cittaslow etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cittaslow etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2018 Perşembe

Yavaşla

Kemal Sayar'ın Yavaşla adlı kitabı düşük beklentiyle elime alıp kendime güzel dersler ya da bir başka deyişle notlar çıkardığım bir kitap olarak geride kaldı.

Çok hızlı giderseniz içinizde olup bitenleri özümseyecek ve onu kendi duyarlılığınızın bir parçası kılacak kadar vaktiniz olmaz. Güzellik ancak onu durup temaşa edecek zamanınız varsa size bir şey söyler. Günümüzde görmenin yerini bakmak, hatta bakmanın yerini göz atmak alıyor. Şeyler, ancak iki göz atış arasındaki süre boyunca ilgimizi çekebiliyor.

İnsan özne olduğu duygusuna ancak zamanın içinde yaşayarak, geçmişten bugüne hareket ederek ulaşır.

Bir genç ancak konuşmak ve kendini ifade edebilmekle sağlıklı bir benlik duygusu geliştirir. Bir ebeveynin çocuğu ile hemdem olabilmesi, kafası dağılmadan, sıkıntısız bir biçimde onu dikkatinin odağına oturtabilmesiyle mümkündür.

Aşırı çalışma ve her an küçülme tehdidi stres yaratır. Ve nihayet buradan benmerkezli bir popüler kültür üretilir, artık iyiliğin adap ve erkânı değil, yükselme arzusunun zalimliği iş başındadır.

Yaşama zamanının yokluğunda, kayıp zamanı, yani çalışmanın ziyan ettiği hayatı telafi eden tek şey paradır. Oturduğumuz evler, sürdüğümüz konforlu arabalar, gidebildiğimiz lokanta ve eğlence mekânları, aldığımız ıvır zıvır, çalışma köleliğimizi meşrulaştırır. Ama ya onlar da ruhumuzdaki sızıyı dindirmiyorsa? Ya bunlara sahip olmak için ortaya sürdüğümüz pey, yani ömrümüz, bizim için daha kıymetliyse? Hayat geri gelmiyor. İnsan, ruhunu özgürleştirmeyen, kendisine bir ifade imkânı sunmayan, kendisini gerçekleştiremediği işlerle tatmin bulmuyor. Ruh istiyor ki kendi hikâyelerini anlatabilsin. Hikâyeleri başka insanlara çarpsın, onlarda çoğalsın, kendisine geri dönsün. Çağdaş iş yaşamı ve şirket köleliği ise disipline dayalı. Göreceğiniz düşlerin bile birbirine benzediği, kılık kıyafet, jest ve mimik, şaka ve konuşmaların birörnekleştiği bir disiplin düzeni öngörüyor.

Yapmak için ayrılan zaman, olmak için ayrılması gereken zamanı yer bitirir.

Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız. Anlaşmak için zaman gerekir, zaman ve mekân. Konuşmanın yanında susmak da gerekir, birbirinin söylediğine dikkat kesilebilmek, kalbini dostunun kalbine yaklaştırmak gerekir.

Zamanın para demek olduğu bir çağda dinlemeye ve düşünmeye ayrılan vakit giderek azalıyor. Yüz yüze konuşmanın gerektirdiği duraklamalar, düşüncenin ufak molalarla derlenip toparlanma ihtiyacı, fazlasıyla sıkıcı ve yavaş bulunuyor. Böylece diyaloğun yerini veriler, yorumun yerini power point sunumları alıyor.

'İçime çektiğim hava değil gökyüzüdür’ diyebilenler, eve mutlu dönüyor.

Feuerbach’ın söylediği gibi ‘biz yediklerimiziz’. İnsanların hızlı beslenmeyle uğradığı felaketlerden kurtulma fikriyle yola çıkan ‘yavaş besin’ hareketi dünya üzerinde yaygınlaşıyor. Genetik değiştirmeye karşı çıkan, organik tarımı önceleyen, biyolojik çeşitliliğe prim veren bu hareket; küçük, yerel ve telaşsız olana yaptığı vurguyla global kapitalizme muhalefet ediyor. Yiyeceklerimizi hakkını vererek, daha metafizik bir bakış açısıyla konuşacak olursak ‘şükrünü eda ederek’, onlarla ve o masanın etrafında bulunan dostlarımızla konuşarak tüketmek, bizi daha insan kılar.

“Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde” diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, “kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.”

Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar. Hız hayatı eksiltir.

“İnsan zamanı ölçer, zaman da insanı” diyor bir İtalyan atasözü.

"Kadere karşı sigortalanmak.” Karen Blixen, Avrupalının arzusunu böyle betimliyordu. Oysa Afrikalı onu doğallıkla kabulleniyor, buyur ediyordu. “Ölebilenler, özgürce yaşar” diye eklemişti yazar.

Kellesini ipten zar zor kurtarmış adamın zalimliğinden kork.

Yaşadığımız zaman diliminde çocuklarımıza yapabileceğimiz iyiliklerden birisi, onları televizyon veya bilgisayarın değil gerçek hayatın sesiyle buluşturmaktır. Onlarla hayatı gezebilir, insanları ve sokakları tanıyabilirsiniz. Biraz tuhaf görünmek pahasına da olsa şunu öneriyorum: Onlarla akıl hastanelerini, huzurevlerini, yetiştirme yurtlarını, mülksüzlerin yaşadığı sokakları, camileri, havraları ve kiliseleri gezin. Birlikte çarşıları, pazarları, aktarları dolaşın. Gerçek hayatın nasıl bir şey olduğunu ve ıstırabın gerçek bir insana değdiğinde ne yapabileceğini onlara gösterin. Gerçek hayatın nerelerde soluk alıp verdiğini, insanların nelere gülüp nelere üzüldüğünü, gerçek hayatın seslerinin neye benzediğini onlara öğretin.

İnsan, fark edilmek ister. Oysa giderek aynılaşan ve anonimleşen bir dünyada, fark edilmek zorlaşmıştır.

Daha çok kazanıp daha çok harcıyor, fakat diğer insanlarla daha az zaman geçiriyoruz. Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Yakın ilişkilerin oluşması zaman ve emek ister. Oysa zaman, mutlak biçimde sınırlı bir kaynaktır. Teknoloji zaman kazandıran icatlar yapadursun, zamanla ilgili sınırlılıklarımız giderek artıyor. Modern uygarlık, ‘eşyadan yana zengin, zamandan yana yoksul’ bireyler üretiyor.

Maddi ve sosyal şartlarımız geliştikçe kendimizi kıyasladığımız standartlar yükselir. Haz duygusunun referans noktası arttıkça, beklenti ve hayallerimizin çıtası yukarı çıkar. Seçeneklerin artması, kaçınılmaz biçimde beklentilerin de artmasına neden olur.

Hayatı sadeleştirmek gerekiyor, basit yaşayan insanlar, kanaat edebilenler, ele geçirmeyi reddedenler, kendilerini sınırlandırabilenler bir adım önde yürüyor. Onlar, nadide sarı laleler gibi, ışıltılarıyla dünyayı güzelleştiriyor.

Varsayalım ki, iki hayalî dünyadan birisi arasında bir seçim yapmanız isteniyor: İlkinde yılda 50 bin dolar kazanıyorsunuz oysa diğer insanlar 25 bin dolar kazanıyor. İkincisinde yılda 100 bin dolar kazanıyorsunuz, oysa diğer insanlar yılda 250 bin dolar kazanıyor. Hangisini seçerdiniz? Bu soru, bir grup Harvard öğrencisine sorulmuş ve ezici çoğunluk ilk seçeneği işaretlemiş. Kendi durumları diğer insanlara göre daha iyi olduğu sürece, daha az kazanmaya razı olmuşlar. Başka bazı çalışmalar da aynı sonuca ulaşmış. İnsanlar, başkalarına göre kendilerini daha üstün konumda hissettikleri sürece, gelirlerindeki düşmeyi çok önemsemiyorlar. İnsanın gelirinden memnun olup olmaması, belirli bir normla yaptığı mukayeseyle ilgili. Bu norm da iki şeye bağlı; ‘diğer insanlar ne kadar kazanıyor’ ve ‘ben ne kadar kazanmaya alışkınım’. İlki sosyal mukayeseyle ilgili, ikincisi de süregiden duruma alışmayla.

Mutluluğu sürdürmek için elinizde olanı tutmak ve onun üzerine bir şeyler eklemek istersiniz. İnsan maddi şeylere çabuk alışır ve onların verdiği tatminle çabuk doyar. Reklamcılar da zaten buradan ekmek yer. Bu iptilayı yeni harcamalarla beslememizi isterler. İhtiyacımız olmadığı halde yeni cep telefonları, yeni giysiler, yeni arabalar alırız. O halde gerçekten ihtiyaç duymadığımız şeyleri satın almamamız ve zamanımızı dostluk, anne babalık, dayanışma gibi solmayan, kaybolmayan, alışıp bıkmayacağımız değerlere ayırmamız gerekir.

Mutluluk kendimize hedefler tayin edebilmemizle ilgilidir. Kolay ulaşılır hedefler bizi çabuk sıkar. Zor hedefler, hayal kırıklığı yaratabilir. İnsanın hedeflerini yaşadığı gerçeklerden hareket ederek tayin etmesi gerekir. Ulaşılması güç hedefler koyarak bu uğurda fazla yorulmak, bilinen depresyon nedenlerinden birisidir. İç sıkıntısı, bugün Batı toplumlarını içten içe kemiren bir illet. İnsanlar yeni şeyler peşinde koşmak yerine konforu seçiyor, iş dışında aktif olarak ilgilenecekleri uğraşlar bulmakta zorlanıyor. Bizim toplumuzdaki ezici çoğunluk gibi, hayatta kalmak için canlarını dişlerine takıp çaba harcamaları gerekmiyor. Bu da onları amaçsız, tüketim kölesi, televizyon bağımlısı, sıkıntılı insanlar haline getiriyor. Hepimizin, bizi zaman duygusundan kurtaran, adeta zamanın dışına çıkaran, yaptığımız işe gömüldüğümüz, ‘akış’ anlarına ihtiyacımız var. O halde işin dışında da, uğruna uçurtmalar uçurduğunuz ideal, uğraşı ve hedefleriniz olsun.

“Kaderini sev” demişti Nietzsche, “kaderini sev ki o senin hayatındır.”

“Hayat” diyordu Kierkegaard, “geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır.”

Tuhaf şeydir, işlerimiz bize bir kimlik verir ama annelik veya babalık vermez.

Günümüz toplumu, artık kişinin güç konumunu daha çok hiyerarşik organizasyonlardaki yerine göre değerlendirmektedir. Kişi toplum içinde ne kadar yüksek bir mevkie sahipse o kadar varlıklı demektir ve varlık eskiden üstün erkek özelliği sayılan fiziksel kuvveti kolaylıkla satın alabilmektedir.

Yetişkinlerle yapılmış iyi bir konuşma çocuğun beynini uyarır, zaten akışkan ve dinamik bir yapı olan beyin böyle bir konuşmayla değişir, sinir hücreleri yeni dallanmalarla genişler. İyi ve güzel bir konuşma çocuk beyninin besinidir.

“Görme zafer kazanır; çünkü faydalıdır” diye yazmıştı Jacques Ellul olağanüstü güzellikteki kitabı Sözün Düşüşü’nde. “Görme bizi düşünme ve hatırlama derdinden kurtarır.” Hız unutturur. İmge bombardımanı bizi hatırlamak derdinden kurtarır. Ekran bizi seyirci kılar, seyirci eylemin peşinde koşan kişi değildir, ‘seyirciye dönüşen varlığımız herhangi bir eylemde bulunma imkânımızı felce uğratır’.

İşlerimiz sayesinde kendimizi önemli hissederiz. Kendimize daha fazla önem verme ihtiyacı duyduğumuzda işlerimizi abartırız.

“Aşk” demişti Hannah Arendt, “ortalıkta gösterildiği an, solmaya ve ölmeye yüz tutar.”

Günümüzde sessizlik hor görülür. Konuşan insanın sağlıklı olduğu önermesi alttan alta desteklenir. Oysa kedere sessizce de katlanabilir insan. Hayatın keder ve sevinçleriyle bizi usul usul büyütmesine izin vermek gerekir.

Mitolojiler pek çok kültürde ortak bir hikâye anlatır: Ebeveynleri tarafından terk edilen özel çocuk, vahşi doğada veya koruyucu anne baba elinde büyür, pek de merhamet ve şefkat görmez. Zaman ve şartlara acımasızca maruz kalır. Fakat bu maruz kalıştır ki onu yeni ve daha güçlü bir insan kılar. Hayata maruz kalmak, hepimiz için bir tehdit ve bir fırsattır. Çok incinebilir olduğumuzu hissettiğimiz anlar, aynı zamanda hayatta yeni bir role geçebileceğimiz fırsat anlarıdır. Çocuk en savunmasız göründüğü anlardan bir kuvvet duygusuyla sıyrılabilir.

8 Temmuz 2016 Cuma

Yine Seferihisar...

Tarihi yazarak giriş yapmak istedim ama hafızamdan şak diye tarihi anımsayamadım. Sonra bayramın arifesinden bugüne ilerleyip 8 Temmuz 2016 olduğunu çıkardım. Bünye 9 günlük bayram tatillerine şu anki kariyerim sebebiyle pek alışık olmadığı için biraz bocalasa da keyfini çıkarmaya çabuk alıştı. Günü ise net biliyorum, Cuma. Eminim çünkü Seferihisar'dayım ve bugün sabah kahvaltı sonrası, eski günlerde olduğu gibi, teyzemle Seferihisar pazarına gittim. Eskiden farklı olarak, bu kez yanımda eşim ve çocuğum da vardı...

Eskileri sıklıkla andığım, geçmişe adeta yolculuk yaptığım bir yer Seferihisar benim için. Yazıyı Cuma öğle yemeği sonrası yazlığın arka balkonunda ayaklarımı uzatmış biramı yudumlarken yazıyorum. Az ötede annem bezelye ayıklarken ben oğlumun annesiyle yukarıda uyuyor olmasından istifade edip biraz kendime vakit ayırıp yazıyorum. Daha geçen gün, başarılı insanların alışkanlıkları konusunda yapılmış bir listede "yazmak" eylemini görüp daha fazla yazmaya vakit ayırma konusunda kendimi güdümlemişken arka fondaki cırcır böceği bana tabi ki engel olmaz.

1994'ten beri geldiğim Seferihisar, hatta onun da özelinde Mavi Teos sitesi benim için yaz deyince olmazsa olmaz, su götürmez, tartışılmaz bir gerçek. Evleninceye kadar, yani 28 yaşıma kadar İzmir Hatay'da büyüdüm ama nedense bir Seferihisar - Mavi Teos gibi sahiplenemedim. Belki de buradayken kafamın okul, iş gibi stresleri geride bırakıp daha çok yaşamı hissetmesi bunun yegane sebebidir. Sanki o 3 aylık uzun yaz tatilleri sayılı haftasonu kaçamaklarına dönüşse de benim hayatımın önemli kesitleri hep burada geçmiş gibi geliyor. Burada yaşadıklarım, kazandıklarım ve kaybettiklerim bu satırları yazarken aklıma gelip de kısa kısa aralar vermeme sebep olsa da klavyeye dokunmaya, duygularımdan ve düşüncelerimden akanları aktarmaya devam etmek istiyorum.

Denize baktığımda önce bana doğru gelen bir sörf görüyorum. Rüzgarın etkisi ve belki sörf tahtasının üzerindekinin kollarının zayıflığı sörfün yalpalayarak gelmesine sebep olurken onun dikine doğru bir başka sörf dosdoğru yol alıyor. Bunu gördüğümde herkesin kendi yoluna gittiğini farkediyorum. Tıpkı dün Okan'ı iskelede düşmesin diye tutarken karşımda gördüğüm kadının t-shirt'ünde yazan "go your own way" gibi herkes kendi yoluna bir şekilde gidiyor. Belki bu yüzden 20 yıl önce yanımda olanların pek çoğu bugün burada yanımda değildir. Her ne kadar beynim neden böyle olduğunu sorgulama konusunda tutarlılığını bir türlü kaybetmese de benim bu kısır döngüden bir şekilde çıkmam kendim için belki de en hayırlısıdır. Bazı şeyleri bu satırlara o kadar kapalı yazabiliyorum ki sadece bilenler anlayabiliyor ama ne yapayım, daha net olmaya da içim el vermiyor.

Biraz daha light içeriklere geçecek olursak, bu sene yazlığa yapılan yatırımların geri dönüşünü konfor olarak almaya başladık. Mesela artık eskisinden daha geniş bir pergulemiz var ve bu  bizi güneşten daha çok koruduğu için öğlen yemeğini istediğimiz saatte yapabildiğimiz gibi öğleden sonra da dilediğimiz saatte arka balkonda oturabiliyoruz. Ayrıca artık bahçemizin da kapalı olması ile birlikte Okan dilediğinde çiçeklerin arasında kamyonu ile gezerken dışarı çıkarmı diye endişelenmiyoruz. Eskiden spor haberlerini izlemek için beklediğim TV önünde beklemiyorum çünkü artık televizyonumuzda uydu üzerinden izleyebileceğimiz spor kanalları her daim hizmet verdiği gibi telefonumuzdan da son dakika transfer dedikodularına ulaşabiliyoruz. Bunları hava atmak ya da standartlarımızdan bahsetmek için değil, özellikle eskiden bunlara sahip olmadığımız için eski "zor" günleri anmak için yazıyorum.

Son yıllarda Seferihisar'daki yaz tatillerimde geçmiş temalı yazılarımın çoğunlukta olduğunun farkındayım. Bir yanım "belki bu gününden çok geçmişini daha çok sevdiğindendir" diyor ama onun üzerinde pek durmak istemiyorum. Bekleyip görelim diyorum, bakalım zaman ve mekan seneye neler yazmayı kısmet edecek...

15 Temmuz 2014 Salı

Mavi Teos’ta Geçen 20. Yaz

1994 yılında anneannemin gözetiminde evde İngilizce çalıştığım bir Pazar günü babamlar teyzemlerle yazlık almak niyetiyle gezerken Seferihisar’ın Sığacık mahallesindeki Mavi Teos Sitesi’ni bulup beğenmişlerdi. Bu siteden bir ev satın aldıktan sonra o günden beri her yaz yazın ciddi bir bölümünü burada geçirdim.

Önceleri sadece öğrenciyken nerdeyse 3 ayı bu sitede geçirir, yeri gelir çok sıkılır (az söylenmemiştim “neden Çeşme’den yazlık almadınız” diye), yeri gelir arkadaşlarımla çok eğlenir (harçlıklarla alınan bira ve cips nedense ilk aklıma gelen oluyor), her yaz güzel anılarla ayrılır (burada adım Takoz Recep’e çıktı yahu), okula başlayınca da arkadaşlarımla bu anıları paylaşırdım. Sonra zaman geçti, büyüdüm. Önce üniversite sınavına hazırlanmak için biraz daha erken dönmeye başladık. Takip eden dönemde üniversiteye girdim, bu kez stajlar başladı, daha da az kalmaya başladım. Sonra iş-güç sahibi oldum, sadece hafta sonlarında ve izinli olduğum dönemde gelir oldum. Daha sonra evlendim, tatilimizi de eşimle başbaşa yapmak istedik, sadece haftasonları gelir olduk.

Bu yaz ise durumlar biraz daha farklı. Yeni doğan oğlumuz Okan ile uzun süreli bir tatil için dışarıya çıkmamız, bir otelde konaklamamız çok olası olmayacağı için bu yaz tatilimizi de her ne kadar eskisi gibi uzun olmasa da Teos’ta geçiriyoruz. Ben bir, eşim ve Okan 2 hafta kesintisiz buradayız. Geçen hafta Cuma akşamı iş çıkışı tek başıma Seferihisar’a gelirken, rahmetli babam aklıma geldi. Babam da Cuma akşamları yazlığa gelir, ben de heyecanla onun gelişini bekler, arabadan benim için neler çıkacak diye merakla paketleri açardım. Yolda gelirken acaba ileride Okan da benim gelişlerimde aynı heyecanı yaşar mı diye düşünmeden edemedim.

Hafta sonu Serkan ile dubada eskisi kadar iddialı olmasa da yine gelecek planları yaparken kendimizi geçmişi konuşurken bulduk. 20 yılımızın, ömrümüzün ciddi bir kısmının burada geçtiğini konuştuk. Buna ek olarak, bu akşam Nilgün ile Okan’ı komşu sitelerde gezdirirken yine ortaokul yıllarımdan başlayan geçmişe hızlıca gittim. Anılar, anılar… Hızlı geçmiş onca yıllar. Ne hayaller kurar, ne planlar yapar, ne hedefler koyardık. Mekan kadar tabii ki de insanlar anlamlı kılıyor burada geçen yılları. İleride zaman ne gösterir, kaç yaz daha burada tatil yapılır kestirmek çok güç ama her daim Seferihisar’ı, Sığacık’ı, Teos’u ve özellikle Mavi Teos’u iyi anacağım kesin.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Seferihisar Tarihi

1994 yılından beri yaz tatillerimi geçirdiğim, son dönemlerin meşhur cittaslow'u Seferihisar'ın tarihini biliyor muydunuz?
       Seferihisar ilçesi topraklarinda en eski yerlesim yeri Teos olup,burasinin M.Ö. 2000 yillarinda Akalardan kaçan Giritliler tarafindan kuruldugu ve Karyalilarin bir kenti oldugu bilinmektedir.Böylece yöreye 4000 yıldan bu yana yerlesildigi söylenebilir. Seferihisar’in kurulusu hakkında birkaç tez bulunmaktadır.
        Bunlardan ilkine göre; Seferihisar III.Pön Savaslari(Roma –Kartaca Savaslari)sirasinda Roma’ya yenilen Kartacali Anibal’in,Suriye Selefkoslarina siginmak üzere Anadolu’ya geçmesi (M.Ö.150-146) üzerine Roma donanmasi’nin Teos önlerinde Myonnesos açiklarinda Kartaca donanmasi ile savasırken, Romali General Tysaferin’in konaklama yeri olarak askerlerine insa ettirdigi üs olarak kurulmus ve Tysaferinopolis adi verilmistir.
       Ikinci tez ise; M.Ö.7.  yüzyilda Anadolu topraklari üzerinden,Roma’ya göçen,Hind-Avrupa irkindan Etrüskler tarafindan kurulduguna aittir. Anadolu’ya geldiklerinde kiyilara yeterince yaklasmak isteyen Etrüsksler’in Seferihisar’i önce bir konaklama yeri olarak kurduklari,sonra büyük bir kisminin Teos ve Sığacik limanlarından yararlanarak İtalya’ya göçtükleri,bir kisminin ise burada kaldigi ve Seferihisar’in da M.Ö.5.Yüzyilda güçlü bir kent olduğu ileri sürülmektedir.
       Seferihisar adinin Romalı General Tysaferin’den geldigi,Selçuklulara kadar Tysaferin veya Tysaferinopolis olarak anıldığı, Anadolu’nun Türklesmesi sirasinda adina eklenen hisar kelimesiyle Tysaferinhisar’a dönüstügü sanilmaktadir. Yüzyillar boyunca kullanilan bu ad, bugün Seferihisar olarak karşimızdadır.
       Ege’nin diger yöreleri gibi Seferihisar’da da M.Ö.7.5. yüzyıllar arasında Lidyalilar, Iranlilar, Atinalilar ve Ispartalılar hüküm sürmüştür. Daha sonra yöreye Iranlilar, Bergama Kralligi, Makedonyalilar, Eski Yunanlilar, Romalilar ve Bizanslilar egemen olmuştur.
      Seferihisar 1084 yilinda Selçuklu Komutani Emir Çakabey tarafindan alinmis,II.Haçli Seferi(1147-1149)sonrasinda,bölge Sultan Mesut tarafindan Selçuklu topraklarina katilmistir. Seferihisar, 1308 yilinda Selçuklularin dagilmasi ile 1320 de Aydinogulari’nin egemenligine ardindan 1394 yilinda da Osmanlilarin eline geçmistir.1402 Ankara Savasi nihayetinde Moğollarin isgaline uğrayan bölge, 1425 yilinda tekrar Aydinogulari’nin elindedir,ancak Cüneyt Bey’in ölümünden sonra Seferihisar artik Osmanlilarin olmustur.
       Seferihisar 14,-15,-16, yüzyillarda Düce(Hereke)deki medresisiyle bir ilim ve kültür ocagi haline gelmistir.
       Osmanli toprak bölünüsüne göre has arazi içersinde bulunan Seferihisar’in geliri III.Murat’in annesi Valide Sultan tarafindan,Mekkeye vakfedilmistir.Seferihisar 19,yüzyil baslarinda 20 bini askin nüfusa sahipken,köylerden çikan veba hastaligi nüfusu kirmis,Seferihar’in dört bes köyü ortadan kalkmistir.
       Izmir 1850 yilinda,Aydin vilayeti’nin merkezi olunca,Seferihisar nahiyesi de 1884 yilinda Belediye olmustur.
      Ilçe merkezinde Selçuklular ve Osmanlilardan kalma camiler bulunmaktadır. Bunlardan; Turabiye Camii (1197) yılında Selçuklular tarafından yapılmış (1783-1784) yıllarında Osmanlılar tarafından bakıma alınıp yeniden ibadete açılmıştır.    
       Osmanlı döneminde ise Güdük Minare Camii, Hidirlik Camii(1767-1768)ve Ulu Cami(1816-1817) inşa edilmiştir.Bu camilerin hepsi çesitli tarihlerde onarim gördüklerinden günümüzde de ibadete açiktirlar.Ayrica Osmanli Dönemin’den kalma ve bugün yikinti halde 2 hamam bulunmaktadir.Seferihisar ve çevresinde tesbit edilen tarihi degerlerden biri de Tümülüslerdir. Bunlardan;Tepecik Mah.deki Güneslikent Tümülüsü, yaklasik 20 m.yüksekliginde, 80 m.çapindadir ve yogun kaçak kazilara maruz kalmistir. Ayrica Hidirlik Mah.de birbirine yakin konumlarda 2 si tescilli,8 i tescilsiz,toplam 10 tümülüs yer almaktadir.
       Seferihisar’da Cumhuriyet döneminde kayda değer bir olayda Kore Savaslari’na katilan Türk Kuvvetlerinin, ikinci kafileden itibaren, 1951-1960 yıllari arasinda on yil, hazirlik eğitimini burada yapmiş olmalaridir.
 
 
      
Seferihisar ilçe merkezinde Kurtulus Savasi’nda ve Cumhuriyet döneminde sehit düsenlere ait bir Sehitlik ile ilçe merkezi girisinde, Izmir Caddesi üzerinde Sehitler Çesmesi bulunmaktadir.

 Seferihisar’ın Kurtuluşu Ve Çolak İbrahim Bey

15 Mayıs 1919 tarihine kadar Seferihisar’da yaklaşık %50 Rum, %50 yerli ve Mora göçmeni Türk ahali birlikte yaşamışlar, İzmir’in 15 Mayıs 1919 da Yunan işgaline uğramasıyla, işgal yılları başlamış, 11 Eylül 1922 de ilçe kurtarılmıştır.

       Harbiye’den yetişmiş Çolak İbrahim Bey, Musatafa Kemal Paşa’nın teklifini kabul ederek, maiyetindeki iki milis süvari alayı ile birlikte Kuvayı Milliye’ye katılmıştır. Emrine bir nizamiye alayı ile bir dağ bataryası verilerek 1920 yılında 3. Süvari Tümeni namıyla Garp Cephesi emrinde bir süvari tümeni yapılmıştır. Çolak İbrahim Bey, Kızılçullu yakınlarından hareket ederek, Sefehisar’ın doğusundaki dağ geçitlerinden ilerlemiş ve 11 Eylül 1922 tarihinde öğleden sonra Seferihisar’a girmiştir. Giriş yönü, Kocaçay tarafından bugünkü Kurtuluş Caddesi (o zaman ki Sığırtmaç Sokağı) üzeridir.

       Çolak İbrahim Bey adı, Seferihisar’da eski Rum Mahallesi olan ve sonradan Rumeli göçmenlilerinin yerleştirildiği mahalleye verilmiştir. 1982 yılında bir tanesi Çolak İbrahim Bey Mahallesindeki parka, diğeri de Şehitler Çeşmesi karşısında olmak üzere 2 büstü dikilmiştir.

Atatürk’ün Seferihisar’ı Ziyareti

  Seferihisar için önemli tarihlerden biri de 11 Nisan 1934 de Mustafa Kemal Atatürk’ün ilçe merkezini ve Sığacık’ı ziyaretleridir. Atatürk ilçeye girmeden önce Sığacık’a geçmiş, sahilde incelemelerde bulunmuştur. Karşılaştığı Sığacık İlkokul öğretmeninden not defterini istemiş, harf devrimine rağmen öğretmenin not defterinin eski yazıyla yazılmış olduğunu görünce üzülmüştür. Sonra küçük öğrenci Mehmet İnce’ye sorular sorup, onu okşamış ve Seferihisar’a dönmüştür. Üzerinde yerli malı kumaştan golf elbise olan Atatürk, askeri gazinoda ağırlanıp, kahvesini içtikten sonra, halkı selamlayarak ilçeden ayrılmıştır.

Kültürel Zenginlikler

Cami ve Mescitler:

1. Güdük Minare Cami(Seferihisar ilçe Merk. )

2. Hıdırlık Cami(Seferihisar İlçe Merk. )

3. Turabiye Cami(Seferihisar İlçe Merk. )

4. Ulu Cami(Seferihiasar İlçe Merk. )

5. Kasım Çelebi Cami(Düzce Köyü)

6. Sığacık Cami ve Sığacık Mescidi)

Hamamlar Medreseler:

1. Hamam(Seferihisar İlçe Merk. )

2. Sığacık Hamamı

3. Düzce Köyü Hamamı

4. Ulamış Köyü Hmamı

5. Kasım Çelebi Medresesi(Düce Köyü)

Çeşme –Anıt-Su Kemeri-Illıcalar:

1. Şehitler Çeşmesi(Seferihisar İlçe Merk. )

2. Ulamış Köyü Şehitlik Anıtı

3. Su Kemeri(Beyler Köyü)

4. Cumalı Illıcaları(Kavakdere Köyü)

Tümülüsler:

1. Güneşlikent Tümülüsü(Tepecik Mah. Gemisuyu Mevki, Seferihisar İlçe Merk. )

2. Tümülüs- A(Hıdırlık Mah. Sazlıgöl Mevki, Seferihisar İlçe Merk. )

3. Tümülüs-B(Hıdırlık Mah. Sazlıgöl Mevki, Seferihisar İlçe Merk)

Antik Kent ve Sit Bölgeleri

1. Teos Antik Kenti

2. Lebedos Antik Kenti

3. Karaköse Harabeleri

4. Myonnesos Adası

 

Google adsense

Analytics