12 Aralık 2008 Cuma

En Büyük Asker & Dost

5 ay 5 gün… Nasıl başlasam bilemiyorum, ilk defa senden bu kadar süre ayrı kalıcam kanka… Sensiz gececek olan 155 gün…Ama yok ya, sen ayın 1’inden itibaren asker sayılıyorsun, o halde 150’den bile az gün kalıyor sensiz. Bardağın dolu tarafını görmek bu olsa gerek…


Hani Yılmaz Erdoğan’ın bir sözü var ya, aynı öyle bir durumdayım: “Sen gittin ya şimdi her şey sana benzeyecek…” Her anı senle paylaşmaya çok alışmıştım kanka, yarın yola çıkmanla birlikte ilk defa senden 1 ay boyunca haber alamayacağım gerçeği içimi burkuyor şimdiden. Ben Beşiktaş’ın golünden sonra kimi arayıp “Nasıl goldü be!” diycem, işle ilgili canımı sıkan bişi olduğunda kim senin gibi beni bir anda kahkahalara boğacak… Of off…


Neyse biz önümüzdeki maçlara bakalım, sen bi git gel de sağsalim, seninle daha çok şeyler paylaşıcaz dostum, çok hem de çook…


Unutma ki sen ve Serkan bana babamdan yadigarsınız… Biliyorum ki beraber her şeyin üzerinden geliriz. Askerlik mi, aman, bi kaç beden eğitimi hareketi değil mi ki… Halledersin dostum!


Havalar ısınsın da Ankara’ya geleceğim uğruna, bilen bilir, pek az etmem Ankara’yı ama senin için çiğ tavuk bile yerim (iddialı açıklamalar-reklam kokan hareketler).
Ya ne alakaysa şimdi senin bize yemeğe geldiğin akşam kurduğun “bağ ortamı güzel olur” sözün aklıma geldi, umarım askerlikteki ortamda güzel olur ama bilirsin ben kıskanç adamım, oralarda arkadaşlık kur ama başıma yeni dostlar getirme :)


Şaka maka sonunda duygusal bir sonuç paragrafı yazmamak için elimden geleni yaptım. Ee artık finish çizgisini göreyim. Kankacım bir an önce sağ salim gidip gelmen dileğiyle. AEO (Allaha emanet ol – özellikle açıklama getiriyorum çünkü Serkan’ın ilk bu kısaltmayı kullandığı mesajdan sonra uzun bir süre kısaltmayı çözememiş, sonra aramıştım)


Finally, I want to emphasize that I will miss you so much my dear friend…


Best Regards...


PS1: İngilizce yazmam görgüsüzlüğümden değil duygularımı daha rahat ifade etmemdendir.
PS2: Ofiste olduğum için PC'deki en uygun fotoğraf olarak aşağıdaki fotoyu seçtim ;)

16 Kasım 2008 Pazar

Issız Adam ve Bende Bıraktıkları



Herkesin dilinde şu sıralar Issız Adam var. Ben de 15 Kasım'da Bursa Carrefour'da izledim. Çok beğendim ve çok etkilendim. Filmden çıktığımdan beri Amerikan filmleri içerisinde kala kala kendi özümüzde ne kadar güzel yapıtların olduğunu/olabileceğini unutmuşuz diyip duruyorum. Film 10 numaraydı bence, konu ilgi çekici, müzikler şahane... Yemekler de perde arkasından bir o kadar başarılı gözüküyordu.

Bursa'dan dönerken filme ait son derece güzel anılarla döndüm...

İlişki biter ama aşk kalır. Ya da ilişki de biter, aşk da... Geriye nefret kalır. Aşkın karşıtı nefret değil, kayıtsızlıktır. Aşıklar ayrılsalar bile birbirlerine kayıtsız kalamazlar. Issız Adam'ın finali bu çoğu zaman kaçtığımız, görmezden gelmek istediğimiz, bastırdığımız " bilgi "yle yüzleştiriyor bizi...

Issız Adam'ı seyrederken aklıma hep Fransızların o lafı geldi: "Aşk olağanüstü bir şeydir; siz bile kendinizi sevemiyorken, bir başkası sizi sever."

Aşk ihtiyaç duymasa da cinselliği sever. Ama cinselliğin aşkı sevdiği kuşkuludur. Bu popüler kültürün yalanıdır.

Trajik çember... Bir kez ipin ucu kaçmaya görsün; gelişen şefkat cinselliği; derinleşen cinsellik aşkı öldürür.

9 Kasım 2008 Pazar

Nostalji Zamanı

Uzun zamandır Beşiktaş'ım ile ilgili nostalji yapmamıştım. Bugün Sahilevleri'nde güzel bir kahvaltı sonrası kafamı boşalttıktan sonra evde SPK çalışmaya başlamadan önce Lig TV'nin sitesindeki BJK videolarını gezerken bu videoya rastladım. 100. yıldaki efsane kadromuzdan "psikopat" Ali Eren'in videosunu bulmak beni heyecanlandırdı. Hem de İstanbul yıllarımdan hatıra bir mekanı işletiyor olması hoşuma gitti. Arşivimde bulunsun istedim ve bloguma koydum. Tadını çıkaralım...

17 Eylül 2008 Çarşamba

Kahramanım Sergen

Çok kral adam bu Sergen yaa, benim ortaokul yıllarından kahramanım, okul sıralarına ve defterlerime adını yazmaktan sıkılmadığım klas futbolcu Sergen Yalçın. O'nun, gençlik yıllarından nasıl sıradışı bir insan olduğu belliymiş. Bu video da bunun en güzel ve bir o kadar da komik kanıtı... Tadını çıkarın...

4 Temmuz 2008 Cuma

Babam - Arif Yorulmaz


Geçtiğimiz günlerde Şeker Piliç'in düzenlemiş olduğu Babalar Günü ile ilgili kompozisyon yarışmasına katıldım ve yazım ilk 10'a girdi. Babama olan vefa borcumun çok çok az bir kısmını bu şekilde ödediğimi düşünüyorum.


Bu arada kompozisyonumu ödüllendiren Şeker Piliç'e teşekkür eder, gönderdikleri tavukların da oldukça hayırlı bir işe vesile olduğunu belirtmek isterim.


BABAM

Bundan tam 10 sene önce, bir Pazartesi günü annemle birlikte evde otururken telefonun acı acı çalmasıyla birlikte irkildik. Hattın ucundaki kişi babamın ufak bir trafik kazası geçirdiğini ve acilen 80 kilometre ötedeki Aliağa’ya gelmemizi istedi. On beş yaşındaki bir ergen olarak bu olay benim adeta kanımı dondurmuştu. Annem hemen alt komşumuza rica etti ve komşumuzun arabasıyla Aliağa’ya gittik. Hastaneye vardığımızda acı haberi aldık. Babam katıldığı bir ihale sonrası kalp krizi geçirmiş ve hemşire hanım bizim sakin olmamız için olayı bize ufak bir trafik kazası gibi yansıtmıştı. Durumu öğrenince anneme sarılıp güçlü olduğumu hissettirmek ve gözyaşlarıma engel olmak için elimden geleni yaptım. O andan itibaren babama layık bir evlat olduğumu kanıtlama zamanı gelmişti benim için… Babamla yaşadığım 15 senenin tadı damağımda kaldı ve O’ndan erken ve zamansız ayrılmak içimde birçok uhde bıraktı. Fakat yaşadıklarımız, paylaştıklarımız da benim yanıma kar kaldı. İleride çocuk sahibi olduğumda, torununa kendisinden övgüyle bahsederken anlatacağım unutulmaz hatıralarla O’nun anısını en güzel şekilde yaşatmaya çalışacağım.

Geriye dönüp baktığımda hayatımda babamın damgasını vurduğu öyle anlamlı kesitler var ki bunları kendimle baş başa kaldığım zamanlarda aklıma getirmek bile bana huzur veriyor. Hiç unutmam ilkokul 1. Sınıftayken daha öğretmenimiz çarpım tablosunu bize göstermeden babam bana defterimin arkasındaki çarpım tablosunun büyütülmüş bir fotokopisini çektirmişti. “Eğer benim gibi olmak istiyorsan matematikle aranın iyi olması lazım, sana 2 gün müsade, sürenin sonunda sana kerrat cetvelinden soru soracağım” demişti. O dönem için en büyük tutkum olan Commodore 64’ümü bir kenara bırakıp, ilk kez hayatımda sıkı bir çalışmaya girişmiştim. Babam asker olduğu için sert bir mizacı vardı, her ne kadar bana kızmasa da, ordu evindeki askerlere nasıl bağırdığını gördüğüm için, O’nu kızdırmamak için gereken özeni gösterirdim. O iki gün geçti ve babam akşam yemeğinden sonra TRT1’deki haberleri annemin hazırladığı kahve eşliğinde izlerken beni çağırdı. Sözlü zamanı gelmişti… Karşısında heyecanımı gizleyemediğim, adeta dizlerimin birbirine çarptığı bir andı. Her ne kadar gündüz annemle defalarca kez tekrar edip çalışmış olsam da babamın karşısında bu çok ayrı bir heyecandı. O sevgisini mesafeli bir şekilde göstererek adeta biz aile bireyleriyle ordudaki gibi düzeyli bir ilişki kuruyordu. Yanlış yapmam ya da doğruyu hatırlayamam durumunda ne gibi bir tepki vereceğini tahmin bile edemeden salona geçtim ve karşısında, adeta tahtada sözlüye kalkan bir öğrenci gibi yerimi aldım. Sırayla sormaya başladı, ben titrek sesimle cevapları doğru bir şekilde verdikçe, kendisinin yüzündeki gülümsemeyi görmek kendime olan güvenimi yerine getirdi. Nihayet sorduğu bütün çarpma işlemlerini doğru cevapladım, beni kucağına aldı ve kulağıma “Aslan oğlum, seni çok seviyorum” dedi. O an için o sarılmanın ve sözleri işitmenin bana verdiği mutluluk gerçekten tarifi imkansız bir histi. Futbol belki her erkeğin hayatındaki en büyük tutkusudur. Çocukluğumdan beri iyi top oynayamasam da futbolu hep takip ettim. Babam benim gibi değildi. Genelde babalar oğullarının tuttuğu takımda söz sahibi iken, biz de tam tersi olmuştu ve ben koyu bir Beşiktaş taraftarı olduğum için babam da benim tuttuğum takımı destekliyordu. Orta okula geçtiğim 90lı yılların ikinci yarısında, Beşiktaş Karşıyaka ile maçı olduğu için İzmir'e gelecekti. Fikstürden haftalar önce tarihine bakıp, gitmeyi hayal etmeye başlamıştım. Maça iki hafta kala konuyu babama açtım. Hayatımda ilk kez bir maça gidecektim. Babam seve seve gidebileceğimizi söyledi. Adeta dünyalar benim olmuştu. Haberi aldıktan sonra okuldaki havamı görmeniz lazımdı. Gideceğimi herkese ballandıra ballandıra anlatıyordum.

Ancak her şey her zaman planlandığı gibi gitmiyor. Maçın oynanacağı Pazar gününden 2 gün önce annem, yokuşta ayağının kayması sonucu düştü ve ayağını kırdı. İnanın haberi aldığım an yaşadığım üzüntümün hemen ardından maça gidemeyeceğimiz gerçeği yüzüme tokat gibi vurdu. Böyle bir durumda evde maç konusunu açamazdım bile. Babam evde sürekli annemle ilgileniyordu. Gelen giden pek çok kişi olduğu için de evden ayrılması olası değildi. Ben de onsuz gidemeyeceğim için hayallerimin suya düşmüştü. Maçtan önceki Cumartesi gecesi odamdaki telefondan sınıf arkadaşımla konuşurken konuyu ona açtım. Üzüntüm sebebiyle yüzümden yaşlar gelmeye başlamıştı. O anda babam aniden içeri gelip akşam yemeğinin hazır olduğunu söyledi. Ağladığımı fark etmişti. Yüzüme dikkatlice baktı ve kapıyı kapattı. Bunun üzerine telefonu kapatıp, yemeğe geçtik. Babam yemekte hiçbir şey sormadı. Yemekten sonra annem odasına çekildi, biz de babamla beraber mutfağı toparlamaya koyulduk. Mutfağın kapısını kapatıp, "hayırdır bir kız mevzusu mu var?" diye sordu. "Hayır" dedim başımı öne eğerek. "Hadi utanma anlat, herkes bu yollardan geçti" dedi. Konuyu hiç dallandırıp budaklandırmadan, ağzımdaki baklayı çıkardım: "Baba ne kızı ya, maça gidemeyeceğiz!". O an babam, yaşadığı unutkanlıkla birlikte, "Maç ne zaman ki?" diye sordu. Söylediğim gibi futbolla pek bir alakası yoktu. "Yarın akşam…" dedim. Önce bir süre susup, bulaşıkları durulamaya devam etti, sonra da belirsiz durumlarda kullandığı "Allah Kerim" sözü ile işini sürdürdü. Ben de o biraz daha annemle ilgilenip erkenden yatmayı tercih ettim.

Ertesi gün gazete manşetlerini okudukça içim içimi yiyordu. Yeni Asır gazetesi, futbolcularla Efes Otel'inde yapılmış röportajları yayınlamıştı. "Kaçan balık büyük olur" deyimi yine geçerliydi. Ders çalışmak için odama çekildiğimde kesinlikle konsantre olamıyordum. Odamda walkman ile müzik dinlerken kapı çaldı. Pazar günü bile geçmiş olsun için misafir geliyor diye söylenmeye başlamıştım. Derken içerideki seslere kulak verdiğimde gelenlerin yabancı olmadığı, teyzemlerin olduğunu anladım. Koşarak onların yanına gittim. Babam onlarla ilgilenirken beni görünce, "Hadi bakalım, hemen giy formanı çıkıyoruz" dedi. Meğer babam sabah ben uyurken teyzemleri aramış, üzüntümü anlatmış, onlar da "biricik" yeğenleri
üzülmesin diye Salihli'den kalkıp gelmişlerdi. Formamı giyip babama öyle bir sarılmıştım ki, hayatımda ilk kez futbolcuların golden sonra nasıl bir duyguyla birbirilerine sarıldığını çok daha iyi anlıyordum.

O gece benim için keyifli bir futbol akşamından öte, babamın bana yapmış olduğu müthiş incelik sayesinde çok mutlu olduğum bir gün olarak aklıma kazındı. O'nu kaybettikten sonra bile Atatürk Stadı'nın önünden geçerken hep o günü hatırlayıp babamı yad ederim.

Her insan için babasının yeri ve önemi çok farklıdır. Geriye dönüp baktığımda çevremde ve kendi ailemde babalar günü biraz anneler gününün hâkimiyeti altında biraz geri planda kaldı. Ancak babalarımızın değerini bilmeli ve bunu onlara en yoğun şekilde hissettirmeliyiz. Babamın sene devriyelerinde mezarında O'nu ziyaret ettiğimde hem yaşadıklarımızla kendimi avutup, yaşayamayıp, ıskaladıklarımız için üzülüyorum. Ama tıpkı O'nun mezar taşına da yazdırdığım gibi "O'nu Unutmak Mümkün Değil". Bu vesileyle herkese babasına en azından yılda bir gün sarılmasını ve kendisi için yaptıklarına müteşekkir olduğunu gözlerinin içine bakarak söylemesini öneriyorum. Kesinlikle pişman olmayacaksınız çünkü O bunu hak ediyor.

Google adsense

Analytics