” dedi. Olay sanki benim açımdan bir vicdan testine doğru gidiyordu ve bu konuyu daha fazla uzatmamak için “45 Leyi ödemek istiyorum” dedim. Adamın gözlerinin içi hemen güldü ve teşekkür etti. Romanya’ya gelmeden önce ekşisözlük’ten buradaki taksicilerin marifetlerini okumuştum, ben de ilk günden tecrübe etmiş oldum.

Otele girdiğimde 32 günlük konaklama için her hafta Pazartesi takip eden hafta için provizyon ve geçmiş hafta için fatura ve ödeme şeklinde işlem yapabileceklerini söylediler. Bu iş yükü yerine girişte provizyon ve sonunda ödeme metodunu önersem de sürekli “garanti” için deyip duran görevlinin teklifini kabul ettim. Söylediğine göre benimle aynı ekipte olan diğer bayan arkadaşlardan biri de bu şekilde ödeme yapmayı kabul edip odasına yerleşmişti. Sonradan teyit ettiğimde bu bilginin doğru olduğunu öğrendim. Sheraton’daki odam metrekare cinsinden biraz küçüktü, alanın çoğunu çift kişilik yatağım kaplıyordu. Duvara yapışık dar bir masa vardı ve ben bu satırları orada kaleme aldım. Odanın bence en büyük dezavantajı açılabilir bir penceresi olmamasıydı. Tek bir pencere vardı ve o da köhne bir binaya bakıyordu. Bu sebeple genelde odayı kapalı pencere ve loş ışıkla kullanmayı tercih ettim. TV’de ise maalesef Türkçe içerik yoktu. Menüde Türkiye’den bildiğim TRT World (İngilizce yayım) ve Kanal D vardı. Kanal D’yi heyecanla açtığımda ise her ne kadar logosu bildiğimiz Kanal D logosu olsa da Romanya için yayım yapan ve bu sebeple dilini anlamadığım (Romence) bir kanal olduğunu gördüm. Akşamüstü otelin spor salonuna gittim. Ülkemizdeki otellerin spor salonundan sonra tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Evet alet ekipman vardı ama o kadar az ve salon o kadar sadeydi ki, odadan sonra spor salonunu da görünce Türkiye’nin oteller konusunda Romanya’dan açık ara önde olduğuna kanaat getirdim. Hele ki uzun dönem ve toplamda 4 kişi için alınmış gecelik 110 Euro fiyat bence sunulan imkan için biraz abartılıydı.

Ertesi gün sabah gruptaki 3 bayan arkadaşımla lobide bir araya gelip denetleyeceğimiz şirketimize gittik. Bu sefer Uber kullandık. Biraz sıkışıp gittik belki ama kısa mesafe olduğu için sorunsuz bir transferdi. Şirkete ulaştığımızda ofislerin Türkiye’dekine benzediğini ama bir tık daha mütevazi olduğunu gördüm. Şirket kültürü açısından farklı olan şey ise öğle yemeğinin şirkette verilmemesi oldu. Konuştuğumuz yönetici genelde insanların evden getirip mutfaklarda yediğini, dilersek çevredeki restoranların adresini verebileceğini ya da internet üzerinden sipariş vermek için link paylaşabileceğini söyledi. İlk gün onun önerdiği “Stadio” adlı restauranta gittik. Otantik bir yapısı vardı, avluda yemek yer gibiydik. Menü oldukça seçenek sunuyordu. Riske girmemek için tavuk şinitzel söyledim. Tabağımda küçük bir omlet, salata, soslu bir patates ile beraber büyük bir şinitzel geldi. Fiyatı 42 leyi idi. Türkiye’de daha iyisini daha ucuza yerdim ama Avrupa ile Türkiye arasındaki satınalma gücü, para birimlerinin değeri ve hizmet sektörünün fiyatlaması açısından fark olduğunu kabul etmemiz gerekir. Restoranda fiş geldiğinde altta toplam tutar vardı, onun altında ise memnuniyet seviyelerini belirten orta, iyi çok iyi gibi üç değerlendirme vardı. Her birinin yanında da artan tutarlar vardı. Yani taksideki, oteldeki gibi restoranda da işlerini garantiye alıp bahşişi kendileri belirliyorlardı. Bakalım daha neler görecektim.

Denetimin ikinci gününde transfer için Uber kullanmak yerine yürümeye karar verdik. Google Maps otelle iş yerinin arasının 10 dakika olduğunu söyleyince gidiş ve dönüşü havanın da iyi olması sayesinde yürüyerek yaptık. İyi fikirdi, böylece günlük 10.000 adım atma hedefimi de tutturmuş oldum. Yüksek konsantrasyon gerektiren toplantılar sonrasında yorgun bir şekilde odaya geldiğimde uyuyacak gibi olduğumu hissedince kendimi toparlayıp spor salonuna gittim. Neyse ki denetim ekibindeki diğer iki arkadaşım da oradaydı. Spor salonunda aynı ülkemizdeki gibi kendini fazlasıyla beğenen ve bu yüzden gözlerini aynadan alamayıp farklı açılardan kaslarına bakan erkek modelini görmek bana evrenselliği hatırlattı. Öğlen gittiğimiz Frufru adlı mekandan alıp bitiremediğim ton balıklı sandviçimi yiyip FastForward eğitimimi odamda tamamladım. Bu satırları yazdıktan sonra da biraz kitap okuyup yarınki toplantılarda daha dinç olmak için enerji toplamaya geçeceğim. Bakalım Bükreş bana yarın hangi yüzünü gösterecek…

Her ne kadar üstteki paragrafı “Bükreş bana yarın hangi yüzünü gösterecek…” diye bitirmiş olsam da araya 2 günlük yoğun çalışma ve sonrasında kişisel meraklarımla ilgili araştırma yapma molası girdiği için hafta sonu gözlemlerimi paylaşmaya devam ediyorum. Genel de “yediğin içtiğin sana kalsın gezip gördüğünü anlat” derler ama ben yemeklerle ilgili gözlemlerimi de paylaşmayı tercih ediyorum. Dün yine öğlen yemeği için “Stadio” adlı restauranta gittik. Bir gün önce gittiğimiz mekanda yemeğin gelmesini yarım saat bekleyip bazı hijyen eksiklikleri gördükten sonra bir önceki deneyimimizde çok da fena bulmadığımız Stadio’ya bir daha gitmeye karar verdik. Menüde oldukça çeşit olmasına rağmen Türk yemeklerini nasıl yaptıklarını merak ettiğim için “Istanbul Kebap” denemek istedim. İçinde domuz eti kullanılmadığının teyidini aldıktan sonra siparişi verdiğimde garson bana “side dish” tercihimi sordu. Tabi ülkemizdeki kebap sipariş ettiğinizde masayı donatma anlayışı burada olmayınca yanında garnitür sorması çok doğal. Neyse, nar ekşili marul ile servis edilen bizim Adana kebap diye nitelendirebileceğimiz kebap makul bir sürede servis edildi ve lezzeti gayet iyiydi. 38 leyi gibi bir fiyat Romanya standartlarında orta seviyede kalıyor. Yurtdışına sık çıkan arkadaşlarımdan etin yurtdışında ucuz olduğunu duyuyordum. İlk hafta itibarıyla etin salataya ve makarnaya kıyasla uygun olduğunu ben de gözlemledim. Bu Cumartesi akşamı, İsviçre’den gelecek diğer denetim ekibiyle bir araya gelip beraber akşam yemeği yemek için şehirde popüler olduğu söylenen “Caru’cu Bere” (literally “Cart with Beer”) adlı restaurantta buluşacağız. Gündüz herkes serbest zamanını değerlendirip akşam 8’de mekanda buluşalım diye karar alınca ne olur ne olmaz ben önceden mekana nasıl ulaşacağımı bir keşfedeyim diye öğlen yola çıktım. Öğlene kadar da iş yerinde yakında gireceğim “bağımsız denetim sınavı” konularına çalıştım ama onun konumuzla alakası yok. İnternet paketim olmadığı için wi-fi üzerinden Google Haritalardan Bükreş haritasını indirip (boyutu 30 mb) mekanı buldum. Evet biraz hızlı ileri sardım, bulmam çok kolay olmadı ama bunda şehrin ya da haritaların bir suçu yoktu. Neyse günlük adım hedefimi tutturarak mekana ulaştım. Öğlen 2 gibi oradaydım, oturacak yer yoktu ve girmek için sıra bekleyen insanlar vardı. Mekanın popüler olduğunu ve akşam da buraya ulaşabileceğimi teyit ettikten sonra biraz çarşıyı ya da buradaki adıyla “Old Town”u gezeyim istedim. Elimde olmadan Türk markalarını görünce pek bir sevindim. Hatta dayanamayıp Garanti Bankası’nın fotoğrafını çekip, Koton mağazasının içini gezdim. Havanın sıcak olması ve sırtımda içinde bilgisayar olan bir çanta taşıyarak o kadar yürümek beni yormuştu, kendimce Alaçatı’ya benzettiğim sokaklarda gezerken bir yemek molası vermeye karar verdiğimde karşıma “Efendi” çıktı. Bildiğin dönerciydi, dürümde kaşarlı bir et döner yanına da nar aromalı Sırma marka soda sipariş ettim. Hem de sadece 25 leyi’ye. Kesinlikle Romanya’daki fiyat performansı en yüksek olan yemek tecrübemdi. Gurbette Türk ürünleri görünce önüne geçemediğim bir duyguyla atlıyorum ama belki de yeniliklere daha açık olmam lazım. Neyse daha dört hafta buradayım bakalım neler deneyimleyeceğim.

Yukarıdaki paragrafı kaleme aldıktan 6 gün sonra gözlemlerimle kaldığım yerden devam ediyorum. Bükreş’te yaklaşık iki haftayı devirdikten sonra şunu net bir dille söyleyebilirim ki bu şehirde İngilizce bildikten sonra hiçbir sıkıntı çekmezsiniz. İlk günümde sokakta gezerken yaşadığım ürkeklikten bugün eser yok çünkü ne derdim olsa rahatlıkla iletişime geçebileceğimi biliyorum. Marketteki promosyoncu elemanla ya da kasiyerle, her çeşit restauranttaki garsonla, oteldeki bellboy ile, herhangi bir Über şöförü amcayla ya da spor salonundaki personal trainer ile kısaca aklınıza gelen her statüdeki insanla İngilizce konuşabileceğinizi, kendinizi ifade edebileceğinizi bilmek önemli bir konfor alanı sağlıyor.

Bir de şu trafik ve yayalara saygı konusuna değinmeliyim… Bükreş’te araçların kullandığı caddeler bizdekilere göre çok ama çok geniş. İnşa etmekte üzerimize yok ama nedense bizde bu geniş yollardan yok. Belki bir gün bizde de olur, belli mi olur… Ama bizde maalesef kolay kolay olmayacak bir şey daha var burada. O da yayalara saygı. Yaya geçidi olarak belirlenmiş yoldaki çizgilerin üzerinde yürümeye başlamanız halinde hangi araç olursa olsun duruyor. Ben ilk 5-6 gün de baya tedirgin bir şekilde geçerken benimle beraber olan Avrupa’lı arkadaşlarım son derece emin ve rahat bir şekilde yaya geçitlerini kullanıyordu. Ülkemizde bunlara hiçbir şekilde güven olmayacağı için ben başta hep araçları kontrol edip, mümkünse şoförle göz teması kurarak karşıdan karşıya geçtim. Şimdiler de yavaş yavaş o ürkekliği üzerimden atıyorum. Tabi Türkiye’ye döndüğümde bu alışkanlığımdan hemen vazgeçmem gerektiğini de biliyorum. Aksi takdirde, ülkemizde bu çizgileri hiç bir şoför umursamayacağı için baya üzülebilirim.

Buradaki ikinci hafta sonumda Cumartesi günü alışveriş merkezlerini keşfetmek için önce biraz Google haritalarda keşif yaptım, ardından da kendimi yollara vurdum. Belki kurgu sanacaksınız okurken ama hiç böyle ufak hesaplarla işim olmaz, size bir gözlemimi aktaracağım ki gerçekten çok bomba: Cumartesi öğlene doğru plazaların olduğu bir caddede yürüyorum. Cadde geniş ama tatil olması ve evlerin çok olmaması sebebiyle hem yol, hem de cadde oldukça boş. Yolun karşısında bir adam duvara iyice yanaştı, elini önüne götürdü ve tahmin edeceğiniz gibi çişini yapmaya başladı. Ben de bir yandan yürürken bir yandan da adamı izledim. İçimden de “vay be Avrupa Birliği vatandaşı ama yuhh yani!” diye geçirdim. Neyse sonra adam önünü düzeltti, yürümeye devam etti. Elinde siyah bir poşet vardı, ve üzerinde “Süravi” yazıyordu. Yoksa Türk müydü?

Ve sahne Rod Stewart'ın... 
Romanya’da olduğum sürede bir de dünya yıldızı izleme şansına eriştim. Kim miydi bu yıldız? Rod Stewart. 73 yaşındaki rock yıldızını açıkçası daha önce pek dinlediğimi söyleyemem ama tabi ki büyük bir isim olduğunu biliyordum. Kendisini sahnede görünce de, neden bu kadar büyük bir yıldız olduğunu çok iyi anladım. Gerçekten sahne şovu ile müziği çok iyi birleştiriyor. Rod Stewart’ın konserdeki performansını bir yana bırakacak olursak, Rumenlerin konser esnasındaki tavırlarına/duruşlarına hayran kaldım. Binlerce insan parlamento binasının önünde toplanmıştı ve adeta su gibi akan alkole rağmen bir tane taşkınlık yapan, olay çıkartan, çevresini rahatsız eden kişiye rastlamadım. Hani derler ya, ağzınla iç diye, adamlar gerçekten ağızlarıyla ve adabıyla içiyorlarmış, takdir ettim.

Bu arada bu satırları yazdığım Eylül ayının son haftasında burada havalar erken kararmaya ve oldukça sert esmeye başladı. Hava durumu dinleyenlerin sıklıkla duymaya alışık olduğu “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası”nı burada yaşamaya başladım, atkısız dışarı çıkamaz oldum. Neyse ki yalnız değilim, sokağa çıktığımda ceketini giyip atkısını saran pek çok kişiyi gözlemliyorum.  

Hafta içi şirket yönetimi bizi geleneksel Romanya yemekleri yiyebileceğimiz “Lacrimi si sfinti Restaurant”a götürdü. Adının pek bir acayip olduğunu görüp de yanlış yazılmış sanmayın, yazımını internet sitesinden de kontrol edip kopyaladım. Ortam fazlasıyla otantikti, müzik ve konum da gayet iyiydi. Başlangıçlarla birlikte masaya etlerin gelmesiyle birlikte işin rengi değişti. Geleneksel olan neredeyse her yemekte Romenler domuz eti kullandığı için ilk etapta benim için tek alternatif masadaki mezeler gibi gözüktü. Neyse ki durumu fark eden ev sahipleri olaya müdahale etti ve önceden verilmiş olan siparişlere kuzu ve ördek eti ekletti. Özellikle ördek eti bir hayli başarılıydı, Bükreş’te özel bir akşam yemeği yiyeceklere duyurulur.

Hafta sonu yine kendime vakit ayırma şansı bulunca abartıp hem Cumartesi hem de Pazar minimum üçer saat bir Starbucks şubesinde geçirdim. İlk gün kitap okuyup blog yazdım, ikinci gün de ciddi ciddi hazırlanmaya başladığım bağımsız denetim sınavına çalıştım. Starbucks’ta tabi çevremi de gözlemleme şansım oldu. Burada da özellikle zincir kahve mağazalarının müşteri portföyü bizdekine çok benziyor. Bir kısım insan tek başına gelip bir şeyler okuyor ya da çalışıyor, bir kısım genç (ya lisenin son sınıfları ya da üniversitenin ilk sınıflarında olduklarını tahmin ediyorum) laptoplarını açıp ortak projelerini yapıyorlar, bir de sevgilisiyle gelip bol bol fotoğraf çekip koyu muhabbete dalanlar mevcut. Maalesef tost, sandviç çeşitleri bizdekinden çok az ve sürüm hiç yok denecek kadar, şöyle ki ben girdiğimde mağazadaki az seçenekten bir tane kaşarlı (malum domuz eti konusu) sandviç seçip siparişi veriyorum, 3 saat sonra çıkarken aynı sandviçler bekliyor oluyor. Ama günün sonunda son iki haftada toplamda sanırım 12 saatten (min 3 saat * 4 gün) fazla 2 farklı Starbucks şubesinde vakit geçirdim, amaca yönelik hizmet aldığım için hep mutlu ayrıldım.

Romanya'da her çeşit kumarhane mevcut, adeta her bütçeye göre kumarhane imkanı sunulmuş
Gelelim sokakların durumuna… Avrupa Birliği falan da olsa sokaklarda bizimki gibi tükürük görmeniz çok olası. Hatta bazı sokaklar gayet kokuyor. Bükreş’te çok zengin bir tabaka var kesin. Bu yüzden trafikte ya da park halinde Bentley, Maserati, Rolls Royce, Porsche, Volvo, Mercedes, BMW gibi arabaların üst modellerini sıklıkla görebiliyorsunuz. Şehrin içinde ağaçlar arasında harika konumlanmış villalara da rastlamanız mümkün, bununla beraber aynı villanın kapısında bir evsiz adamın yatıyor olduğunu görmeniz de. Anlayacağınız, bizdeki gibi burada da iki kutup var ve bu iki kutbun arası sosyo-ekonomik açıdan oldukça açılmış durumda.

Romanya’daki denetim ekibimizle çalışmalarımızı özverili bir şekilde sürdürünce ortaya şöyle bir tablo çıktı: “Eee biz zaten yapmamız gereken kontrol ve testleri tamamladık, daha fazla kalmamıza gerek yok, haydi bunu merkeze iletelim ve erken dönüş için onayımızı alalım.”  Ardından erken dönüşün bütçeye katkısı da göz önünde bulundurularak onay geldi ve dönüş biletimizi aldık. Peki Romanya ve Bükreş üzerine yazdığım bu içerikte neden böyle bir başlık açtım diye sorarsanız, bunun iki cevabı var. Birincisi ilk paragraflarda yazdığım gibi 32 gün değil 25 gün Romanya’da kaldım. İkincisi ise, ki bence asıl konu da bu, otelden erken ayrılacağımızı 2 iş günü öncesinden otel yönetimine yazılı olarak bildirmemizin ardından otelin müşteri ilişkileri müdürünün göstermiş olduğu tavır oldu. Baştan beri Sheraton’da kaldığımız için çok memnun değildik. Odalarımızın iyi temizlenmemesi, kahvaltıda sunulan seçeneklerin yetersiz/garip olması, otel personelinin kaba davranışı gibi sebeplerden ötürü aklımız alternatif otellerde kalmıştı ancak bavulları toplayıp çıkmak gözümüzde büyümüştü. Her neyse, ekip şefi arkadaşımız otelden Cuma çıkacağımızı ve memnun olmadığımız konuları belirten mail attığı Çarşamba sabahı müşteri ilişkileri müdürü 32 gün kalacağımız yönündeki bildirimimize istinaden 110 Euro + vergiler içeren fiyat teklifinin bize sunulduğunu, aksi takdirde kredi kartımızda bloke edilen tutarın çekileceğini belirten bir mail ile dönüş yaptı. Özetle almadığımız bir hizmet için bizden ödeme yapmamızı istiyorlardı. Bunun üzerine kendisiyle telefonda konuştuk ve önceki maillerde de 32 gün kalacağımıza dair bir taahhüdümüzün olmadığını kendisine ifade ettik ama fikrinde ve tavrında bir değişiklik olmadı. Bu sorunu kendisiyle çözemeyeceğimizi anlayınca kendisinden daha yetkili biriyle görüşmek istediğimizi, aksi takdirde otelleri ile şirketimizin ilişkilerinin bozulacağını ilettik. Aynı gün akşam beş buçuk için otel genel müdürü ile bir toplantı ayarlandı. Yaklaşık kırk beş dakika süren hararetli görüşmede uzun süre otellerinin bu durumdan zarar edeceğini (aynı görüşme esnasında “peak season”da olduklarını da iletmelerine rağmen) belirtseler de böyle bir masrafı şirketimize yansıtamayacağımız için günün sonunda cebimizden ödemek zorunda kalacağımızı belirtince geri adım attılar ve kaldığımız kadar ödememiz konusunda anlaştık. Peki o akşam ne mi oldu, ben odamda yavaştan bavullarımı hazırlarken kapım çaldı ve kibar bir görevli elinde meyve tabağı ve makaronlarla odama girmek için izin istedi. Genel müdürlerinin sevgilerini ilettiğini söyledi ve tadını çıkarmamı istedi. Ben de öyle yaptım. Neyse ki otel yönetiminin fırsatçı tavrı son bulmuştu ve orta yol bulunmuştu.

Ve Romanya izlenimlerime dair son satırları, İzmir Karşıyaka’daki evimden bildiriyorum. Hani YouTube’da cep telefonu inceleme videolarının sonunda bu fiyata alınır mı alınmaz mı gibi bir değerlendirme oluyor ya, ben de o şekilde bir final yapacak olursam, yani Romanya’ya gitmenizi önerir miyim diye kendime sorsam cevabım şöyle olur: Eğer sıklıkla yurtdışına seyahat ediyorsanız, Romanya’yı da görmenizi öneririm. Tarihi binaları, nehri, havası, ülkemize yakınlığı, yaygın şekilde İngilizce konuşulması gibi sebeplerle gördükleriniz arasına katmanız güzel olur. Ancak çok sık yurtdışına çıkma şansınız yoksa, bir başka deyişle, tek sıkımlık kurşununuz varsa, dövizin de Türk Lirasına karşı oldukça değerli olduğunu göz önünde bulundurursak, diğer alternatifleri değerlendirmenizi öneririm. Sokakların pisliği, yemeklerinin çok başarılı olmaması, alışveriş için çok fazla özgün alternatifin olmaması aklıma ilk gelen sebepler. Bu arada İzmir’e dönüşü İstanbul üzerinden THY ile yaptım, rötarsız olduğunu düşündüğümüz seferler yaklaşık 5 saat 10 dakika sürüyor. Alternatif olarak rekabetçi fiyatıyla Pegasus’u da değerlendirebilirsiniz. Romanya’daki son günümde otelden çıkıp bindiğim taksi şöförü aksanımdan Türk olduğumu anlayınca Lucescu ve Hagi muhabbeti yaptıktan sonra genel olarak ülkelerini beğenip beğenmediğimi sordu. Ona verdiğim samimi cevap ile değerlendirmemi bitireyim: “Ben Romanya’yı ve Bükreş’i beğendim. Beklentimin üzerindeydi ve ciddi bir sorun yaşamadan 4 hafta geçirdim.” Umarım siz de gitme fırsatı bulursanız keyifli vakit geçirirsiniz!
Misafir denetçi olma hikayemde dönüm noktası...

Bankalar bizdeki kulelerden farklı

Old Town'da her haftasonu farklı sokak sanatçılarını dinlemek mümkün

Parlemento binası oldukça büyük

Bu binanın önünden her geçişimde  ressamların eserlerini hikayeleriyle beraber pazarladıklarına şahit oldum

Haftasonları çalışmak için düzenli olarak Starbucks'ı tercih edince belli bir gönül bağımız oluştu :)

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Keyfini Sürerken Aklıma Takılanlar

Bu Cumartesi sabahı biraz pedalladım. Uzun zamandır yapmadığım bir aktivite olduğu için özlediğimi hissettim ve hoşuma gitti. Tek başıma bisikletimi sürerken bol bol düşünme fırsatım da oldu. Aklıma takılanlardan aklımda kalanlar:

- Tadında yalnızlık iyidir, fazlası ise eksikliktir.
 
- Dün katıldığım sunumda "betterment" konsepti işlenmişti ve insanların artık sağlıklı yaşamak için çok para ve efor sarfettiği anlatılmıştı. Bunu çok net gördüm, eskiye kıyasla daha fazla insan koşuyor, yürüyor, bisiklete biniyor, egzersiz yapıyor. (Ki Temmuz ayında olmamız sebebiyle bir çok insan da şehirde değil)
 
- Eskiden imrenerek baktığım villalar malesef demode olmuş, yanı başında yapılmakta olanlar tüm ihtişamıyla yükseliyor, bu da bana zamanın değişimi de beraberinde getirdiğini, değişemeyenin ise kaybetmeye mahkum olduğunu hatırlattı.
 
- Yolda kalın bir hortumun bir kaç kat şeklinde olduğu bir bölgede risk almayarak bisikletimden inerek geçtim, yanımda bir arkadaşım olsaydı ya da daha sıklıkla bisiklete binip neyi yapıp neyimyapamayacağımı daha iyi kestirebilseydim belki de risk alırdım. Demek ki tecrübe önemli, özellikle de tecrübeleri sıcak tutmak, kendini bilmek ve çevrendekilerden görüşlerini almak.

İşte böyle... Şimdi sağlıklı birşeyler yiyip, yeşil çay içme zamanı...
 


23 Nisan 2016 Cumartesi

Hedeflerine Giden Yol Üzerine Bir Deneme

​Bir Cuma sabahı her zamankinden biraz daha erken kalkıp sevdiğin birşeyi yapmak istersin. Oturup sadece birşeyler yazmak istersin. Beynin tatil ihtiyacı sebebiyle yorgun ve yaratıcılıktan uzak olsa da, ayakların bir gün önce yapılan spor ve akşamki yürüyüşün etkisiyle ağrısa da hobin yazmaktır ve sen de yazmak istersin.

Şöyle bir düşünürsün, zaman pek hızlı geçmektedir. Yine hafta sonu heyecanı içini kıpır kıpır yaparken, bilincin de açıktır ve alttan fısıldar, "ardından yine pazartesi sendromu gelecek" der kulaklarına. Dediğim gibi vakit hızlı geçmektedir. Aklının bir kenarında yapılacaklar, aklına yazmayıp da sanal ortamdaki not kağıtlarına yazdığın yine farklı öncelikteki yapılacaklar hep birbiri ardına gelir. Allah utandırmasın, hepsi bir şekilde tamamlanıp halledilir. Bazılarının yapılmış olması tatmin eder, bazıları ise sıradandır, rutindir, hiçbir etki yaratmaz, bilinir ki periyodiktir ve tekrar gelecek, yine yapılıp bitecektir. Tatmin edenlerin artarak devam etmesi temenni edilir. Zorlayan, terleten, sıkıntıya sokanlar gelişimine katkıda bulunacak niteliktedir. Hayattaki hedeflerin ve beklentilerinle uyumlu olarak, bunların artması ve senin bunların altından başarıyla kalkman amaçlarına ulaşmanı sağlar. Tabi ki başarıya giden yol Çeşme otobanı gibi akıcı değildir; pek çok zorluk çıkar karşına...
 
Bazı algılar vardır hakkında, başkalarınca hakkında önceden edinilmiş olan. Öncelikle bunlardan negatif olanları yıkman beklenir senden. "Benim yolum birdir, eğilmem, bükülmem" dersen seni değerlendirecek pozisyonda olanların senden bekledikleri değişimi de sağlayamayacağını bilmen gerekir. Hal böyle olunca, aklının bir köşesinde başarıya giden yol için değişime açık olma ve değişimi yönetme becerisine sahip olma şartı yer edinir. Ama bu tek başına yetmez. Fırsatlar çok önemlidir, bazıları sunulur, bazıları ise yaratılır. Mesela yukarıda anlattığım şu zorlayan, terleten, sıkıntıya sokan işler vardır ya, işte bunlar aslında fırsattır, kendini gösterip potansiyelini dışarı vurmak için. Ama bu fırsatlar bazen senin şansınla karşına çıkar, bazen senin önceki başarılarından ötürü sana sunulur, bazen de senin kovalaman, takip etmen, ikili ilişkilerine önceden yaptığın yatırımlar (bugün buna bence "network" deniliyor) sonucu sana gelir. Gelirken bazen altın tepside sunulur, bazen confidential diye başlayan bir mailde, bazen de sırtın sıvazlanıp motivasyon konuşması eşliğinde yapman gereken tanımlanır.
 
Görevi kabulun sonrası (pek tabii ki de aksi beklenmediği gibi kabul süreci de yaşanmaz, olay sadece kafada biter) işe koyulurken farkı yaratacak şey bence iyi plan yapmaktır, bunun içinde zamanı iyi yönetmek de mevcuttur. Bazı zorlu projeler, senin tek başına altından kalkamayacağın, başkalarıyla yolunun mutlaka kesişmesi gereken, birileriyle ya ortak çalışacağın, ya da onlardan veri ya da bilgi-yorum alman gereken türdendir. Bunu yaparken doğru insanları bulmak senin önceki tecrübelerinden elde ettiğin birikimin ya da çevrenden elde edeceğin yönlendirmelerin etkisiyle olacaktır.
 
Senden bekleneni verilen zaman içerisinde hazırlar, ilgililere sunarsın. Buradaki sunuş, çalışmayı yapıp, "ektedir" şeklindeki bir mail kadar basit ya da onlarca kişinin katılıp tüm gözlerin üzerine kitleneceği arkanda efektli, animasyonlu powerpoint slidelarının akacağı bir sunum da olabilir. Aslında sunumun, görevin sana tanımlandığı andan itibaren işi yürütmeye başladığın andan itibaren başlamıştır. İnsanlar, özellikle seni değerlendirecek pozisyonda olanlar, o andan itibaren senin projeni takip ediş şeklini, verileri elde etmeni, diğer kişilerle iletişim yöntemlerini, çalışmayı zamanında ve beklenen nitelikte finalize etmeni ve bunu sunmanı bir süreç şeklinde izler. Hakkındaki gelişim alanlarının bu projede esnasındaki güncel durumunu görüp yeri geldiğinde sana feedback verir. Sen bu geribildirimleri alsan da, gelişime ve değişime inansan da, çabalasan da bazılarının adeta kalıtımsal olduğunu hisseder ve yıkmakta zorlanırsın. Hani şu bel çevresinde biriken yağlar gibi, ne kadar egzersiz yaparsan yap, yıllarca o bölgede birikmiş durumda olan yağlar varsa, uzunca bir süre o yağlar egzersize dayanır. Ama yine de bilirsin ki egzersizle ve sporla tahta gibi fit olmayı başarmış olanlar vardır. İşte bu yüzden değişime ve gelişime inanmaya devam edersin kendinle başbaşa kaldıkça. Olacak dersin, olması için sebepler bulursun. Yolun sonundaki ışığın sana getireceği refah senin itici gücün olur. Bazen başka insanlardan destek alırsın, onların başka hayatlarda yaşanmış olan tecrübelerinin bir kısmı senin hayatına adapte edilebilir durumdadır, bazıları ise malesef senin hikayende kullanılabilir durumda değildir. Bazen amir, bazen seni dışardan izleyebilen bir iş arkadaşı, bazen mentor ya da koç, bazen katıldığın eğitimdeki bir eğitmen, bazen de bu konularda akademik çalışmalara imza atmış bir uzmandan elde edebildiklerini yanına koyar, gelişim alanlarını tamamlamaya ve hedefine ulaşmaya çalışırsın.

İşte o hedefe ulaşınca belki yepyeni ve zorluk seviyesi çok daha yüksek yeni hedefler seni bekleyecektir ama sen öncelikle o yolun sonunda gördüğün ilk ışığa odaklanmışsındır. O ışığı görüp de ona ulaşmak isteyen herkesin yolu açık, başarıları daim olsun.
 
 

4 Eylül 2015 Cuma

8 Yılda Öğrendiğim 8 Şey

3 Eylül 2007 tarihinde başladığım iş hayatımın 8. yılını kutladığım şu günlerde geriye dönüp geçen zaman diliminde gözlemlediğim veya tecrübe ettiğim dersleri kaleme alıp saklamak istedim. Böylece hem kendime bir özet hem de okuyanlara faydalanabilecekleri bir kaynak bırakmayı amaçladım.  

Geride kalan 8 yıllık dönemin tamamını çok uluslu firmalarda ve genel olarak finans ve denetim ile ilgili alanlarda geçirdim. 2007’den 2010’a denetim ve danışmanlık alanında faaliyet gösteren PriceWaterhouseCoopers’ta, 2010’dan 2013’e dünyanın otomotiv devlerinden biri olan General Motors’ta çalıştım. Son 2 yıl 1 aydır da dünyanın bir numaralı sigarasını üreten firmada çalışıyorum. Bu üç firmada farklı ekiplerle ve yöneticilerle çalışma fırsatı buldum. Birbirinden farklı liderlik ve yöneticilik özellikleri olan kişileri gözlemledim, onlarla iletişim ve etkileşim içerisinde kendime bir şeyler katmayı hedefledim. Dolu dolu geçen bu 8 yılın sonunda aldığım dersleri özetle 8 maddede topladım:
 
*Her şeyin başı sorumluluğunu yerine getirmek

*Planlı ol, not al, ajandanı yönet

*Etkin bir network sahibi ol

*Yan masanda olan bitenden haberin olsun (büyük resmi kaçırma)

*Profesyonellik dedikleri şey ketum olmayı gerektirir

*Ya bir role-model’in ya da bir coach’un olsun

*Heyecanı kaybetme, kaybediyorsan gerekli aksiyonu al

*Özgün liderliğini keşfet

Orta okul ve lise yıllarında tarih derslerinde savaşların sebep ve sonuçlarını sorarlar, yukarıdaki gibi maddeleri ezberlettirirlerdi. Sınavı geçinceye kadar aklımızda tutar, sonra da bir daha asla hatırla(ya)mazdık. Gelin bu 8 madde de öyle olmasın, biraz detaylandıralım.

Önce sorumluluğunu yerine getir

Çalışanın işvereniyle arasındaki iş akdinin gereği olarak öncelikle kendisine atanan sorumlulukları yerine getirmesi gerekmektedir. Her profesyonel, kendisinden beklendiği üzere, önce işini yapmalıdır. Unutmamalıyız ki, işveren tanımlanmış sorumlulukların yerine getirilmesi için para ödemektedir. Çalıştığımız firmada bizim gibi tüm çalışanların bir takımı oluşturduğunu düşünürsek, hepimizin sorumluluklarını tam olarak yerine getirmesi günün sonunda bizim de kazanan bir takım olmamızı sağlayacaktır. Ve unutmayın ki kazananlar daima ödüllendirilir ve takdir edilir.

Eğer kariyerinizde hedeflediğiniz noktaya ulaşmak istiyorsanız, önce bu birinci maddeyi layıkıyla yerine getirmeniz gerekiyor. Özellikle kariyerinizin başındayken, almış olduğunuz yüksek eğitiminize paralel olmayan daha basit işlerle meslek hayatınıza başlayabilirsiniz. Title’ınızın “assistant” ya da “trainie” unvanını içermesi, önemli toplantıları dahil edilmemeniz, ofiste geçen belirli bir sürenin basit ofis işleriyle geçiyor olması sizi demotive etmesin. Bundan hiç gocunmadan, bu işin de üyesi olduğunuz o ekipte biri tarafından yapılması gerektiğinin bilincinde olarak o işe sarılın. Öğrenmek için geçen kariyerinizin ilk yıllarında da kıdem ve tecrübeniz ile ekibin en saygın personeli olacağınız kariyerinizin son yıllarında da her işinizi önemseyip sorumluluklarınızı bilinçli bir şekilde yerine getirin. “Ya harika bir şey yap, ya da harika bir şekilde yap” sözünü mottonuz haline getirin ve size verilen sorumluluğu katma değerinizi de katarak ekibinize sunun. Özellikle performans değerlendirmelerinde amirlerinizin öncelikle bakacağı şeyi işinizi ne derece iyi yaptığınızı değerlendirmek olacaktır. Bu sebeple hedeflediğiniz performans zamları ve terfiler için öncelikle size verilen sorumlulukları yerine getirmeniz gerektiğini unutmadan işinize ve gerekliliklerine yoğunlaşın.

Ünvanınız ne olursa olsun, sorumluluğunuz nereden başlayıp nerede biterse bitsin, siz üstlenmiş olduğunuz o sorumluluğun tek ve asıl sorumlususunuz. (Unutma ki sen de bir patronsun, hakkını ver) Şirketin organizasyon şemasındaki yeriniz ne olursa olsun siz hakkını vererek sorumluluklarınızı yerine getirin. İşinizi yönetin. Liderlik edin. Unutmayın bunları yapabilmeniz için illa ki altınızda size raporlayan onlarca insan olmasına gerek yok. Bir çok “direct report”u olup da hala sahip olduğu işte yöneticilik vasıflarını ve liderlik yetkinliklerini kullanamayan kişilere inat, A’dan Z’ye alanına hakim, sorumluluğunun bilincinde, kendine güvenen bir birey kartvizitinde havalı ünvanlara ihtiyaç duymadan gayet başarılı bir şekilde kendi işine patronluk yapabilir. Ayrıca konuya geniş çerçeveden bakarsak, üst düzey bir yönetici de işinin ve işin getirdiği sorumluluklarının hakkını veremediği durumlarla karşılaşabiliyor. Bunda karşılaşılan zor insanlarla başa çıkabilmek özellikle önemli pay sahibi oluyor. İşte bu durumda teknik yeterliliklerle birlikte yönetimsel yetkinliklerin gelişmiş olması da olası sorunların üstesinden gelmekte önemli pay sahibi olacaktır.

Planlı ol, not al, ajandanı yönet

İlk maddede işimizi iyi yapmanın öneminden bahsetmişken, işimizi yapış şeklinden hiç bahsetmedik. Benim gözlemlerim, işinde başarılı, alanına hakim her yöneticinin planlı bir şekilde çalıştığını gösteriyor. Lisedeyken bir hocamız tahtaya Fransızca bir cümle yazıp bir sonraki hafta bunun ne demek olduğunu açıklayan öğrenciye bir üst not için kanaat notu kullanacağını söylemişti. Ertesi hafta geldiğinde tahtada yazan cümlenin “not alarak çalışın” olduğunu öğrendiğimizde “bu muymuş yani” demiştik. Aslında hem okulda hem de işte not almak ve alınan notları planlı bir şekilde değerlendirip uygulamak çok önemli. Günümüz iş dünyasında birçok toplantıya giriyoruz, bunların bir kısmı bilgilendirmeden öteye gitmezken bir kısmı ise hararetli tartışmaların yaşandığı ve fikirlerin adeta çatıştığı toplantılar oluyor. Bu toplantılarda pek çok kişinin önünde not defteri mevcut oluyor ancak bu deftere ismini yazmak ya da imza atmak yerine toplantı gündemine dair önemli notlar alanlar hep günün sonunda da farkı yaratan kişiler oluyor. Tabii ki not almak sizi tek başına bir yere taşımaz, burada asıl vurgulamak istediğim planlı bir şekilde hareket etmeniz. “Ferrarisini Satan Bilge” ve “Ünvansız Lider” kitaplarının yazarı Robin Sharma’yı severek okuyorum. Kendisinin ofiste mesaiye başlamayla ilgili güzel bir önerisi var. Çoğumuzun güne bilgisayarımızı açıp, mailleri ve iş telefonumuzdaki mesajları kontrol edip bunlardan önemlilere cevap vererek başladığımızı söylüyor. İşte bunu yaparken de o günü planlamayı es geçtiğimizin altını çiziyor. Bunun yerine işe gittiğimizde ilk işimizin akşam eve giderken o gün nelerin bitirmiş olması gerektiğini planlamak olduğunu belirtiyor. Bunun için de öncelikle günlük olarak yapılması gerekenleri yazmamızı, sonrasında da belirli aralıklarla o hafta, ay ve yıl içerisinde tamamlamamız gereken sorumluluklar için ajandamızı şekillendirmemizi tavsiye ediyor. Ben de bu sistemi uygulayarak gün içerisindeki iniş-çıkışlardan etkilenmeden o gün yapmam gerekenleri basit bir şekilde izleyebiliyorum ve gün sonunda eve giderken neleri bitirdiğimi ve varsa ertesi güne sarkan işlerimi takip edebiliyorum. Notlarınızı çağın gerekliliklerine göre farklı yazılımlarda takip edebileceğiniz gibi klasik ajandalarda da izleyebilirsiniz, önemli olan sizin kendinizi rahat hissetmeniz ve yapacaklarınızın listesini eksiksiz not almanız.

Etkin bir network sahibi ol

Sabancı Üniversitesi’nde yönetim bilimleri (MBA) alanında yüksek lisansımı yaparken çarşamba günleri iş dünyasından tepe yöneticiler okulumuzda workshoplara katılırlardı. Bu workshopların birinde ülkemizde de faaliyet gösteren çok uluslu büyük bankalardan birinin yöneticisi, “iş dünyasında herşey çalışmakla olmaz, bazen kimi tanıdığınız da sizin başarılı işler ortaya çıkarmanızı sağlar” demişti. Konuyu pekiştirmek için verdiği örneklerde davetlere mutlaka katıldığını, her defasında özellikle farklı insanlarla tanışmaya özen gösterdiğini, kartvizit değiştirmenin çok önemli olduğunu ve her gün mutlaka telefon rehberini gezip bir süredir aramadığı birini arayarak network’ünü canlı tuttuğunu ve sarfettiği bu eforun hep karşılığını aldığı anlatmıştı. İşte ilk o zaman bu havalı “networking” kavramı ile tanışmıştım. Sonrasında çalıştığım şirketlerde de geniş bir network’e sahip olan her seviyeden çalışanın bir yerlere gelirken bazı engelleri daha kolay aşabildiğini gözlemledim. Bu sebeple, sadece çalıştığınız departmanda değil de diğer departmanlarda da arkadaşlarınız olsun. Sırf çıkar için de bunu yapmayın. Büyük resmi görmek ve şirketinizin operasyonlarını anlamanız için de bu size avantaj sağlar. Farklı departmandaki arkadaşınıza bir gün sizin işiniz düştüğünde bir şey rica edecekken bu size konfor alanı yaratır. Yine şirket dışında da network’ünüzün geniş olması müşteri ve tedarikçilerle ilişkilerinizde yeri geldiğinde rüzgarın sizin lehinize dönmesini, sektörde olup bitenleri de takip etmenizi sağlayacaktır. Tabii ki network’ün geniş olması kadar canlı tutulması yani bağlantılarla sıcak ilişkilerin devam ettirilmesi de önemli. Harvard Business Review’in günlük olarak yayınladığı ve gönderdiği ipuçlarında bu konuda faydalı bir öneri paylaşılmıştı: Her gün öğle yemeğini farklı biriyle yiyin. Kesinlikle öğle araları, kahve-sigara molaları, şirketin sosyal aktiviteleri network’ünüzü genişletmek, yeni bir çevre edinmek için eşsiz fırsatlardır. Bunları etkin bir şekilde değerlendirin.

Yan masanda olan bitenden haberin olsun

Network’ün öneminden bahsederken diğer departmanlardaki insanlar ile kuracağınız ilişkinin şirketinizin operasyonlarını anlamak için size fayda sağlayacağını belirtmiştim. Bu konu özellikle büyük ve çok uluslu firmaların personellerine getirdiği uzmanlaştırma kültürü sebebiyle çalışanın kendi alanına derinlemesine yoğunlaşmasından ötürü etrafında neler olup bittiğini kaçırması ihtimalini düşündüğümüzde çok daha önemli bir hal alıyor. Siz size verilen sorumluluk kapsamında işinize çok hakim olabilirsiniz, ancak günümüzün dinamik iş dünyasında bu kariyer hedeflerinize ulaşmak için yeterli olmaz. Bunu illa ki çevrenizde olup bitenleri anlayıp kendi işinizle bağlantılarını kavrayarak pekiştirmelisiniz. Özetle büyük resmi görebilmek için kafanızı kaldırın ve çevrenizi gözlemleyin. Sorumluluğunuzdaki masanın işlerine olan hakimiyetiniz sizin o masada kalmanızı sağlar, bir terfi ile amirinizin masasına ya da bir başka firmadaki amir pozisyonuna geçmeyi hedefliyorsanız mutlaka öncelikle kendi departmanınız olmak üzere diğer departmanlarda da neler olup bittiği konusunda bilgi ve fikir sahibi olmalısınız. Bununla beraber şirketinizin nasıl faaliyet gösterdiğini, operasyonun nasıl yönetildiğini, sizin sorumluluklarınızın bu operasyon içindeki önemini çok iyi kavramanız gerekir. Back-up sistemi ile çalışan organizasyonlarda bir çalışanın yokluğunda onun yerine aynı departman içerisinden biri bakar. Siz de bu back-up sistemine dahil olma konusunda istekli olursanız kendi masanız dışında bir masanın da genel olarak sorumluluklarını yerine getirebilir duruma gelirsiniz. Bu da sizin avantajınıza olacaktır. Özellikle yönetici pozisyonlarındaki kişileri gözlemlediğimde her masanın işlerini detaylı olarak bilmeseler de günün sonunda her masadaki faaliyetin operasyonu ya da finansal tabloları nasıl etkilediğini çok iyi biliyor olduklarını fark ettim. Eğer sizin de hedefleriniz tepedeki yönetici pozisyonlarıysa sorumluluklarınızı harika bir şekilde yerine getirirken ekip arkadaşlarınızın sorumluluklarını da anlayıp büyük resmi görmek için çaba sarf edin.

Profesyonellik dedikleri şey ketum olmayı gerektirir

İş hayatında bulunduğunuz pozisyon stratejik olsun ya da olmasın bir gün elinize şirketinizle, sektördeki rakip(ler)inizle, yeni çıkaracağınız ürünle, ekip arkadaşınızla ya da direk sizinle ilgili çok önemli bilgiler ulaşabilir. Bu bilgileri iyi analiz edip biriyle paylaşılabilir olup olmadığı konusunu gözden geçirmeden kesinlikle en samimi çalışma arkadaşınızla dahi paylaşmamalısınız. Bu aşamada yapacağınız yanlış bir tercih hem sizin adınıza bir hata olarak hanenize yazılır, hem de şirketinizin zarar görmesine ya da itibar kaybetmesine sebep olabilir. Yine Sabancı Üniversitesi’ndeki workshopların birinde Jan Nahum bizlere iş hayatına yönelik verdiği bir tavsiyede, yürütmekte olduğunuz bir projeyi finalize oluncaya kadar en yakın iş arkadaşınızla bile paylaşmayın diye öğütte bulunmuştu ve başından geçen benzer bir olayda kendisinin bitirme aşamasına getirdiği bir projeyi bir iş arkadaşıyla paylaştıktan hemen sonra o iş arkadaşının genel müdürden bu projenin hayata geçmesi için onay aldığında yaşadığı hayal kırıklığını paylaşmıştı. Yine benzer şekilde günümüzde sıklıkla kullandığımız sosyal medya araçlarında da (twitter, facebook, instagram, vb.) işimizle ilgili önem arz eden konuları paylaşmaktan sakınmalıyız. Bilginin hızlı bir şekilde ve dezenformasyona da uğrayabilecek bir biçimde bu kanallarda yayılması yine istenmeyen sonuçlara yol açabilir ve bu da hem bize hem de çalıştığımız kuruma zarar verir. Tabii ki duvarları olan ve iletişimi zor bir ekip arkadaşı olmadan iş arkadaşlarımızla samimi paylaşımlarda bulunup güçlü ilişkiler kuracağız. Ancak paylaşımlarımızda profesyonelliğin gerekliliklerini yerine getirip neyin paylaşılıp neyin saklanması gerektiğini tartıp ona göre hareket etmeliyiz.

Ya bir role-model’in ya da bir coach’un olsun

Ulaşmak istediğiniz kariyer hedefini belirlerken kendiniz için bir role-model belirleyip onun başarı öyküsünden esinlenerek kendi başarı hikayenizi yazabilirsiniz. Tabii ki tek bir role-model belirlemek durumunda değilsiniz, farklı özellikler için farklı liderleri örnek alıp dilediğiniz özelliklerini hayatınıza adapte edebilirsiniz. Bu noktada örnek alacağınız kişinin biyografisini okumak, yaşayan kişiler ile linkedin gibi farklı kaynaklardan iletişime geçmek, onlar üzerine yazılmış incelemeleri takip etmek size bakış açısı kazandıracaktır. Örneğin Steve Jobs’un biyografisini okuyuncaya kadar sunum tekniklerine yönelik birçok eğitim alsam da başarılı sunumlar yapmaktan uzak bir performansım vardı. Kitapta Jobs’un Powerpoint’ten sunum yapan bir kişinin anlattıklarına hakim olması için o slaytlar olmadan sunabilecek donanımda olması gerektiğini, bu sebeple kendisinin ofiste Powerpoint kullanmayı yasakladığını okudum. Ben de bundan etkilenip hazırladığım sunumlarda slaytlar hiç yokmuş gibi çalışmalarımı yapıp sunuma çıkmaya başladım. Gerçekten de bu sunum performansımı olumlu yönde etkiledi.

Pek tabii ki çalıştığınız şirkette koçluk/mentörlük sistemi varsa bunu da iş hayatınıza aktif bir şekilde adapte ederek koçunuzdan/mentörünüzden alacağınız tüyolarla iş yapış şeklinizi farklılaştırıp kendinizi ulaşmak istediğiniz seviyeye taşıyabilirsiniz. Hatta illa bu sistem şirketinizde aktif olarak kullanılmasa bile yukarıda bahsettiğim networking faaliyetleriniz kapsamında yöneticilik niteliklerini beğendiğiniz kişilerle iletişim kurup onlardan geribildirim ve öneriler toplayarak kendinizi geliştirebilirsiniz.

Heyecanı kaybetme, kaybediyorsan gerekli aksiyonu al

Her sabah masanıza oturduğunuzda o gün yapacaklarınız için duyduğunuz önem ve istek, işinize olan bağlılığınızın en güzel göstergesidir. Heyecan konusunda 7 yıllık gözlemlerime göre, heyecanını kaybetmiş insanlar ay sonunda maaşını alıp ailesini geçindirmek için çalışıyor olmaktan hayıflanırken, heyecanla işine bağlı olan çalışanlar ise sürekli işiyle ilgili geliştirilebilir alanları kovalayan, ek sorumluluk almak için çaba gösteren, kendini güncel tutan ve farklılaştırmaya çalışan bireyler olarak hem kendine hem de şirketine değer katıyorlar. Hal böyle olunca da sarf edilen bu eforu birileri mutlaka görüp takdir ediyor ve bu onlara performans zammı ya da terfi olarak geri dönüyor. Bu sebeple kişi kendi durumunu değerlendirip özeleştirisini yapmalı ve eğer mevcut durumda üstlendiği sorumluluklar için heyecan duymuyorsa bir aksiyon planını hayata geçirmelidir. Peki böyle bir durumda neler yapılabilir? Kişi ek sorumluluklar isteyerek “job enrichment” olarak nitelendirilen iş zenginleştirmesi yöntemiyle yeni sorumluluklar tecrübe edebilir. Yine amiriyle durumu paylaşıp rotasyon çerçevesinde bölüm içerisinde farklı bir pozisyon ile yola devam edip daha önce yapmadığı işleri yapıp hem yeni bir şeyler öğrenmenin, hem de yeni bir şeyler yapmanın heyecanını hayatına dahil edebilir. Çalışan eğer yeteneklerinin ve donanımlarının bulunduğu departman dışında da çalışmasına elverişli olduğunu düşünüyorsa, kendisine uygun bulduğu pozisyon için ilgili departman yöneticisi ve İK yönetici ile görüşüp talebini ileterek açılacak pozisyon için havuzda kendine yer edinebilir. Yine tüm bu saydıklarımla soruna çözüm bulamıyorsa iş değişikliği ile yeni bir firmada, yeni ekip arkadaşları ve yeni sorumluluklarla kariyerine devam edebilir. Organizasyon kültürü dersinde öğretilen verilere göre çalışanların düşük performans ve düşük iş tatmini yaşamalarının sebeplerinden biride içinde bulundukları organizasyonun kültürüne tam olarak adapte olamamalarıdır. Bu sorunu aşan çalışanların performanslarında yükseliş ve buna bağlı olarak yaptıkları işten tatmin olma seviyelerinde artış gözlemlenmiştir.

Özgün liderliğini keşfet

Öncelikle bu bölüme kadar olan bölümleri büyük ölçüde ilk yedi yıllık tecrübemle yazdığımı, bu bölümü ise sekizinci yılımdaki tecrübemle kaleme aldığımı belirtmek isterim. Gelelim bu sene eklediğimiz özgün liderlik konusuna. Harvard Business Review’in Liderlik üzerine yazılmış bilimsel makaleleri bir araya getirdiği kitabındaki Özgün Liderliğinizi Keşfetmek adlı makale kitaptaki en çok ilgimi çeken çalışma oldu. Makalede liderlik konusunda çalışan bilim insanlarının büyük liderlerin tanımlayıcı tarzlarını, niteliklerini veya kişilik özelliklerini belirlemek çabasıyla binden fazla çalışma yürüttüğü ancak bu çalışmalardan hiçbirinin ideal liderin net bir profilini çıkaramadığı belirtilmiş. Eğer bilimciler seri üretilmiş bir liderlik tarzı tarzı ortaya koymuş olsaydı, insanlar sonsuza kadar onu taklit etmeye çalışacaklardı. Neticesinde insan değil, oyun karakteri haline gelirlerdi, böylelikle de başkaları anında içlerini okurdu.

Yukarıdaki altıncı maddede belirttiğim gibi (ya bir role-modelin ya da bir coach’un olsun) başkalarının deneyimlerinden öğrenebilirsiniz, ama onlar gibi olmaya çalıştığınızda başarılı olmanız imkansızdır. İnsanlar özgün ve sahici olduğunuzda size güvenir, başka birinin kopyası olduğunuzda değil. Lider olmanız için yine yukarıdaki ilk maddede belirttiğim gibi (önce sorumluluğunu yerine getir) kuruluşunuzun tepesinde olmanız gerekmez. Özgün bir lider olmak için de bir liderin belirli nitelikleri veya kişisel özellikleriyle doğmak zorunda değilsiniz. Önemli olan potansiyelinizi keşfetmek. Young & Rubicam’ın CEO’su Ann Fudge’un bu konudaki söylemi ilham verici: “İster iş ister devlet hayatında ya da kar amacı gütmeyen bir gönüllü olarak olsun, hepimizin içinde liderlik kıvılcımı vardır. Karşımızdakine meydan okuma, liderlik yeteneklerimizi başkalarına hizmet etmek için nerede kullanacağımızı keşfetmemize yetecek kadar kendimizi iyi anlamaktır.” Deneyimlerinden özfarkındalık geliştirebilen birisi kendi değer ve ilkelerini gerçekleştirerek bu farkındalığa uygun olarak hareket eder. Dış ödül ve takdirler için duyduğu arzu kadar bu iç değerler tarafından da harekete geçirilmek için motivasyonunu dengelemeye özen gösterir.

Sekiz yıllık tecrübemle, çok uluslu firmalar başta olmak üzere, çalışanların kariyerlerini yönetirken dikkat etmesi gereken hususları yukarıda özetlemeye çalıştım. Bakalım geçen zaman bu deneyim ve gözlemlerimde ne gibi değişikliklere yol açacak. Kariyer basamaklarını çıkıp kıdem aldıkça listeden neleri çıkarıp, neleri ekleyeceğim bunu zaman gösterecek. Tabi ki herkesin doğruları kendine göre değişir ama yine de yazdıklarım aklınızın bir köşesinde bulunsun derim.

Google adsense

Analytics