Tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2024 Pazartesi

Kağıt Üstünde Tatildeyim

Bugün yarım gün resmi tatil, yarım gün de şirket köprü izin kullandırıp 29 Ekim ile beraber dört günlük bir tatil imkanı sundu. Adı tatil ama ben tatilde miyim yoksa çalışmaya göre daha mı ızdırap çekiyorum... Cuma akşamı 9 gibi bilgisayar başından kalkmıştım, Cumartesi neredeyse ofiste tam gün izin yaptım. Pazar akşamı okunmamış maillerime cevap verdim ve bugün de dayanamayıp kaçamak yaparcasına ara ara maillerime bakıyorum. Tabii offline takılsam da MS Teams’ten gelen bildirimleri de alıyorum. Tüm bunlar kafamda yeni yapılacaklar listesi oluştururken insanın dinlenmesi mümkün mü?



Çok şükür işimiz güzel, seviyoruz şirketimizi de ama bu yük çok fazla ve ağır geliyor bir yerden sonra bünyeye...Benden bir şey istendiğinde park edeyim, sıraya alayım diyebilecek rahatlık seviyesinde olmadığım için herkesin her talebine hızlı bir şekilde destek olmaya çalışırken bu kez kendime destek olamıyorum. 



Moral bozarak bu işin içinden çıkamayacağımı neyse ki İzmir’den İstanbul’a taşındığımda kariyerimdeki açılım ile yaşayarak gözlemledim. Bunu bir kez daha yapabilirim. İşte bu yüzden daha çok aileme vakit ayırıp, edebi değeri olmayan bu yazılarımla içimi daha fazla döküp dengeyi bulmaya çalışıyorum. Sabaha kadar da çalışsam, uyumaya ya da tuvalete gittiğimde yeni bir maille belki saatlerimi ya da günlerimi alacak yeni bir analiz talebi alabilirim. İşte bu yüzden “sonu yok” bilincini edinmeliyim. Yıllar önce de hayır demeyi sevmiyor ve beceremiyordum, bugün de durum çok farklı değil belki ama hayır diyemediğim durumda da belki evet demekten kaçınma da iyi bir taktik olabilir. 


Bardağın dolu tarafını görmek, akıp giden hayatın içinde yapmamız gereken en iyi şey. İşte by yüzden şükrüm bitmez benim. Ailem var, sağlığım var ve işim var. Yükü de beni hayatta tutacak mücadelem olsun. Bakın ne de güzel Polyana da oluyorum. İşte o benden talepte bulunan o mail sahiplerine de böyle yapacağım ve başarılı da olacağım.



Şimdi biraz bulunduğum kafede kitap okuyup, izin günümün tadını çıkarayım. Akşam derbi de var. Yatmadan önce de biraz mailleri toparlasam, sabah da şampiyon kahvaltısı sonrası biraz daha... (akıştayız dostlar...)

25 Şubat 2024 Pazar

Beykoz Yeniköy Hattında Bir Pazar

Hatırlıyorum da, kariyerimin başındayken “haftasonları için çalışıyoruz” sözünü çok sık kullanıyordum. Sonra bu düşünce yapısının hafta içini mahvettiğini ve işi çekilmez hale getirdiğini keşfedip, aydınlandım. İşle ilgili çok sıkıntılı, dertli ve çaresiz günlerin ardından adeta pandemi ile gelen kurtuluş dönemim başladı. Başta üzülsem de korksam da İstanbul’a gelince işte o zor günlerin hepsi geride kaldı İstanbul’da. Çok şükür… Peki İstanbul’u tam olarak yaşayabiliyor muyum? Bu soruya cevabım çok net: HAYIR

Yine de ara sıra fırsat yaratıp arkadaşlarımdan duyduklarımızı, sosyal medyadan gördüklerimizi deneyimlediğimizde ve özellikle semtimizin dışında çıktığımızda “İstanbul’u yaşıyoruz”. Bu haftasonu da öyle bir fırsat yarattık ailece ve Pazar sabahı henüz sokaklar ve caddeler kalabalık olmadan önce Beykoz’a gittik. İstanbul’da bir yere arabayla gidiyorsam en korktuğum şeyler trafik ve park yeri. Erken yola çıktığımızda her ikisine karşı avantajlı oluyoruz. Şükür ki navigasyona Beykoz iskelesi yazıp 25 dakika sonra İspark’ın deniz kenarındaki park yerinde aracımıza yer bulduk. Beykoz’da olsak ta Çengelköy Börekçisi’nde börekle güne başladık. Boğaz, güneş, deniz anası, karabatak derken kahvaltımızı tamamladık ve hemen yanıbaşındaki iskeleden 10:30 seferi ile Yeniköy’e geçtik.


Semtimiz Suadiye’yi çok sevsem de karşının Bebek ile Tarabya hattını da ayrı severim. Çok bilmem, hatta gittiğimde kendimi yerli turist gibi hissederim ama yine de o yalılara bakıp boğaz havası almak hep hoşuma gider. Kimin hoşuna gitmez ki… 
Yeniköy’de iskeleden sola doğru yürüyüp Nero’da kahve molası verdik. Biraz kitap, biraz sosyal medya ve arka fonda güzel müzik ile manzara olunca tatilde olduğumu hissettim. Haftasonları için çalışmıyorum ama ne olursa olsun haftasonları hala hayatımda çok değerli. Uzaktan çalışma imkanı ile hafta içi de bu imkan yaratılabilir ama yoğun çalışıp hep bir şeyleri zamanında yetiştirme telaşesi içerisinde bu fırsatı kaçırıyorum. Belki de standardın dışında olması aldığım hazzı artırdı ve yine yapalım dedirtti.

Kahvemizden sonra bu kez iskelenin sağına, Tarabya yönüne doğru ilerledik. Balık tutanlar, köpeğini gezdirenler, bisiklete binenler… Herkes bir şekilde haftasonunu değerlendiriyordu. Güzel bir yürüyüş sonrası karnımız acıkınca bu kez balık ekmek yemek için tekrar Anadolu yakasına geçtik. Neyse ki Yeniköy’den Beykoz deniz yoluyla sadece 15 dakikaydı ve yolculuk havanın da müsade etmesiyle görsel olarak harikaydı. 

Çatal bıçak kullanmanın yasak olduğu balıkçımızda (#balıkelleyenir) salaş konseptinin tam olarak hakkı veriliyordu. Bir ay öncenin (gayet yepyeni) gazetesi masaya serildi ve siparişlerimiz geldi. Ah bi de Okan balık dürümün yağını üstüne dökmeseydi ama o da tuzla geçerdi.

Bu kadar gezmek bize yetti. Zaten Okan da bir an önce eve dönüp bilgisayar başında Roblox oynamak istediğini belli etmeye başlamıştı. Aracımızı park ettiğimiz İspark’ta ne bir görevli ne de araçta bir fiş vardı. Bu seferlik herhalde parkımız müesseseden ikramdı. Akşamüstü vakitlice eve dönüp yaklaşan Beşiktaş maçı öncesi bu satırları da kaydedebildiğime göre halimize şükredebileceğimiz bir haftasonunu geride bırakıyorduk. İleride bu satırları okuduğumda hoş anacağım bir Pazar’dı, nicelerine…

23 Temmuz 2023 Pazar

Yoksa Ben İşkolik mi Oldum?

Yıllık iznimin son günündeyim ve birkaç gündür kafamdaki bu soruya takılmış durumdayım: Acaba ben işkolik mi oldum? Neden iş ile özel hayatımı ayıramıyorum ya da neden iş benim için iş saatleri sonrasında da kafamda kalıyor? Önceleri bunu sahiplenme olarak görüp belki biraz da gurur duyuyordum ancak şimdilerde acaba her şeyin fazlasının zararlı olması gibi bu da kontrolden çıkmaya mı başladı diye beni endişelendiriyor.

25 Aralık 2022 günü, yani 40. yaş günümü kutlayacağım günden bir gün önce erken rezervasyondan Temmuz ayının tam ortası için Kıbrıs’a ailemle gideceğim yaz tatilimi planlamış, hemen ardından yıllık izin talebimi de girmiştim. Günler haftaları, haftalar ayları takip etti ve neredeyse 7 ay önce ayarladığım tatilimin başladığı o Cuma akşamüstü geldi çattı. Üşenmeyip ChatGPT’den havalı bir “out-of-office” mesajı ile yıllık izinde olduğumu önümüzdeki 1 hafta boyunca bana mail atacak iç ve dış paydaşlarıma duyuracağım iletiyi de hazırladıktan sonra arkamda iş bırakmadığımdan emin olarak dükkanı kapattım. Yıllık izin kullanma konusunda oldukça cimri olan ben, son dönemde yaşadığımız acı kaybımızın da etkisiyle bu araya iyice ihtiyaç duymuştum. 17 Temmuz Pazartesi sabahı ilk uçak ile Kıbrıs’a uçacağımız için 3’te uyanıp yola düştük. Otele varıp kahvaltı masasına oturduğumuzda saat 9’du ve oğlum Okan maillerimi kontrol etmemem için bildirimleri kapamamı istedi. Onun gözünün önünde bildirimleri kapattıktan sonra kendime “tatildesin, işi düşünme” telkinlerinde bulunmaya başladım. Zaten havalimanında gelen kutuma düşen banka ekstrelerini de kontrol edip okunmamış mailleri sıfırlamıştım. Artık acil durumlar için manuel olarak maillerimi kontrol etsem olurdu. Hatta bunu bu şekilde yapacağım konusunda yöneticimle de tatile çıkmadan önce konuşmuştum.


Outlook’ta mail ve toplantı bildirimleri kapalı, MS Teams’te “çevrimdışı görün” statüsü seçilmiş bir şekilde havuz kenarında gölge bir şezlong bulup sosyal medya hesaplarımı kontrol etmeye başladım. Wi-fi her yerden güzel çekiyor diye düşünüp akıştaki içerikleri ciddi bir miktarda tükettikten bir süre sonra “hadi yüzmeden önce acil bişey var mı bi bakayım?” diyerek outlook’a bir girdim. Bilgi amaçlı gelen mailleri hızlıca silip, aksiyon alınması gerekenleri yeniden “unread” yapıp çıktım. Bir kısmı tatil sonrasını bekleyebilirdi, ama bir kısmını sabahları erken kalkıp halletsem iyi olurdu. Hem süreçler yürür hem de tatil sonrası için yüküm çok artmazdı. Bu düşüncelerle havuza atlayıp kulaçlamaya başladım.

Oteli keşfedip nerede yenir, nerede denize girilir, hangi havuz bar’a daha yakın gibi araştırmaları yaparken odamıza giriş saatimiz geldi ve odaya girip dışarıdaki güneşin dik ışınlarından kurtulup rahat yatağımıza uzanınca elim yine telefona uzandı. Yine biraz sosyal medya dozumu aldıktan sonra kaçırdığım bir şey olmasın diye bir kez daha maillerimi kontrol etme dürtüsüne yenik düştüm. Senaryo bir önceki ile aynıydı. Birkaç mail bilgi amaçlıydı, okudum ve sildim. Maalesef birkaç mail yine aksiyon gerektiriyordu. Bunları okunmamış olarak işaretledikten sonra aklımın bir köşesinde bilgisayarımı ilk açtığımda aksiyon alınacaklar ve tatil sonrası İstanbul’a döndüğümde halledilecekler olarak sınıflandırdım. Farkında olmadan Pazartesi günümden Microsoft To-Do ya da One Note gibi uygulamalarda tuttuğum notlarımı beynimde tutmaya ve hafiften yükleri almaya başlamıştım.

İkinci gün de benzer senaryoyu tekrarlayarak ilerledi. Kaçamak şeklinde gelen kutusu kontrolleri, sınıflandırmalar, alınabiliyorsa mobilden hızlı aksiyonlar adeta günümün rutiniydi. Ancak Salı akşamı yemeğe gitmeden önce biraz boş vaktim olduğunda odada bilgisayarımı açınca gördüğüm bir mail diğerlerinden daha hızlı aksiyon almamı gerektiren ve benim dışımda da birilerinin işlem yapması ile çözülebilecek türden bir işti. Bu arada, neden bilgisayar getirdin tatile sorusu da sorulabilir. Olur da acil e-imza yapmam gereken bir talimat olursa diye maalesef o cihazı hafta sonu dışında mesai günlerinde hep yanımda taşıyorum. İhtiyaç doğmasa da verdiği rahatlık bir başka. Neyse o Salı akşam yemeğinde p whatsapp üzerinden o onay süreci hakkında oldukça bilgili bir arkadaşımı da darladıktan (burada darlamak ifadesini kullandığımda Microsoft Word kırmızıyla altını çiziyor ancak doğru ifade bu çünkü arkadaşmda da yurtdışında tatildeydi bu vesileyle ondan da özür dilerim) sonra kafamda aksiyon planımı yaptım. Odaya geçtiğimde de gerekli mailleri attım ve dönüş aldığımda yapacaklarımı bir kez daha gözden geçirip yattım.


Yattım ama aciliyeti olan bu işin tatil sezonu olması sebebiyle yavaş ilerleyebilme ihtimali benim uykumu mahvetti. Sürekli kafamda onay sürecinde yaşayabileceğim zorluklar, alternatif çözümler, bunların denetimsel riskleri dolandı durdu. Kalitesiz, bölük pörçük bir uykunun sonunda henüz 7 olmamışken uyandım. Sosyal medya ve mail temizliği sonrasında akşam attığım mesaja 07:50’de cevap gelmesi bana “doğdu güneşim” dedirtti ve hemen bilgisayarımı açıp mailde yazan tutarlara göre dosyamı hazırlayıp onay sürecini başlattım. Ancak konunun acil olduğunu onay akışındaki kişilere de iletmem gerekiyordu ki ona göre önceliklendirsinler. Bu kez Teams’den ilgililere özel mesajlar atıp durumun aciliyetini aktardım ve kahvaltıya gittik. MS Teams’de her ne kadar çevirmdışı gözüksem de bildirimlerim açıktı, cevap geldiğinde hızlıca yazışmaya mobilden devam edebilirdim.

Öyle de oldu, Avrupa’daki paydaşlar mesaiye başladıkça mesajlarıma dönüş almaya başladım. Pek tabii ki iş yapış şeklimizin farklılığından kaynaklanan “Neden acil?”, “Neden önceliklendireyim?”, “Bu işi yapan arkadaşımız Pazartesi dönecek, beklese olmaz mı?” şeklindeki sorgulamaları aldım. Her birine “bakın ben de yıllık izindeyim ancak bu bu bu sebeplerden ötürü konu acil, iş birliğiniz için şimdiden çok teşekkür ederim” şeklinde geri dönüşleri tatlı dille yapmaya çalıştım. Pek tabii ki bu da benim bir süre daha telefonla haşır neşir olmama sebep oldu.

Çarşamba’yı da bu trafikle geride bıraktıktan sonra Perşembe günü sabah bilgisayarda mail temizleme ve cevaplama ardından deniz ve havuz kenarında sosyal medya dozumu aldıktan sonra yine mail takibi ve onay akışı için Teams yazışmaları ile adeta rutinleşmiş şekilde sürdü. Akşam olduğunda ise, hem tatilin dördüncü ve son akşamı olması hem de bavul hazırlıklarına da başlama istememiz sebebiyle erken odaya çekildik. Tabi dayanamadım ve hadi biraz bilgisayara bakayım dedim. Bu kez enerjim de iyiydi, aksiyon alınacak işlemlere de giriştim. Bitirdikçe keyfim yerine geliyordu. Bu kez rutin bir iş günü gibi akşam çalışırken bir onay esnasında teknik bir sorun dikkatimi çekti. Maalesef ki hızlı aksiyon alınması gereken ve benim dışımdaki IT ekibinin devreye girmesi gereken bir süreçti. Hem iç hem dış paydaşlarla çözülmesi gereken bir süreç olduğu için farklı kanallardan bir çok kişiyi bilgilendirecek şekilde ticket açılması ve mail trafiğinin başlatılması işine tam da gece yarısı olurken başladım. Son gece maalesef bu huzursuzlukla yatağa girip kafamda yine yeni çözüm senaryoları kurduğum bir gece oldu. Sabahında ise bu kez 07:50’de gelen bir mailde yoktu, aksiyon alacak kişileri beklemekten başka çarem yoktu. Son gün olması sebebiyle 12 öncesinde odayı boşaltmadan önce yine aksiyon almam gereken tüm işleri halledip artık başkalarının alacağı aksiyonları pasif bir şekilde beklemek üzere bilgisayarımı sırt çantama koydum.


Gün içerisinde kaçamak mail takipleri artık rutinimdi. Hatta Outlook’un eski gönderileri sorgulama özeliğinden faydalanıp rutin mailleri cevaplama konusunda oldukça hızlanmıştım da. Bu arada hafta ortasında mobil uygulamada yapabileceğim yazım hatalarına ilişkin mail imzama bir açıklama daha eklemiştim. Tabi bu konuda da ChatGPT’ye teşekkürlerimi sunarım. Bu arada gece yarısı attığım maile otelden çıkıncaya kadar cevap gelmedi. Havalimanına ulaştığımız akşam saatlerinde ise açtığım ticket’a (en önemli aciliyet rating’i ile açmış olmama rağmen) ilk yanıt gelmişti. Okunmadı olarak işaretledim ve Cumartesi yapılacaklar listeme yazdım, tabi ki beynimde.

Cumartesi sabahına İstanbul’da uyandım. Sıcak bir yaz günü olması sebebiyle herhangi bir planımız yoktu ve tatil öncesi boşalttığımız buzdolabı için marketten alışveriş yaptıktan sonra biraz kendime vakit ayırmak için bilgisayarı açtım. Youtube’dan sevdiğim kanalları dinlemeye başladıktan bir süre sonra kafamdaki o aksiyon alınacak işlere koyulmuşken buldum kendimi. Bilgisayarımın şarjı bitinceye kadar da bu böyle gitti. Evet o ticket’a gelen cevapla ilgili de işlemi yaptım. Sonra akşam saatlerinde blog’um için bir şeyler yazarım diye düşünüp bilgisayarımın başına geçtim. Hatta şarj sorunum olmasın diye odama da çekildim. Bu kez de “Pazartesi’ye kalmasın” diye düşünüp yine işe koyuldum ve enerjim bitince “biraz da aile vakti” deyip günü sonlandırdım.

Ve nasıl ki Aralık’tan Temmuz’a günler su gibi geçtiyse tatilin son günü Pazar günü de aynı hız ile geldi ve en azından bu satırları kaleme alacak kadar kendime vakit ayırabildim. Tatilin son saatlerinde tatil boyunca kendime sorduğum soruyu bir kez daha kendime sordum: Ben işkolik mi oldum?

Odamızdan ayrılmadan hemen önce…


3 Temmuz 2022 Pazar

Çağıllı Plajından Magandalar Geçti

Okullar kapandı, ben de ailemle beraber Finike'de uzaktan çalışmaya başladım. Mesai bittikten sonra duruma göre plaj ya da yürüyüş ile kafamı boşaltıp, farklı bir yerde çalışmayı avantaja çevirmeye çalışıyorum. Geçen hafta (30 Haziran Perşembe akşamı) mesai sonrasında Çağıllı Plajına ailece gittik. Biz girerken iki araç çıkıyordu ve onların çıkmasıyla beraber plajı adeta kapatmışız gibi plajda bir tek biz kaldık. Plajda tek bir görevli vardı, hoş geldiniz dedi, plaj giriş bedelini ödedik ve yerimize geçtik. Müziğimizi açtık, sohbetimizi yaptık ve denize girdik.

Gittiğimizde Çağıllı aynen bu karedeki gibi sakindi
Biz denizdeyken siyah yeni bir BMW ile 4 adam geldi. Plaj görevlisi geldi, kişi başı giriş bedelini istedi. Adamlar "ne parası, yiyip içer parasını veririz" dedi. Plajda kimseler olmayınca biz denizde de olsak konuşmaları ve ifadeleri net duyup görebiliyorduk. Görevli yiyecek ve içecek bir şeyin olmadığını söyleyince, adamlardan biri "madem yiyecek, içecek bir şey yok, bi denize girer, para falan vermeden çıkarız" dedi. Bu tarz konuşma yapan birinin nasıl biri olduğunu siz de kafanızda canlandırmışsınızdır, bu tipte insanlara karşı görevli de uzatmadı ve "peki" deyip döndü yerine oturdu.

Onun maruz kaldığı bu tavra ben de üzüldüm ama elimden bir şey gelmedi. Çevrelerine zarar veren bu adamlar gidince biz de yeniden rahatımıza kavuştuk, biraz daha takıldıktan sonra havanın da kararması sebebiyle toparlanıp arabamıza yürüdük. O an görevli otoparkta hızlıca yanıma geldi, "kusura bakmayın, sizin de rahatınız kaçtı" dedi. Ben onun için üzülürken, o da bizim için üzülmüştü. Ve işin en acı yanı, o adamlar bu hal ve hareketlerinin başkalarını ne kadar olumsuz etkilediği konusunda bihaberdi.

"Maganda"lar malesef her yerde


7 Şubat 2020 Cuma

Hiç İyi Gelmez mi Havaalanı?

Hiç iyi gelmez mi deniz havası? Galiba bu sözü değiştirip “hiç iyi gelmez mi havaalanı?” diye kendime uyarlayabilirim. Neden mi? Çünkü kaçıyorum, uzaklaşıyorum, geride bırakıyorum ve kendim için bir ara veriyorum… O içine girdiğimiz rutinde, o koşturmacanın, kovalamacanın, ardı arkası gelmeyen yapılacaklar listesinin içinde kaybolmuşken sistemin dışına çıkmak iyi geliyor.




Son dört gündür ayağımda çarıklar, kulağımda tıkaç üretim hattında makinaların arasında gezip fazla mesaili çalışırken o kadar yorulmuş, yıpranmıştım ki bu sabah 5’te İstanbul’a gitmek için uyandığımda kendimi fazlasıyla halsiz hissettim ama workshop için gelmiş olmak, farklı insanlarla tanışmak, sohbet etmek, kendimi ifade etmek bana iyi geldi. Yükseliş trendindeki bir hisse kağıdının grafiği gibi enerjim gün içerisinde yukarı çıktı. Şimdi de havaalanında bir şeyler yiyip içerken kendimi sosyal medyada ona buna twitler atarken, yorumlar yazarken buldum ve ne zamandır yapmıyordum böyle dedim. Adına boşluk deyin, fazla zaman deyin, boş vakit deyin ne derseniz deyin ama şunu da bilin ki bünyenin buna da ihtiyacı var. Bünye derken, fiziğin değil bence psikolojinin buna daha çok ihtiyacı var. Benim de bu ihtiyacım karşılayabildiğim yegane zamanlar iş için yolculuk yaparken kendimle baş başa kalabildiğim anlar oluyor. Hazır bu anlardan birini yakalamışken de hislerimi yazıya dökeyim istedim. Böylece geriye dönüp baktığımda, ihtiyaç halinden kendi ilacımı da bulmuş olurum.

Bugün bir toplantıya katıldım, ödüllendirme ve takdirle ilgili şirketimde ne gibi karın ağrılarımız (pain point’i bu şekilde Türkçeleştirmişler ki bence çok yerinde olmuş) var onları konuşup sorunlarımız için çözüm önerilerimizi sunduk. Farklı dünyalardaki çalışanların farklı noktalardan kanayan yaralarını görüp herkesin aslında sorunları ve bununla beraber hayata tutunduğu noktaları var diye düşündüm. Gelecek için belki köklü değişiklikler olmaz ama en azından sesimi, hislerimi duyurmak bana iyi geldi, kendimi değerli hissettim. “Önce insan” diyen organizasyonun bir parçası olmak yaşanan tüm hayal kırıklıklarına rağmen güzel, bir filiz var içimde gelecekte çevreyi yemyeşil sarabilecek…

İşte böyle bir Cuma günü akşam saatlerinde bu hisler yazıya dönüştü. Histe kalmadı, ölümsüzleşti…

7 Şubat 2020, 19:08, Sabiha Gökçen Havalimanı


13 Ekim 2018 Cumartesi

Romanya'da Misafir Denetçi Olmak

Misafir denetçi olarak 5 haftalığına ya da otel rezervasyonumda yazdığı gibi 32 geceliğine (yazının sonunda 32 gece kalmadığımızı da okuyacaksınız ama özellikle fırsat buldukça kaleme aldığım bu içeriğin akışı bozulmasın diye değişiklik yapmıyorum.) Romanya’nın başkenti Bükreş’te olacağım. Fırsat buldukça da gözlemlerimi not edip yıllar sonra da geri dönüp “ne günlerdi be!” diyebileceğim bir kaynak bırakmak istedim. Daha önce Romanya’da hiç bulunmadım, aslında çok fazla yurt dışına çıkan biri de değilim. Bundan 10 yıl önce 3 geceliğine yine iş için Paris’te bulunmuştum, bir de yurt dışı olarak kabul ederseniz Karadeniz gezisine çıktığımda birkaç saatliğine vizesiz Gürcistan’a geçmiştim.


Vize konusunun ne kadar önemli ve zorlu bir süreç olduğunu Romanya vizesi için evrakları toplayıp online başvuruyu yapma sürecinde oldukça iyi anladım. Şimdi kayıtlarımı tekrar kontrol ettiğimde, sadece bireysel başvuru kabul eden (yani acente vasıtasıyla başvuru yapamazsınız) konsolosluğa evraklarımı 18 Temmuz 2018 tarihinde internet sayfası üzerinden göndermişim. Hemen aynı gün akşamüstü saatlerinde ise 3 Eylül 2018 tarihinde olacak vize görüşmesi için bilgi maili geldi. Basitçe Excel’de iki tarih arasındaki farkı alınca 47 çıkıyor. Bir başka deyişle, vizeye başvurduktan 47 gün sonrasına konsolosluk gün veriyor. Benim 10 Eylül’de Bükreş’te olmam gerektiği için bu maili aldığımda oldukça gerildim. Önce bilgi ve tecrübelerine danışmak için şirketimin anlaşmalı seyahat acentesi olan Vista Turizm’i aradım, belgelerde bir sorun olmazsa yetişebileceğimi söylediler. Ardından gelen maile durumumu anlatan bir cevapla döndüm ama tahmin edeceğiniz gibi yanıt alamadım. En son olarak da arayıp durumumu sözlü olarak anlattım ve karşımdaki görevli değişik bir Türkçe ile eğer evraklarda sorun olmazsa görüşmeden 2 gün sonra vizemi vereceklerini söyledi. Aradaki süreci hızlıca ileri saracak olursam, 3 Eylül’de Romanya’nın İzmir’deki konsolosluğuna gittim ve her ne kadar internette yazmayan evrakların da istendiği bir durumla karşılaşsam da gün içinde onları da tedarik edip vize ücretini de yatırdım ve dedikleri gibi 5 Eylül Çarşamba akşamüstü saatlerinde vizem hazırdı. Bu kadar vize sürecini detaylandırdıktan sonra geçelim Romanya’ya varışıma…

10 Eylül sabahı önce İzmir’den İstanbul’a, ardından da İstanbul’dan Bükreş’e uçacak şekilde uçuşumu planlamıştım. Beni Romanya’ya götürecek uçak Türk Hava Yolları’nın anlaşmalı uçuş yaptığı Tarom’un uçağıydı. Maalesef görevlinin söylediğine göre bu firma Star Alliance’a üye olmadığı için bagajımın bağlantısını yapamadı ve bu sebeple İstanbul’da bagajımı alıp tekrar dış hatlarda Tarom’un gişesinden teslim etmek zorunda kaldım. Fiziksel olarak iki bavul, bir sırt çantası ve elde taşınan bir takım elbise biraz yorsa da yurtdışına çıkış heyecanı ile fazla koymadı. Her iki uçuşumu da şirketimin sunduğu 5 saati aşan uçuşlardaki business class tercih etme hakkını kullanarak gerçekleştirdiğim için gayet rahat geçirdim. Ne yalan söyleyeyim, business bileti bilerek almadım, bana en yüksek bagaj hakkını almam söylendiği için 50 kg bagaj hakkı veren bileti satın aldım, uçuştan bir gün önce koltuk seçimi için online işlemlere girdiğimde ban sunulan ön sıralardan business uçacağımı anladım. Şunu da söylemeliyim ki, business class uçarken THY gerçekten yolcusuna fark yaratıyormuş. Olay meyve suyunda değil de gözlerinizin içine memnuniyetiniz için bakan, müşteri memnuniyetine odaklanmış personeldeymiş. Neyse bu kıyaslamayla konumuzu dağıtmadan Romanya’ya inişime geçelim.

Uçaktan indikten sonra pasaport kontrolü için sıraya girdim. Sıra bana gelince karşımda tüm ciddiyetiyle bulunan görevli amca önce İngilizce olarak Pegasus’la mı geldin diye sordu, hayır Tarom’la dedim. Ardından neden geliyorsun dedi? Misafir denetçi olarak denetim ekibine katılacağım dedim. Nereden geliyorsun dedi? İzmir dedim. Onu görüyorum, hangi firmadan dedi, onu da cevapladım. Sonra kaç gün kalacaksın dedi, 33 gün dedim. Dönüş biletini, otel rezervasyonunu göster dedi. Sırt çantamdan otel rezervasyonumu teyit eden mail çıktısını kendisine verdim. Nihayet ikna olmuş gözüktü, kendi kendine bir şeyler yaptıktan sonra pasaportumu geri verdi. Bu süreçte beni ne kadar gerdiyse artık o rahatlamayla ağzımdan önce “teşekkürler” çıktı, sonra da hatamın farkına varıp “thanks” diyerek oradan uzaklaştım.

Bavulumu da aldıktan sonra havaalanındaki ilk taksiye bindim ve Sheraton dedim. Şoför amca Sheraton’un sonundaki “ton”u oldukça vurgulayarak adeta onayımı istedi, ben de kafamı yukarıdan aşağıya sallayarak onay verdim. Otelin önüne geldiğimizde taksimetre 36 Leyi tutmuştu. Şöfor’den belge isteyince bana dönüp “40 Leyi tuttu ama istersen bahşişle 50 Leyi verebilirsin” dedi. Taksimetreye bir daha baktıktan sonra “40 Leyi verebilirim” dedim. Bu kez “Yani bahşiş vermek istemiyorsun” dedi. Olay sanki benim açımdan bir vicdan testine doğru gidiyordu ve bu konuyu daha fazla uzatmamak için “45 Leyi ödemek istiyorum” dedim. Adamın gözlerinin içi hemen güldü ve teşekkür etti. Romanya’ya gelmeden önce ekşisözlük’ten buradaki taksicilerin marifetlerini okumuştum, ben de ilk günden tecrübe etmiş oldum.

Otele girdiğimde 32 günlük konaklama için her hafta Pazartesi takip eden hafta için provizyon ve geçmiş hafta için fatura ve ödeme şeklinde işlem yapabileceklerini söylediler. Bu iş yükü yerine girişte provizyon ve sonunda ödeme metodunu önersem de sürekli “garanti” için deyip duran görevlinin teklifini kabul ettim. Söylediğine göre benimle aynı ekipte olan diğer bayan arkadaşlardan biri de bu şekilde ödeme yapmayı kabul edip odasına yerleşmişti. Sonradan teyit ettiğimde bu bilginin doğru olduğunu öğrendim. Sheraton’daki odam metrekare cinsinden biraz küçüktü, alanın çoğunu çift kişilik yatağım kaplıyordu. Duvara yapışık dar bir masa vardı ve ben bu satırları orada kaleme aldım. Odanın bence en büyük dezavantajı açılabilir bir penceresi olmamasıydı. Tek bir pencere vardı ve o da köhne bir binaya bakıyordu. Bu sebeple genelde odayı kapalı pencere ve loş ışıkla kullanmayı tercih ettim. TV’de ise maalesef Türkçe içerik yoktu. Menüde Türkiye’den bildiğim TRT World (İngilizce yayım) ve Kanal D vardı. Kanal D’yi heyecanla açtığımda ise her ne kadar logosu bildiğimiz Kanal D logosu olsa da Romanya için yayım yapan ve bu sebeple dilini anlamadığım (Romence) bir kanal olduğunu gördüm. Akşamüstü otelin spor salonuna gittim. Ülkemizdeki otellerin spor salonundan sonra tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Evet alet ekipman vardı ama o kadar az ve salon o kadar sadeydi ki, odadan sonra spor salonunu da görünce Türkiye’nin oteller konusunda Romanya’dan açık ara önde olduğuna kanaat getirdim. Hele ki uzun dönem ve toplamda 4 kişi için alınmış gecelik 110 Euro fiyat bence sunulan imkan için biraz abartılıydı.

Ertesi gün sabah gruptaki 3 bayan arkadaşımla lobide bir araya gelip denetleyeceğimiz şirketimize gittik. Bu sefer Uber kullandık. Biraz sıkışıp gittik belki ama kısa mesafe olduğu için sorunsuz bir transferdi. Şirkete ulaştığımızda ofislerin Türkiye’dekine benzediğini ama bir tık daha mütevazi olduğunu gördüm. Şirket kültürü açısından farklı olan şey ise öğle yemeğinin şirkette verilmemesi oldu. Konuştuğumuz yönetici genelde insanların evden getirip mutfaklarda yediğini, dilersek çevredeki restoranların adresini verebileceğini ya da internet üzerinden sipariş vermek için link paylaşabileceğini söyledi. İlk gün onun önerdiği “Stadio” adlı restauranta gittik. Otantik bir yapısı vardı, avluda yemek yer gibiydik. Menü oldukça seçenek sunuyordu. Riske girmemek için tavuk şinitzel söyledim. Tabağımda küçük bir omlet, salata, soslu bir patates ile beraber büyük bir şinitzel geldi. Fiyatı 42 leyi idi. Türkiye’de daha iyisini daha ucuza yerdim ama Avrupa ile Türkiye arasındaki satınalma gücü, para birimlerinin değeri ve hizmet sektörünün fiyatlaması açısından fark olduğunu kabul etmemiz gerekir. Restoranda fiş geldiğinde altta toplam tutar vardı, onun altında ise memnuniyet seviyelerini belirten orta, iyi çok iyi gibi üç değerlendirme vardı. Her birinin yanında da artan tutarlar vardı. Yani taksideki, oteldeki gibi restoranda da işlerini garantiye alıp bahşişi kendileri belirliyorlardı. Bakalım daha neler görecektim.

Denetimin ikinci gününde transfer için Uber kullanmak yerine yürümeye karar verdik. Google Maps otelle iş yerinin arasının 10 dakika olduğunu söyleyince gidiş ve dönüşü havanın da iyi olması sayesinde yürüyerek yaptık. İyi fikirdi, böylece günlük 10.000 adım atma hedefimi de tutturmuş oldum. Yüksek konsantrasyon gerektiren toplantılar sonrasında yorgun bir şekilde odaya geldiğimde uyuyacak gibi olduğumu hissedince kendimi toparlayıp spor salonuna gittim. Neyse ki denetim ekibindeki diğer iki arkadaşım da oradaydı. Spor salonunda aynı ülkemizdeki gibi kendini fazlasıyla beğenen ve bu yüzden gözlerini aynadan alamayıp farklı açılardan kaslarına bakan erkek modelini görmek bana evrenselliği hatırlattı. Öğlen gittiğimiz Frufru adlı mekandan alıp bitiremediğim ton balıklı sandviçimi yiyip FastForward eğitimimi odamda tamamladım. Bu satırları yazdıktan sonra da biraz kitap okuyup yarınki toplantılarda daha dinç olmak için enerji toplamaya geçeceğim. Bakalım Bükreş bana yarın hangi yüzünü gösterecek…

Her ne kadar üstteki paragrafı “Bükreş bana yarın hangi yüzünü gösterecek…” diye bitirmiş olsam da araya 2 günlük yoğun çalışma ve sonrasında kişisel meraklarımla ilgili araştırma yapma molası girdiği için hafta sonu gözlemlerimi paylaşmaya devam ediyorum. Genel de “yediğin içtiğin sana kalsın gezip gördüğünü anlat” derler ama ben yemeklerle ilgili gözlemlerimi de paylaşmayı tercih ediyorum. Dün yine öğlen yemeği için “Stadio” adlı restauranta gittik. Bir gün önce gittiğimiz mekanda yemeğin gelmesini yarım saat bekleyip bazı hijyen eksiklikleri gördükten sonra bir önceki deneyimimizde çok da fena bulmadığımız Stadio’ya bir daha gitmeye karar verdik. Menüde oldukça çeşit olmasına rağmen Türk yemeklerini nasıl yaptıklarını merak ettiğim için “Istanbul Kebap” denemek istedim. İçinde domuz eti kullanılmadığının teyidini aldıktan sonra siparişi verdiğimde garson bana “side dish” tercihimi sordu. Tabi ülkemizdeki kebap sipariş ettiğinizde masayı donatma anlayışı burada olmayınca yanında garnitür sorması çok doğal. Neyse, nar ekşili marul ile servis edilen bizim Adana kebap diye nitelendirebileceğimiz kebap makul bir sürede servis edildi ve lezzeti gayet iyiydi. 38 leyi gibi bir fiyat Romanya standartlarında orta seviyede kalıyor. Yurtdışına sık çıkan arkadaşlarımdan etin yurtdışında ucuz olduğunu duyuyordum. İlk hafta itibarıyla etin salataya ve makarnaya kıyasla uygun olduğunu ben de gözlemledim. Bu Cumartesi akşamı, İsviçre’den gelecek diğer denetim ekibiyle bir araya gelip beraber akşam yemeği yemek için şehirde popüler olduğu söylenen “Caru’cu Bere” (literally “Cart with Beer”) adlı restaurantta buluşacağız. Gündüz herkes serbest zamanını değerlendirip akşam 8’de mekanda buluşalım diye karar alınca ne olur ne olmaz ben önceden mekana nasıl ulaşacağımı bir keşfedeyim diye öğlen yola çıktım. Öğlene kadar da iş yerinde yakında gireceğim “bağımsız denetim sınavı” konularına çalıştım ama onun konumuzla alakası yok. İnternet paketim olmadığı için wi-fi üzerinden Google Haritalardan Bükreş haritasını indirip (boyutu 30 mb) mekanı buldum. Evet biraz hızlı ileri sardım, bulmam çok kolay olmadı ama bunda şehrin ya da haritaların bir suçu yoktu. Neyse günlük adım hedefimi tutturarak mekana ulaştım. Öğlen 2 gibi oradaydım, oturacak yer yoktu ve girmek için sıra bekleyen insanlar vardı. Mekanın popüler olduğunu ve akşam da buraya ulaşabileceğimi teyit ettikten sonra biraz çarşıyı ya da buradaki adıyla “Old Town”u gezeyim istedim. Elimde olmadan Türk markalarını görünce pek bir sevindim. Hatta dayanamayıp Garanti Bankası’nın fotoğrafını çekip, Koton mağazasının içini gezdim. Havanın sıcak olması ve sırtımda içinde bilgisayar olan bir çanta taşıyarak o kadar yürümek beni yormuştu, kendimce Alaçatı’ya benzettiğim sokaklarda gezerken bir yemek molası vermeye karar verdiğimde karşıma “Efendi” çıktı. Bildiğin dönerciydi, dürümde kaşarlı bir et döner yanına da nar aromalı Sırma marka soda sipariş ettim. Hem de sadece 25 leyi’ye. Kesinlikle Romanya’daki fiyat performansı en yüksek olan yemek tecrübemdi. Gurbette Türk ürünleri görünce önüne geçemediğim bir duyguyla atlıyorum ama belki de yeniliklere daha açık olmam lazım. Neyse daha dört hafta buradayım bakalım neler deneyimleyeceğim.

Yukarıdaki paragrafı kaleme aldıktan 6 gün sonra gözlemlerimle kaldığım yerden devam ediyorum. Bükreş’te yaklaşık iki haftayı devirdikten sonra şunu net bir dille söyleyebilirim ki bu şehirde İngilizce bildikten sonra hiçbir sıkıntı çekmezsiniz. İlk günümde sokakta gezerken yaşadığım ürkeklikten bugün eser yok çünkü ne derdim olsa rahatlıkla iletişime geçebileceğimi biliyorum. Marketteki promosyoncu elemanla ya da kasiyerle, her çeşit restauranttaki garsonla, oteldeki bellboy ile, herhangi bir Über şöförü amcayla ya da spor salonundaki personal trainer ile kısaca aklınıza gelen her statüdeki insanla İngilizce konuşabileceğinizi, kendinizi ifade edebileceğinizi bilmek önemli bir konfor alanı sağlıyor.

Bir de şu trafik ve yayalara saygı konusuna değinmeliyim… Bükreş’te araçların kullandığı caddeler bizdekilere göre çok ama çok geniş. İnşa etmekte üzerimize yok ama nedense bizde bu geniş yollardan yok. Belki bir gün bizde de olur, belli mi olur… Ama bizde maalesef kolay kolay olmayacak bir şey daha var burada. O da yayalara saygı. Yaya geçidi olarak belirlenmiş yoldaki çizgilerin üzerinde yürümeye başlamanız halinde hangi araç olursa olsun duruyor. Ben ilk 5-6 gün de baya tedirgin bir şekilde geçerken benimle beraber olan Avrupa’lı arkadaşlarım son derece emin ve rahat bir şekilde yaya geçitlerini kullanıyordu. Ülkemizde bunlara hiçbir şekilde güven olmayacağı için ben başta hep araçları kontrol edip, mümkünse şoförle göz teması kurarak karşıdan karşıya geçtim. Şimdiler de yavaş yavaş o ürkekliği üzerimden atıyorum. Tabi Türkiye’ye döndüğümde bu alışkanlığımdan hemen vazgeçmem gerektiğini de biliyorum. Aksi takdirde, ülkemizde bu çizgileri hiç bir şoför umursamayacağı için baya üzülebilirim.

Buradaki ikinci hafta sonumda Cumartesi günü alışveriş merkezlerini keşfetmek için önce biraz Google haritalarda keşif yaptım, ardından da kendimi yollara vurdum. Belki kurgu sanacaksınız okurken ama hiç böyle ufak hesaplarla işim olmaz, size bir gözlemimi aktaracağım ki gerçekten çok bomba: Cumartesi öğlene doğru plazaların olduğu bir caddede yürüyorum. Cadde geniş ama tatil olması ve evlerin çok olmaması sebebiyle hem yol, hem de cadde oldukça boş. Yolun karşısında bir adam duvara iyice yanaştı, elini önüne götürdü ve tahmin edeceğiniz gibi çişini yapmaya başladı. Ben de bir yandan yürürken bir yandan da adamı izledim. İçimden de “vay be Avrupa Birliği vatandaşı ama yuhh yani!” diye geçirdim. Neyse sonra adam önünü düzeltti, yürümeye devam etti. Elinde siyah bir poşet vardı, ve üzerinde “Süravi” yazıyordu. Yoksa Türk müydü?

Ve sahne Rod Stewart'ın... 
Romanya’da olduğum sürede bir de dünya yıldızı izleme şansına eriştim. Kim miydi bu yıldız? Rod Stewart. 73 yaşındaki rock yıldızını açıkçası daha önce pek dinlediğimi söyleyemem ama tabi ki büyük bir isim olduğunu biliyordum. Kendisini sahnede görünce de, neden bu kadar büyük bir yıldız olduğunu çok iyi anladım. Gerçekten sahne şovu ile müziği çok iyi birleştiriyor. Rod Stewart’ın konserdeki performansını bir yana bırakacak olursak, Rumenlerin konser esnasındaki tavırlarına/duruşlarına hayran kaldım. Binlerce insan parlamento binasının önünde toplanmıştı ve adeta su gibi akan alkole rağmen bir tane taşkınlık yapan, olay çıkartan, çevresini rahatsız eden kişiye rastlamadım. Hani derler ya, ağzınla iç diye, adamlar gerçekten ağızlarıyla ve adabıyla içiyorlarmış, takdir ettim.

Bu arada bu satırları yazdığım Eylül ayının son haftasında burada havalar erken kararmaya ve oldukça sert esmeye başladı. Hava durumu dinleyenlerin sıklıkla duymaya alışık olduğu “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası”nı burada yaşamaya başladım, atkısız dışarı çıkamaz oldum. Neyse ki yalnız değilim, sokağa çıktığımda ceketini giyip atkısını saran pek çok kişiyi gözlemliyorum.  

Hafta içi şirket yönetimi bizi geleneksel Romanya yemekleri yiyebileceğimiz “Lacrimi si sfinti Restaurant”a götürdü. Adının pek bir acayip olduğunu görüp de yanlış yazılmış sanmayın, yazımını internet sitesinden de kontrol edip kopyaladım. Ortam fazlasıyla otantikti, müzik ve konum da gayet iyiydi. Başlangıçlarla birlikte masaya etlerin gelmesiyle birlikte işin rengi değişti. Geleneksel olan neredeyse her yemekte Romenler domuz eti kullandığı için ilk etapta benim için tek alternatif masadaki mezeler gibi gözüktü. Neyse ki durumu fark eden ev sahipleri olaya müdahale etti ve önceden verilmiş olan siparişlere kuzu ve ördek eti ekletti. Özellikle ördek eti bir hayli başarılıydı, Bükreş’te özel bir akşam yemeği yiyeceklere duyurulur.

Hafta sonu yine kendime vakit ayırma şansı bulunca abartıp hem Cumartesi hem de Pazar minimum üçer saat bir Starbucks şubesinde geçirdim. İlk gün kitap okuyup blog yazdım, ikinci gün de ciddi ciddi hazırlanmaya başladığım bağımsız denetim sınavına çalıştım. Starbucks’ta tabi çevremi de gözlemleme şansım oldu. Burada da özellikle zincir kahve mağazalarının müşteri portföyü bizdekine çok benziyor. Bir kısım insan tek başına gelip bir şeyler okuyor ya da çalışıyor, bir kısım genç (ya lisenin son sınıfları ya da üniversitenin ilk sınıflarında olduklarını tahmin ediyorum) laptoplarını açıp ortak projelerini yapıyorlar, bir de sevgilisiyle gelip bol bol fotoğraf çekip koyu muhabbete dalanlar mevcut. Maalesef tost, sandviç çeşitleri bizdekinden çok az ve sürüm hiç yok denecek kadar, şöyle ki ben girdiğimde mağazadaki az seçenekten bir tane kaşarlı (malum domuz eti konusu) sandviç seçip siparişi veriyorum, 3 saat sonra çıkarken aynı sandviçler bekliyor oluyor. Ama günün sonunda son iki haftada toplamda sanırım 12 saatten (min 3 saat * 4 gün) fazla 2 farklı Starbucks şubesinde vakit geçirdim, amaca yönelik hizmet aldığım için hep mutlu ayrıldım.

Romanya'da her çeşit kumarhane mevcut, adeta her bütçeye göre kumarhane imkanı sunulmuş
Gelelim sokakların durumuna… Avrupa Birliği falan da olsa sokaklarda bizimki gibi tükürük görmeniz çok olası. Hatta bazı sokaklar gayet kokuyor. Bükreş’te çok zengin bir tabaka var kesin. Bu yüzden trafikte ya da park halinde Bentley, Maserati, Rolls Royce, Porsche, Volvo, Mercedes, BMW gibi arabaların üst modellerini sıklıkla görebiliyorsunuz. Şehrin içinde ağaçlar arasında harika konumlanmış villalara da rastlamanız mümkün, bununla beraber aynı villanın kapısında bir evsiz adamın yatıyor olduğunu görmeniz de. Anlayacağınız, bizdeki gibi burada da iki kutup var ve bu iki kutbun arası sosyo-ekonomik açıdan oldukça açılmış durumda.

Romanya’daki denetim ekibimizle çalışmalarımızı özverili bir şekilde sürdürünce ortaya şöyle bir tablo çıktı: “Eee biz zaten yapmamız gereken kontrol ve testleri tamamladık, daha fazla kalmamıza gerek yok, haydi bunu merkeze iletelim ve erken dönüş için onayımızı alalım.”  Ardından erken dönüşün bütçeye katkısı da göz önünde bulundurularak onay geldi ve dönüş biletimizi aldık. Peki Romanya ve Bükreş üzerine yazdığım bu içerikte neden böyle bir başlık açtım diye sorarsanız, bunun iki cevabı var. Birincisi ilk paragraflarda yazdığım gibi 32 gün değil 25 gün Romanya’da kaldım. İkincisi ise, ki bence asıl konu da bu, otelden erken ayrılacağımızı 2 iş günü öncesinden otel yönetimine yazılı olarak bildirmemizin ardından otelin müşteri ilişkileri müdürünün göstermiş olduğu tavır oldu. Baştan beri Sheraton’da kaldığımız için çok memnun değildik. Odalarımızın iyi temizlenmemesi, kahvaltıda sunulan seçeneklerin yetersiz/garip olması, otel personelinin kaba davranışı gibi sebeplerden ötürü aklımız alternatif otellerde kalmıştı ancak bavulları toplayıp çıkmak gözümüzde büyümüştü. Her neyse, ekip şefi arkadaşımız otelden Cuma çıkacağımızı ve memnun olmadığımız konuları belirten mail attığı Çarşamba sabahı müşteri ilişkileri müdürü 32 gün kalacağımız yönündeki bildirimimize istinaden 110 Euro + vergiler içeren fiyat teklifinin bize sunulduğunu, aksi takdirde kredi kartımızda bloke edilen tutarın çekileceğini belirten bir mail ile dönüş yaptı. Özetle almadığımız bir hizmet için bizden ödeme yapmamızı istiyorlardı. Bunun üzerine kendisiyle telefonda konuştuk ve önceki maillerde de 32 gün kalacağımıza dair bir taahhüdümüzün olmadığını kendisine ifade ettik ama fikrinde ve tavrında bir değişiklik olmadı. Bu sorunu kendisiyle çözemeyeceğimizi anlayınca kendisinden daha yetkili biriyle görüşmek istediğimizi, aksi takdirde otelleri ile şirketimizin ilişkilerinin bozulacağını ilettik. Aynı gün akşam beş buçuk için otel genel müdürü ile bir toplantı ayarlandı. Yaklaşık kırk beş dakika süren hararetli görüşmede uzun süre otellerinin bu durumdan zarar edeceğini (aynı görüşme esnasında “peak season”da olduklarını da iletmelerine rağmen) belirtseler de böyle bir masrafı şirketimize yansıtamayacağımız için günün sonunda cebimizden ödemek zorunda kalacağımızı belirtince geri adım attılar ve kaldığımız kadar ödememiz konusunda anlaştık. Peki o akşam ne mi oldu, ben odamda yavaştan bavullarımı hazırlarken kapım çaldı ve kibar bir görevli elinde meyve tabağı ve makaronlarla odama girmek için izin istedi. Genel müdürlerinin sevgilerini ilettiğini söyledi ve tadını çıkarmamı istedi. Ben de öyle yaptım. Neyse ki otel yönetiminin fırsatçı tavrı son bulmuştu ve orta yol bulunmuştu.

Ve Romanya izlenimlerime dair son satırları, İzmir Karşıyaka’daki evimden bildiriyorum. Hani YouTube’da cep telefonu inceleme videolarının sonunda bu fiyata alınır mı alınmaz mı gibi bir değerlendirme oluyor ya, ben de o şekilde bir final yapacak olursam, yani Romanya’ya gitmenizi önerir miyim diye kendime sorsam cevabım şöyle olur: Eğer sıklıkla yurtdışına seyahat ediyorsanız, Romanya’yı da görmenizi öneririm. Tarihi binaları, nehri, havası, ülkemize yakınlığı, yaygın şekilde İngilizce konuşulması gibi sebeplerle gördükleriniz arasına katmanız güzel olur. Ancak çok sık yurtdışına çıkma şansınız yoksa, bir başka deyişle, tek sıkımlık kurşununuz varsa, dövizin de Türk Lirasına karşı oldukça değerli olduğunu göz önünde bulundurursak, diğer alternatifleri değerlendirmenizi öneririm. Sokakların pisliği, yemeklerinin çok başarılı olmaması, alışveriş için çok fazla özgün alternatifin olmaması aklıma ilk gelen sebepler. Bu arada İzmir’e dönüşü İstanbul üzerinden THY ile yaptım, rötarsız olduğunu düşündüğümüz seferler yaklaşık 5 saat 10 dakika sürüyor. Alternatif olarak rekabetçi fiyatıyla Pegasus’u da değerlendirebilirsiniz. Romanya’daki son günümde otelden çıkıp bindiğim taksi şöförü aksanımdan Türk olduğumu anlayınca Lucescu ve Hagi muhabbeti yaptıktan sonra genel olarak ülkelerini beğenip beğenmediğimi sordu. Ona verdiğim samimi cevap ile değerlendirmemi bitireyim: “Ben Romanya’yı ve Bükreş’i beğendim. Beklentimin üzerindeydi ve ciddi bir sorun yaşamadan 4 hafta geçirdim.” Umarım siz de gitme fırsatı bulursanız keyifli vakit geçirirsiniz!
Misafir denetçi olma hikayemde dönüm noktası...

Bankalar bizdeki kulelerden farklı

Old Town'da her haftasonu farklı sokak sanatçılarını dinlemek mümkün

Parlemento binası oldukça büyük

Bu binanın önünden her geçişimde  ressamların eserlerini hikayeleriyle beraber pazarladıklarına şahit oldum

Haftasonları çalışmak için düzenli olarak Starbucks'ı tercih edince belli bir gönül bağımız oluştu :)

10 Eylül 2018 Pazartesi

My Gloria Experience

This summer, I had the chance of having my vacation at Gloria Verde Resort. I call it “chance” because the hotel makes you feel lucky with all its facilities and activities. My vacation had a much more important status this year which comes from the reason that it was our first “long-stay” hotel vacation with our 4 year old son. This is why we looked for a hotel in Antalya which has suitable atmosphere for children. In 2007, I had once stayed at Gloria Golf Resort and had good memories with it and after seeing the photos and watching the mini clip of the hotel in ETS Tur’s website, we agreed to book the hotel. It was early in January 2018 (the exact date was 8 January 2018) and we benefited from the advantageous price offer of the early reservation period. Although I bought an insurance for my reservation, thank God, we didn’t need to use the insurance and entered the hotel on the right day: 29 August 2018.

Even super heroes need a rest at patisserie!
We arrived at the hotel around 11 am and though it was stated that the room will be available at 2 pm, we were more than welcomed to our room just after checking in. This was a nice favour. The belly boy was so successful and he carried all our necessary belongings to our room without any notification or request. This was another good job. After resting a little bit in our room, it was time for lunch and in fact it was time for “joy”. I call it “joy” because the rich menu presented both in the lunch and dinner was a real joy for me and my family. We loved the foods for sure, this is a reality which we observed when we turned back to home and saw our upgraded weights. (Nowadays we are on diet for losing the weights we gained at Gloria Verde) Let’s concentrate on the things we do rather than the things we ate. But before that, just one reminder, do not forget to leave place in your stomach for the things you will eat in the patisserie because there you will find really delicious desserts which you cannot easily reject. That’s enough about the foods, what is next? Summer means sea, pool, sun and swimming for me. And Gloria is where you can find all of these together. There are pools which you can safely swim with your children. Additionally, our son enjoyed swimming in the sea as well. The music around the pool was cool and for those who are seeking sport activities in the pool made pool handball matches every afternoon. My favourite activity in the late afternoons was drinking alcohol (especially Gin Tonic) with my wife (her favourite was Ice Coffee). For those who are wondering our son, please keep calm because he enjoyed Kids Club activities with his international friends. As parents, we had free time to stay alone and we were sure that our son was also having quality time. Every evening, the hotel presents various entertainments for the guests just after the dinner time. Generally we preferred the ones for the children first which finished around 9 pm which is the time to go bed for children. But of course there were alternatives live music (various types), DJ performances and dance parties till the midnight.
Everyone needs some time to relax
On the victory day (30 August 2018), we were at the hotel as well. This was a well-chosen date to be at Gloria because that day a special event was organised: Live DJ Mahmut Orhan Performance. Due to the victory date, that night special light shows and fireworks were prepared. Certainly we loved what we watched. And following these shows, we enjoyed listening the sets DJ Mahmut Orhan played for the guests. Once I remember saying my wife that “this is truly the best day I had in 2018” and this was because of the alcohol I drank but because of the joy I received from the atmosphere as a family. Many thanks to all the ones who had effort in that special event!

Yorulmaz family's golf experience, life-time experience


In conclusion; it was really a great vacation experience both for me and my family to be at Gloria Verde Resort. Last but not least, we also had the chance of playing golf in the hotel after having a free training from our golf trainer. What an experience it was! We left the hotel with nice memories and plans for our next visit in the coming summer. Hopefully, we will have new vacation days at Gloria. For those who are thinking to book a room at this hotel, I totally recommend it. Just enjoy your stay!

1 Mayıs 2017 Pazartesi

1 Mayıs'ta Kendini İyi Hissetmek

Bugün 1 Mayıs. Pazartesi gibi sevmediğim bir gün olmasına rağmen tatil gibi sevdiğim bir niteliği var. O halde yaşasın 1 Mayıs...

Tatil sabahları Okan oyun oynamak için ekstra bir motivasyona sahip oluyor. Benimse haftasonu yaparım diye düşünüp de yapamadığım "işle ilgili işlerim" (garip bir tanımlama ama öyle) olduğu için ben de Nilgün ile Pazar akşamından anlaşıp sabahtan evden kaçış planı yaptım.

Saatimi 6 buçuktan biraz önceye (genelde küsüratlı saatleri seçerim alarm için) kursam da vücut saatim beni daha erken uyandırdı. Telefonumda facebook hesabımın kilitlenmiş olduğuna yönelik uyarıyı görünce tuvalete bile girmeden ne olup bittiğini anlamak için salona gidip laptop'umu açtım. Çinden birileri hesabıma giriş yapmaya çalışmış, neyseki Facebook önlem amacıyla hesabımı kilitlemiş, şifremi değiştirip hesabımı kurtardıktan sonra hazırlanıp evden çıktım. Tam ayakkabılarımı giyerken Okan'ın da odasından çıktığını duymak kendimi adeta evden evin sahibi gelmeden çıkan hırsız gibi hissettirdi ama yapacak birşey yoktu.

7'den önce her sabah önünden geçtiğim kahvede, bu kez oturmak için bulunuyordum. Bir zeytinli poğaça ve çay alıp bilgisayarımı açtım. Güncellemem gereken guideline'larımı güncelleyip, ISO27001 ile ilgili yapmam gereken varlık envanteri ve risk analizi değerlendirmelerini tamamladım. İşlerimi hallettikten sonra ortam değişikliği için Bostanlı'daki Starbucks'a geçtim. Bu kez bir tall boy Americano'nun yanında sabahın erken saatleri için biraz yüksek volume'lü de olsa güzel bir müzik ile çalışmaya başladım. Benim için öncelikli olan maili cevaplandırdıktan sonra da kendimi bu blog içeriğini hazırlarken buldum.

Bu son paragraf bitince bir mail daha atıp bu kez eve dönüş yoluna geçeceğim. Diyeceğim şudur, farklılık iyidir, tatil güzeldir, kendinle başbaşa kalmakta verimliliği artırır. O zaman yaşasın 1 Mayıs...

Yıllar sonra gelen edit: O zaman da çalışacak tatil günü arıyormuşum, şimdi de, huy çıkmıyor...

15 Haziran 2016 Çarşamba

İyi Tatiller

Haziran ayının gelmesi, okulların kapanması ve sıcakların başlaması ile birlikte pek çok kişi tatil planlarını yapmaya başladı. Özellikle özel sektör çalışanlarının yıl içerisinde kısıtlı tatil yapabiliyor olması sebebiyle tatile verdikleri önemi yakinen biliyorum. Her ne kadar yaşadığım şehrin tatil beldelerine yakınlığı sayesinde haftasonları ufak kaçamaklar yapma fırsatım olsa da yıllık izin kapsamında planlanan tatilin yeri bambaşka. Herşeyden önce, tatile çıkmadan önce, yani planlama ve hazırlık aşamasında bana sağlamış olduğu motivasyon benim için heyecan verici. Ayrıca bir yıl boyunca yaşadığımız yoğun tempo sonrası bünyemize iyi gelecek ve önümüzdeki zorlu süreçler için moral depolamamızı sağlayacak olan tatil hem bir ihtiyaç, hem de bir kendini şımartma olarak değerlendirilebilir.

Bu ayki Forbes dergisinin düşünceler bölümünde de tatil ve dinlenme ile ilgili özlü sözler derlenmiş. Bunların arasından hoşuma giden ve aklıma yatanları bloğuma taşımak ve paylaşmak istedim. Bu sıcak yaz günlerinde hepimize ilham versin…
 
Boş vakit, insanın kendisi için faydalı şeyler yaptığı zamandır. Ve ancak çalışkan olanlar buna ulaşır. Benjamin FRANKLIN

Yılın 52 haftası çalışan biri, bu haftaların hiçbirinde elinden gelenin en iyisini yapmıyordur. Ara vermek nefes almayı hızlandırır. Tatilin gerçek amacı yalnızca eğlenmek ya da zaman öldürmek değildir. Zindelik kazanmak, işe yararlığı artırmak ve başarıya teşvik etmektir. B.C.FORBES

En iyi dinlenme, buna vaktin olmadığı zamandır. Sydney J. HARRIS

Pek çok insan harıl harıl çalışmayı biliyor, bir diğer çoğunluk ise en iyi şekilde eğlenmeyi. Ama çok az insan işi eğlenceli hale getirmeyi ya da boş zamanı değerlendirmeyi başarıyor. Sydney J. HARRIS

Boş vaktimi dünyadaki hiçbir zenginliğe değişmem. Honore de MIRABEAU

Tatilin esiri olacağınıza, onu işinizin uşağı yapın. Francis QUARLES

Nasıl ki bir odadaki boş yerler onu oturulabilir kılıyorsa, kısa tatiller de hayatı çekilir kılar. Lin YUTANG

Demiri sıcakken dövmek gerekir. Boş vaktiniz olduğunda da parlatırsınız. John DRYDEN

Dinlenmeye vakit bulamayanlar er ya da geç hastalığa zaman ayırmak zorunda kalır. John WANAMAKER

Hayat, çalışmak ve dinlenmekten ibarettir. Ve dinlenmenin kalitesine bağlı olarak başarı ya da başarısızlık öyküsü yazılır. F.D. van AMBURGH

14 Eylül 2015 Pazartesi

En İyi Psikologdan Bile İyi

Yılda bir kez (belki daha fazla da olabilir) Pazartesi sendromunu yeniyorum. Nasıl mı? Pazartesi sabahı için yarım günlük izin alarak. "Yaw Volkan bunun bu kadar etkisi mi olur, zaten geçen sene de sen bu konuda blog yazmıştın" falan demeyin. Yaşayan, hisseden bilir. Durumu, hafifliği, anı yaşamanın yoğun çoşkusunu ifade etmenin tarifi güç ama kesinlikle muhteşem bir his...

Herşeyden önce o Pazar öğleden sonranın berbat ötesi ruh halini tamamen unutuyorsunuz...Evet ertesi sabah statünüzde bir değişiklik olmuyor, yine SSK'lısınız belki ama kafa onu farklı yorumluyor ve sizin psikolojisinizi koruyor. Fevkalade... Bir kere haftasonu tatilini tam olarak yaşıyorsunuz. Ertesi sabah ise diğer insanlar çalışırken siz ya izin alma sebebinize uygun olarak işinizi takip ediyor ya da sadece kendinize bir süreliğine off veriyorsunuz. Hani fabrikalarda belirli bir dönemde makineler durur ve çalışanlar izne gider ya, işte öyle bir şey...

Şimdi izninizle ben şu güzel Pazartesi sabahının tadını çıkarmak istiyorum. Siz de ilk fırsatta kendiniz için bunu yapın, tabii ki emekçiyseniz, yoksa size her gün Cumartesi'dir belki de...Saygılarımla,

19 Mayıs 2015 Salı

Liderlik Üzerine...

19 Mayıs 2015 Salı günü evde, açıkçası yatağımda, öğlen uykusu kıvamında Flipboard'da gezinirken güzel bir poster gördüm. Son derece motive edici, bir o kadar içten, dürüst ve doğal geldi bana. Paylaşmak istedim bu özel günde. Tüm liderlik sevdalılarına sevgilerimle...

31 Mart 2015 Salı

Hakkını Vererek Yaşayın

Yazayım mı, yazmayayım mı, blog da mı yazsam yoksa bu konu hakkında sadece bi tweet mi atsam derken ipad de beyaz bir sayfa açmış buldum kendimi...

Tarih 31 Mart 2015 Salı. Saat 7:13, servisteyim. Mavişehir'den Torbalı yönüne doğru yola çıkacağız. Benim için haftanın ilk iş günü. Yıllık izinleri planlı bir şekilde eritmek için Pazartesi bir günlük izin kullanıp haftasonuyla birlikte üç gün dinlenmiş oldum. Dinlenmek demişken ne kadar hakkını verdim, işte o tartışılır. 

İzni planladığınız zaman, planlanan andan izne çıktığınız ana kadar özlemini duyduğunuz o kadar çok şey yapmak istiyorsunuz ki, ne kadar dolu dolu yaşayıp keyif aldığınız anlar olsa da "ah keşke şunu da yapsaydım" dediğiniz mutlaka oluyor. Üç günlük kısa bir tatil olsa da üç günü fena geçirmedim. Herşeyden önce hep ailemle biraradaydım. Ama bu sabah işe gitmek için çantamı hazırlarken tatil öncesi yapmayı planladığım ama fırsat bulamadığım şeyler aklıma geldi. Ne yalan söyliyeyim, içim şöyle bi burkuldu açıkçası. Yapabilceğim daha bir kaç şey vardı ama zaman da kısıtlıydı, anca yani... Hem beni bilen bilir, öyle uzun uzun uyuyan, saatlerce playstationda vakit öldüren biri de değilimdir.

Efendim yavaştan konumuzu toparlayalım... Hayatta sürekli planlar yapıyoruz. Bazen hedeflerimize tamamiyle erişiyor, bazen de bu yaptığımız planlarla sadece Tanrı'yı güldürüyoruz. Ama ne olursa olsun siz yaşamanın hakkını verin. En çok yapmak istediklerinizi mutlaka ama mutlaka yapın. Deneyin, tecrübe edin. Sonra yapmadığınız için pişman olmayın. Basit bir tatil bile bunu bir insana yaşatabiliyorsa, bir ömrün sonuna geldiğinizde pişmanlıklarınız çok büyük olabilir. İşte sırf bu yüzden hakkını vererek yaşayın...
 

Google adsense

Analytics