gezi yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2025 Cuma

Lozan’a Veda Ederken


15
  Mayıs 2025 Perşembe öğleden sonrasında yavaştan Lozan’a veda etmeye hazırlanırken biramı yudumlayıp anın tadını çıkarıyorum. Eğitimden çıkıp gündelik işlerin acillerini hallettikten sonra “ne güzel şehir”, “biz yaşamıyoruz valla” diye diye yukarıdan yine göl kenarına indim. Neredeyse herkesin t-shirt giydiği bu sıcak havada göl kenarına ceketli ve yetmezmiş gibi sırtında çanta, elinde alışveriş torbası ile gelince hızlıca yine Pazar akşamı yemeğimi yediğim Lacustre’ye geldim. Tarihi tekerrür ettirecektim ama bir önceki sefer rezervasyon yaptırdığım masa doluydu, yemek servisi ise 5’te başlayacaktı. Güneşi burada batırıp biraz kendimle başbaşa kalayım, sonrasına bakarız.



Çevremde o kadar çok gürültü var ki yazarken zorlanıyorum ama insanların sohbet ediyor, anın tadını çıkarıyor olduğunu görmek onlar adına çok güzel. Bizdeki gibi herkes telefonuna bakmıyor ya da fotoğraf çekilmek derdinde değil. Özendiğim çok şey var bu şehre dahil. Burayı gördükten sonra “Türkiye çok güzel, eşi benzeri yok” diyenlerin diğer ülkeleri ne kadar iyi bildiği konusunda şüphem doğdu. Bir önceki gelişimde bu kadar etkilenmemiştim ancak bu sefer baya bir etkisi altından kaldığımı kabul etmeliyim. Umarım arayı çok açmadan yine gelmek nasip olur.





Bu seferki ziyaretimi daha güzel kılan şeylerin başında pek tabii ki insan ilişkileri de geliyor. Akıl hocam Mark ile buluşup onu dinlemek, onunla bir şeyler paylaşmak harikaydı. Onu tanıdığım için çok mutluyum ve onunla hatıralar biriktirebildiğim için de kendimi şanslı buluyorum. Bir önceki sefer olduğu gibi yine ev sahipliği yaptı ve beni iki kez yemeğe çıkardı. Hem de turist gibi değil, lokal gibi deneyimler elde etmemi sağladı. Teşekkürler Mark, kesene bereket! (Bu içeriği İngilizceye de çevireceğim, bakalım yapay zeka bunu nasıl çevirecek)




Bu duygularımı ve hatıralarımı yazıya dökerken biraz romantik olduğumun farkındayım. Bazı gerçekleri dışarıya vurmayınca insanlar instagramda paylaştıklarımla İsviçre’nin altını üstüne getirdiğimi düşünebiliyor. Ama şu da bir gerçek ki bedelini de ödüyorum. Ortalama uykum yine altı saatin altına düştü, geceleri gündüz biriken mailleri cevaplayabilmek için hayli geç yatağa gidiyorum. Yine de şükür, İstanbul’da olsam da aynı mailleri cevaplayacaktım ama bu deneyimi elde edemeyecektim.



Beni güneşten koruyan gölgeliği az önce kapattılar. Ekranım parlamaya, biram ısınmaya ve yüzüm yanmaya başladı. Bardağın dolu tarafını görmem gerekirse, yaklaşan bir yolcu gemisi var, bakalım kimler inecek. Doğal D vitamini alıp biraz çevremi gözlemleyeyim. Yarın ofisten çalışıp, akşam da bu güzel şehre elveda diyeceğim. Umarım kısa süreliğine...


Ekleme: Yukarıdaki satırları yazdıktan sonra otele doğru yukarı çıktım ve sıcağın etkisiyle beraber yokuş beni baya bir hırpaladı. Otele girmeden direk favori hamburgercime gidip siparişimi verdim, öyle keyif aldım ki aylar sonra gaza gelip Google Maps’te bir mekan değerlendirmesi bile yaptım. Sonrası mı? Yine Outlook, SAP ve diğerleri… Biraz da oyun oynadım ama ne oyunu olduğunu burada yazamayacağım, o da bende kalsın.



Sağlıcakla,

Volkan

23 Nisan 2019 Salı

İstanbul Gezimiz - Nisan'19

Aralık ayının 30. günüydü. 2019 için ilk tatil planımızı yapıp İstanbul için uçak bileti alıp, Romanya’dayken otelde kaldığım 4 hafta sayesinde birikmiş olan puanlarımı kullanarak otel rezerve etmiştim. Planımız şöyleydi: 20 Nisan Cumartesi sabahı makul bir saatte İstanbul’a uçuyorduk, 22 Nisan Pazartesi akşamı da geri dönüyorduk. Böylelikle bir gün izin kullanarak dört gün tatil yapabileceğim bir dönemi ailemle İstanbul’da kafa boşaltarak geçirebilecektim.

Sonuç kadar sürece de önem veren bir yapım olması sebebiyle, benim için aradaki o dört aylık süreç yoğun çalıştığım yılın ilk çeyreğinde benim için motive edici, hatta kamçılayıcı bir unsur olmuştu. Sadece benim için değil, oğlum Okan için de aynısı geçerliydi. İlk kez kumbarasını aktif şekilde kullanıp para biriktirdi. Oyuncak alma amacındaki Okan kumbarası ağırlaştıkça daha mutlu oluyordu. Bir de odasındaki büyük takvimde 20 Nisan’a özel sticker yapıştırıp O da kendince geri sayım yapıyordu.

Neyse ki her şey yolunda gitti ve 20 Nisan’a kazasız belasız ulaştık. Gerçi ilk planımızdan bir sapma olmuştu, dönüş biletimizi Atatürk Havalimanı’ndan olacak şekilde planlamıştık ancak Pegasus’tan Şubat ayında gelen bilgilendirme ile uçuşumuzun 3. Havalimanı’na alındığını öğrendik. Açıkçası 6 Nisan’da kullanılmaya başlanan yeni havalimanı hakkında olumlu ve olumsuz onca şey duyup okuyunca insan merak ediyor, o yüzden bunu da bir fırsat olarak gördük.
Havaalanı'na ulaştık!
Fotoğraf yanıltmasın, Okan son derece rahat
Bu yazıyı bir gezi yazısından ziyade daha çok aile içi bir hatıra yazısı olarak düşündüğüm için şimdi İstanbul’da geçirdiğimiz 3 günü anlatacağım. İlgi çekmeye bilir, peşinen uyarayım, ancak benim ve ailem için hatıra niteliğindedir. Bilirsiniz, “yazı kalır”.

20 Nisan sabahı, seyahat heyecanından olsa gerek, kurduğumuz saatler daha çalmadan uyandık. Hazırlıklarımızı tamamlayıp önce bizim Cafe Blue’da İzmir klasiği simit peynir çay ile kahvaltımızı yapıp ardından Mavişehir İzban durağına arabamızı park edip havaalanına gittik.  Yanlış saymadıysam 22 duraklık yolculuğumuzun sonunda keyifler oldukça yerindeydi. Güvenlik kapılarından geçip uçağımıza alındıktan sonra belirtilenden de önce bizi İstanbul’a ulaştıran pilotumuz sayesinde İstanbul’a sorunsuz vardık. Okan’ın uçuş esnasındaki rahatlığı umarım sevgili eşim Nilgün’e de nasip olur deyip İstanbul maceramızla devam edelim.
İstanbul için enerji toplamak lazım
Hafta başından beri meteoroloji İstanbul için Cumartesi yağmur bildiriyordu, neyse ki indiğimizde yağmıyordu. Bavulumuzu aldıktan sonra Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Havabus’a binerek Taksim’e gittik. Havaalanından ulaşımla ilgili dersimizi önceden çalıştığımız için bu aşama da planlandığı gibi geçti. Taksime vardıktan sonra taksiyle Maçka’daki AC Hotel’e varmamız da pek kolay oldu. Okan için ek bir yatak odamıza yerleştirildikten sonra odamız konaklamamız için hazırdı. Biraz dinlendikten sonra yürüyerek Nişantaşı Midpoint’te öğle yemeğimizi yiyip moralimizi ve enerjimizi iyice yükselttikten sonra taksiyle Kanyon’a geçtik. Okan’ın biriktirdiği paraların meyvesini alma vakti gelmişti. Kanyon’da oyuncakçı olarak çok alternatif olmasa da Lego Store olması bize yetti. Bu aralar Minecraft’a adeta takılmış olan Okan Minecraft temalı bütçesine uygun Lego görünce başka bir mağaza görmek istemese de çok ısrar ettiğimiz için Kanyon’un yanındaki Özdilek AVM’yi de hatırımız için gezdi. Sonuç değişmedi, yine Lego’dan Minecraft temalı oyuncağını aldı. 23 Nisan kampanyalarından faydalanarak araya bir lego da ben kattım ancak bu yazının yazıldığı an itibariyle o oyuncağı annesi için aldığımı düşünüyor, oyuncakta stok iyidir, her zaman lazım olabilir.
Lego Store Hatırası
AVM’lerde vakit geçirdikten sonra bir kez daha taksiye binip Maçka’ya doğru yol aldık. Maçka girişinde şoför “nerede ineceksiniz?” diye sorduğunda “AC Hotel” diye cevap verince birden bağırıp “söylesenize, Beşiktaş’tan girerdim” vesaire demeye başladı. Gezmek istediğimizi söyleyince “o zaman Maçka parkında gezin” deyip indirdi. Bu tavrına pek anlam veremedik ama garip bir hatıraydı, yazmak istedim. Parkın içinden geçip yokuşta aşağı inerek otele vardık. Dinlendikten sonra çevremizi bir de gece görmek için tekrar dışarı çıktık. İlk işverenim olan PwC’nin de ofislerinin bulunduğu BJK Plaza’nın önünden geçip Akaretler’de yürüyüp Beşiktaş çarşısına vardık. Akaretler’deki mekanların gece oldukça hareketli olduğunu imrenerek gözlemlesek de biz çocuklu bir aileydik. Eski dost Kızılkaya’larda dürüm dönerimizi yedikten sonra yürüyüşümüzü tamamlayıp odamıza çekildik.
Pazar sabahı Beşiktaş iskelede kahvaltımızı yaptıktan sonra Türk kahvesi ile taçlandırdıktan sonra soluğu Deniz Müzesi’nde aldık. Eğer denizciliğe merakınız varsa, gemi, tekne ya da tarih ilgi alanınıza giriyorsa, ya da çevrenizde ilgilenenler varsa mutlaka gidin ya da gitmesini önerin. Hem merkezi konumu ile ziyaret etmesi çok kolay, hem de içeriği ile gerçekten çok doyurucu bir müze. Giriş kişi başı 10 TL ve çocuklardan ücret alınmıyor. Burada megabyte’larca fotoğraf çektikten sonra Ortaköy’e geçtik. Ortaköy’de ilk önce Nilgün’ü uzun süredir sayıkladığı tekne ile boğaz turunu gerçekleştirdik. 1 saat süren tekne turu güneşli havaya rağmen üst katta beni üşütmeyi başardı. Okan’ın da aşağı inme isteği ile turun geri dönüş kısmını teknenin alt katındaki kapalı kısımda sıcak bir şeyler içerek geçirdik. Tekne turunu özellikle Arap turistlerin ve instagram profilini zenginleştirmek için bir araç olarak gören kızların tercih ettiğini gözlemledim. Yine de 25 TL’ye güzel bir aktiviteydi. Tekne gezisi sonrasında bir Ortaköy klasiği olan Ortaköy’de kumpir yedikten sonra (hayır, ben light tost yedim) Okan’ın dayanabildiği kadar yürüyüp bir taksiye binerek Bebek’e ulaştık. Bebek sahilinde Pazar’ın ve güneşin tadını çıkaran yüzlerce insanla beraber sahilde yürüyüş yaptıktan sonra molayı Divan Pastanesi’nde verdik. Güzel havayı fırsat bilen İstanbul’lular her mekanı doldurmuştu. Bizim bulunduğumuz yerde de Filiz Akın’ı dünya gözüyle görmek bize nasip olmuştu. Bebek’teki molamızdan sonra geri dönüş için yola çıktık. Arnavutköy’e kadar yürüdükten sonra Okan bize bomba haberi verdi: tuvaleti gelmişti. Sağda solda girebileceğimiz bir uygun mekanı bir türlü bulamayınca riski aldık ve bir inşaatın köşesinde pantolonunu indirdik. Neyse ki küçük tuvaletiydi ve etrafta kimsecikler yoktu deyip bu konuyu kapatıyorum. Sonra yola devam ederken taksi aramaya başladık fakat herkes aynı saatlerde evine dönmek isteyince bu bizim için hiç te kolay olmadı. Sıkışık Ortaköy trafiğinin ardından Beşiktaş’a ulaşıp otelimize geçtik.


Bebek'te keyifler her daim yerinde
Pazartesi günü, İstanbul’daki son günümüzdü. Sabah uyandıktan sonra otelden çıkış vaktimize kadar biraz dinlenip kafa boşaltmak istediğimiz için odada vakit geçirmeyi tercih ettik. Valizimizi otele emanet ettikten sonra Akaretlerden inip ağaçlı yoldan Vodafone Park’ın oraya yürüdük. Oradan bir taksiye binip Galata Kulesi’ne gitmek istediğimizi söyledik. Miting sebebiyle taksi şoförü bizi Galata Kulesi’ne bırakamasa da yakınına götürdü. Tarihi kuleye girmek için sıra bekleyen kalabalığı görünce vazgeçip önünde fotoğraf çektirip İstiklal’e yöneldik. Burada, Yapı Kredi Yayınevi’nden Okan’a kitap aldıktan sonra Beyoğlu çikolatası alıp yemek yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık. Hem doyurucu hem farklı bir yer olsun derken kendimizi İstiklal’i bir uçtan bir uca gezmiş ancak hala bir yer seçememiş olarak bulduk. Bunun üzerine daha önceki İstanbul ziyaretlerimizde Nilgün’le denediğimiz Münhasır Döner & Kebap’ta karar kıldık. Hem ücretsiz wi-fi hem de lezzetli İskender olunca Okan’ın da keyfi yerine geldi. Ankara günlerinden favori yemeğim olan Beyti’nin yanında çiğköfteyi götürünce İstiklal’in kalabalığında yorulmuş olan ben de kendime geldim. Karnımızı doyurduktan sonra İstanbul maceramıza başladığımız gibi bitişi de Nişantaşı’nda yapalım istedik. Yürüyerek Nişantaşı’na gelip bir şeyler içmek için caddede bir yere oturduk. Son saatleri de “yüksek sosyete” ile aynı atmosferde nefes alarak geçirdikten sonra otelden bavulumuzu alıp Beşiktaş İskele’den Havaist’e binip yeni havalimanının yolunu tuttuk.
Galata Hatırası

Son keyif anları

Her güzel şey biter, önemli olan güzel bitirebilmek
Yolculuk esnasında koca otobüs biz dahil toplam 6 yolcu ile gittiği için oldukça rahattık. Pazartesi akşamı saat 5’te binmemize rağmen yaklaşık 1 saatte havaalanına ulaştık. Büyüklüğü ve modernliği ile oldukça göz alıcı gözükse de hala eksiklerinin olduğunu gözlemlediğimiz (örneğin Pegasus deskleri) stratejik havalimanımızda 2 saat kadar takıldıktan sonra (beklemek demedim çünkü o kadar sıkıcı değildi) uçağımıza bindik. Maalesef bir 25 dakika kadar uçakla havaalanında gezdirildik ve ardından İzmir’e indik.

İşte bizim bu 23 Nisan tatilimiz her ne kadar 20-22 Nisan arasını değerlendirmiş olsak ta bu şekilde geçti. Biz İstanbul’u sevdik. Yani böyle beğendiğimiz yerleri gezince güzel, keyifli. Kendi yorar pek tabi ki her daim yaşayanını, o yüzden zaten pek çok kişi bir şekilde ondan kaçmak derdinde.

Ee Volkan, peki sen gezdiklerini ve aklında kalanları anlattın da, bu geziden kendi ilk üçünü yazacak olsan bunlar ne olurdu derseniz?
  • Bebek – Arnavutköy arasında çok güzel yaşanır, yaş alınır. Hele ki stres seviyesi yüksek bir işte çalışmıyorsan ve iyi kazanıyorsan, değmesinler keyfine…
  • Her şeyin en iyisinin İstanbul’da olduğuna iyice inanmaya başladım. (Özellikle Münhasır’da yediğim kebaptan sonra bu fikir iyice güçlendi)
  • Her taksiye binişimde “işler nasıl” diye sordum ve hep aynı kapıya çıkan cevabı aldım, şoförler işlerin iyi olduğunu, müşterilerin ve diğer insanların harcamalarını kısmadığını söylüyor. Bu ekonomi iyi anlamına gelmese de insanların standartlarını varlıklarıyla ya da borçlanarak sürdürdüğünü gösteriyor.

13 Ekim 2018 Cumartesi

Romanya'da Misafir Denetçi Olmak

Misafir denetçi olarak 5 haftalığına ya da otel rezervasyonumda yazdığı gibi 32 geceliğine (yazının sonunda 32 gece kalmadığımızı da okuyacaksınız ama özellikle fırsat buldukça kaleme aldığım bu içeriğin akışı bozulmasın diye değişiklik yapmıyorum.) Romanya’nın başkenti Bükreş’te olacağım. Fırsat buldukça da gözlemlerimi not edip yıllar sonra da geri dönüp “ne günlerdi be!” diyebileceğim bir kaynak bırakmak istedim. Daha önce Romanya’da hiç bulunmadım, aslında çok fazla yurt dışına çıkan biri de değilim. Bundan 10 yıl önce 3 geceliğine yine iş için Paris’te bulunmuştum, bir de yurt dışı olarak kabul ederseniz Karadeniz gezisine çıktığımda birkaç saatliğine vizesiz Gürcistan’a geçmiştim.


Vize konusunun ne kadar önemli ve zorlu bir süreç olduğunu Romanya vizesi için evrakları toplayıp online başvuruyu yapma sürecinde oldukça iyi anladım. Şimdi kayıtlarımı tekrar kontrol ettiğimde, sadece bireysel başvuru kabul eden (yani acente vasıtasıyla başvuru yapamazsınız) konsolosluğa evraklarımı 18 Temmuz 2018 tarihinde internet sayfası üzerinden göndermişim. Hemen aynı gün akşamüstü saatlerinde ise 3 Eylül 2018 tarihinde olacak vize görüşmesi için bilgi maili geldi. Basitçe Excel’de iki tarih arasındaki farkı alınca 47 çıkıyor. Bir başka deyişle, vizeye başvurduktan 47 gün sonrasına konsolosluk gün veriyor. Benim 10 Eylül’de Bükreş’te olmam gerektiği için bu maili aldığımda oldukça gerildim. Önce bilgi ve tecrübelerine danışmak için şirketimin anlaşmalı seyahat acentesi olan Vista Turizm’i aradım, belgelerde bir sorun olmazsa yetişebileceğimi söylediler. Ardından gelen maile durumumu anlatan bir cevapla döndüm ama tahmin edeceğiniz gibi yanıt alamadım. En son olarak da arayıp durumumu sözlü olarak anlattım ve karşımdaki görevli değişik bir Türkçe ile eğer evraklarda sorun olmazsa görüşmeden 2 gün sonra vizemi vereceklerini söyledi. Aradaki süreci hızlıca ileri saracak olursam, 3 Eylül’de Romanya’nın İzmir’deki konsolosluğuna gittim ve her ne kadar internette yazmayan evrakların da istendiği bir durumla karşılaşsam da gün içinde onları da tedarik edip vize ücretini de yatırdım ve dedikleri gibi 5 Eylül Çarşamba akşamüstü saatlerinde vizem hazırdı. Bu kadar vize sürecini detaylandırdıktan sonra geçelim Romanya’ya varışıma…

10 Eylül sabahı önce İzmir’den İstanbul’a, ardından da İstanbul’dan Bükreş’e uçacak şekilde uçuşumu planlamıştım. Beni Romanya’ya götürecek uçak Türk Hava Yolları’nın anlaşmalı uçuş yaptığı Tarom’un uçağıydı. Maalesef görevlinin söylediğine göre bu firma Star Alliance’a üye olmadığı için bagajımın bağlantısını yapamadı ve bu sebeple İstanbul’da bagajımı alıp tekrar dış hatlarda Tarom’un gişesinden teslim etmek zorunda kaldım. Fiziksel olarak iki bavul, bir sırt çantası ve elde taşınan bir takım elbise biraz yorsa da yurtdışına çıkış heyecanı ile fazla koymadı. Her iki uçuşumu da şirketimin sunduğu 5 saati aşan uçuşlardaki business class tercih etme hakkını kullanarak gerçekleştirdiğim için gayet rahat geçirdim. Ne yalan söyleyeyim, business bileti bilerek almadım, bana en yüksek bagaj hakkını almam söylendiği için 50 kg bagaj hakkı veren bileti satın aldım, uçuştan bir gün önce koltuk seçimi için online işlemlere girdiğimde ban sunulan ön sıralardan business uçacağımı anladım. Şunu da söylemeliyim ki, business class uçarken THY gerçekten yolcusuna fark yaratıyormuş. Olay meyve suyunda değil de gözlerinizin içine memnuniyetiniz için bakan, müşteri memnuniyetine odaklanmış personeldeymiş. Neyse bu kıyaslamayla konumuzu dağıtmadan Romanya’ya inişime geçelim.

Uçaktan indikten sonra pasaport kontrolü için sıraya girdim. Sıra bana gelince karşımda tüm ciddiyetiyle bulunan görevli amca önce İngilizce olarak Pegasus’la mı geldin diye sordu, hayır Tarom’la dedim. Ardından neden geliyorsun dedi? Misafir denetçi olarak denetim ekibine katılacağım dedim. Nereden geliyorsun dedi? İzmir dedim. Onu görüyorum, hangi firmadan dedi, onu da cevapladım. Sonra kaç gün kalacaksın dedi, 33 gün dedim. Dönüş biletini, otel rezervasyonunu göster dedi. Sırt çantamdan otel rezervasyonumu teyit eden mail çıktısını kendisine verdim. Nihayet ikna olmuş gözüktü, kendi kendine bir şeyler yaptıktan sonra pasaportumu geri verdi. Bu süreçte beni ne kadar gerdiyse artık o rahatlamayla ağzımdan önce “teşekkürler” çıktı, sonra da hatamın farkına varıp “thanks” diyerek oradan uzaklaştım.

Bavulumu da aldıktan sonra havaalanındaki ilk taksiye bindim ve Sheraton dedim. Şoför amca Sheraton’un sonundaki “ton”u oldukça vurgulayarak adeta onayımı istedi, ben de kafamı yukarıdan aşağıya sallayarak onay verdim. Otelin önüne geldiğimizde taksimetre 36 Leyi tutmuştu. Şöfor’den belge isteyince bana dönüp “40 Leyi tuttu ama istersen bahşişle 50 Leyi verebilirsin” dedi. Taksimetreye bir daha baktıktan sonra “40 Leyi verebilirim” dedim. Bu kez “Yani bahşiş vermek istemiyorsun” dedi. Olay sanki benim açımdan bir vicdan testine doğru gidiyordu ve bu konuyu daha fazla uzatmamak için “45 Leyi ödemek istiyorum” dedim. Adamın gözlerinin içi hemen güldü ve teşekkür etti. Romanya’ya gelmeden önce ekşisözlük’ten buradaki taksicilerin marifetlerini okumuştum, ben de ilk günden tecrübe etmiş oldum.

Otele girdiğimde 32 günlük konaklama için her hafta Pazartesi takip eden hafta için provizyon ve geçmiş hafta için fatura ve ödeme şeklinde işlem yapabileceklerini söylediler. Bu iş yükü yerine girişte provizyon ve sonunda ödeme metodunu önersem de sürekli “garanti” için deyip duran görevlinin teklifini kabul ettim. Söylediğine göre benimle aynı ekipte olan diğer bayan arkadaşlardan biri de bu şekilde ödeme yapmayı kabul edip odasına yerleşmişti. Sonradan teyit ettiğimde bu bilginin doğru olduğunu öğrendim. Sheraton’daki odam metrekare cinsinden biraz küçüktü, alanın çoğunu çift kişilik yatağım kaplıyordu. Duvara yapışık dar bir masa vardı ve ben bu satırları orada kaleme aldım. Odanın bence en büyük dezavantajı açılabilir bir penceresi olmamasıydı. Tek bir pencere vardı ve o da köhne bir binaya bakıyordu. Bu sebeple genelde odayı kapalı pencere ve loş ışıkla kullanmayı tercih ettim. TV’de ise maalesef Türkçe içerik yoktu. Menüde Türkiye’den bildiğim TRT World (İngilizce yayım) ve Kanal D vardı. Kanal D’yi heyecanla açtığımda ise her ne kadar logosu bildiğimiz Kanal D logosu olsa da Romanya için yayım yapan ve bu sebeple dilini anlamadığım (Romence) bir kanal olduğunu gördüm. Akşamüstü otelin spor salonuna gittim. Ülkemizdeki otellerin spor salonundan sonra tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Evet alet ekipman vardı ama o kadar az ve salon o kadar sadeydi ki, odadan sonra spor salonunu da görünce Türkiye’nin oteller konusunda Romanya’dan açık ara önde olduğuna kanaat getirdim. Hele ki uzun dönem ve toplamda 4 kişi için alınmış gecelik 110 Euro fiyat bence sunulan imkan için biraz abartılıydı.

Ertesi gün sabah gruptaki 3 bayan arkadaşımla lobide bir araya gelip denetleyeceğimiz şirketimize gittik. Bu sefer Uber kullandık. Biraz sıkışıp gittik belki ama kısa mesafe olduğu için sorunsuz bir transferdi. Şirkete ulaştığımızda ofislerin Türkiye’dekine benzediğini ama bir tık daha mütevazi olduğunu gördüm. Şirket kültürü açısından farklı olan şey ise öğle yemeğinin şirkette verilmemesi oldu. Konuştuğumuz yönetici genelde insanların evden getirip mutfaklarda yediğini, dilersek çevredeki restoranların adresini verebileceğini ya da internet üzerinden sipariş vermek için link paylaşabileceğini söyledi. İlk gün onun önerdiği “Stadio” adlı restauranta gittik. Otantik bir yapısı vardı, avluda yemek yer gibiydik. Menü oldukça seçenek sunuyordu. Riske girmemek için tavuk şinitzel söyledim. Tabağımda küçük bir omlet, salata, soslu bir patates ile beraber büyük bir şinitzel geldi. Fiyatı 42 leyi idi. Türkiye’de daha iyisini daha ucuza yerdim ama Avrupa ile Türkiye arasındaki satınalma gücü, para birimlerinin değeri ve hizmet sektörünün fiyatlaması açısından fark olduğunu kabul etmemiz gerekir. Restoranda fiş geldiğinde altta toplam tutar vardı, onun altında ise memnuniyet seviyelerini belirten orta, iyi çok iyi gibi üç değerlendirme vardı. Her birinin yanında da artan tutarlar vardı. Yani taksideki, oteldeki gibi restoranda da işlerini garantiye alıp bahşişi kendileri belirliyorlardı. Bakalım daha neler görecektim.

Denetimin ikinci gününde transfer için Uber kullanmak yerine yürümeye karar verdik. Google Maps otelle iş yerinin arasının 10 dakika olduğunu söyleyince gidiş ve dönüşü havanın da iyi olması sayesinde yürüyerek yaptık. İyi fikirdi, böylece günlük 10.000 adım atma hedefimi de tutturmuş oldum. Yüksek konsantrasyon gerektiren toplantılar sonrasında yorgun bir şekilde odaya geldiğimde uyuyacak gibi olduğumu hissedince kendimi toparlayıp spor salonuna gittim. Neyse ki denetim ekibindeki diğer iki arkadaşım da oradaydı. Spor salonunda aynı ülkemizdeki gibi kendini fazlasıyla beğenen ve bu yüzden gözlerini aynadan alamayıp farklı açılardan kaslarına bakan erkek modelini görmek bana evrenselliği hatırlattı. Öğlen gittiğimiz Frufru adlı mekandan alıp bitiremediğim ton balıklı sandviçimi yiyip FastForward eğitimimi odamda tamamladım. Bu satırları yazdıktan sonra da biraz kitap okuyup yarınki toplantılarda daha dinç olmak için enerji toplamaya geçeceğim. Bakalım Bükreş bana yarın hangi yüzünü gösterecek…

Her ne kadar üstteki paragrafı “Bükreş bana yarın hangi yüzünü gösterecek…” diye bitirmiş olsam da araya 2 günlük yoğun çalışma ve sonrasında kişisel meraklarımla ilgili araştırma yapma molası girdiği için hafta sonu gözlemlerimi paylaşmaya devam ediyorum. Genel de “yediğin içtiğin sana kalsın gezip gördüğünü anlat” derler ama ben yemeklerle ilgili gözlemlerimi de paylaşmayı tercih ediyorum. Dün yine öğlen yemeği için “Stadio” adlı restauranta gittik. Bir gün önce gittiğimiz mekanda yemeğin gelmesini yarım saat bekleyip bazı hijyen eksiklikleri gördükten sonra bir önceki deneyimimizde çok da fena bulmadığımız Stadio’ya bir daha gitmeye karar verdik. Menüde oldukça çeşit olmasına rağmen Türk yemeklerini nasıl yaptıklarını merak ettiğim için “Istanbul Kebap” denemek istedim. İçinde domuz eti kullanılmadığının teyidini aldıktan sonra siparişi verdiğimde garson bana “side dish” tercihimi sordu. Tabi ülkemizdeki kebap sipariş ettiğinizde masayı donatma anlayışı burada olmayınca yanında garnitür sorması çok doğal. Neyse, nar ekşili marul ile servis edilen bizim Adana kebap diye nitelendirebileceğimiz kebap makul bir sürede servis edildi ve lezzeti gayet iyiydi. 38 leyi gibi bir fiyat Romanya standartlarında orta seviyede kalıyor. Yurtdışına sık çıkan arkadaşlarımdan etin yurtdışında ucuz olduğunu duyuyordum. İlk hafta itibarıyla etin salataya ve makarnaya kıyasla uygun olduğunu ben de gözlemledim. Bu Cumartesi akşamı, İsviçre’den gelecek diğer denetim ekibiyle bir araya gelip beraber akşam yemeği yemek için şehirde popüler olduğu söylenen “Caru’cu Bere” (literally “Cart with Beer”) adlı restaurantta buluşacağız. Gündüz herkes serbest zamanını değerlendirip akşam 8’de mekanda buluşalım diye karar alınca ne olur ne olmaz ben önceden mekana nasıl ulaşacağımı bir keşfedeyim diye öğlen yola çıktım. Öğlene kadar da iş yerinde yakında gireceğim “bağımsız denetim sınavı” konularına çalıştım ama onun konumuzla alakası yok. İnternet paketim olmadığı için wi-fi üzerinden Google Haritalardan Bükreş haritasını indirip (boyutu 30 mb) mekanı buldum. Evet biraz hızlı ileri sardım, bulmam çok kolay olmadı ama bunda şehrin ya da haritaların bir suçu yoktu. Neyse günlük adım hedefimi tutturarak mekana ulaştım. Öğlen 2 gibi oradaydım, oturacak yer yoktu ve girmek için sıra bekleyen insanlar vardı. Mekanın popüler olduğunu ve akşam da buraya ulaşabileceğimi teyit ettikten sonra biraz çarşıyı ya da buradaki adıyla “Old Town”u gezeyim istedim. Elimde olmadan Türk markalarını görünce pek bir sevindim. Hatta dayanamayıp Garanti Bankası’nın fotoğrafını çekip, Koton mağazasının içini gezdim. Havanın sıcak olması ve sırtımda içinde bilgisayar olan bir çanta taşıyarak o kadar yürümek beni yormuştu, kendimce Alaçatı’ya benzettiğim sokaklarda gezerken bir yemek molası vermeye karar verdiğimde karşıma “Efendi” çıktı. Bildiğin dönerciydi, dürümde kaşarlı bir et döner yanına da nar aromalı Sırma marka soda sipariş ettim. Hem de sadece 25 leyi’ye. Kesinlikle Romanya’daki fiyat performansı en yüksek olan yemek tecrübemdi. Gurbette Türk ürünleri görünce önüne geçemediğim bir duyguyla atlıyorum ama belki de yeniliklere daha açık olmam lazım. Neyse daha dört hafta buradayım bakalım neler deneyimleyeceğim.

Yukarıdaki paragrafı kaleme aldıktan 6 gün sonra gözlemlerimle kaldığım yerden devam ediyorum. Bükreş’te yaklaşık iki haftayı devirdikten sonra şunu net bir dille söyleyebilirim ki bu şehirde İngilizce bildikten sonra hiçbir sıkıntı çekmezsiniz. İlk günümde sokakta gezerken yaşadığım ürkeklikten bugün eser yok çünkü ne derdim olsa rahatlıkla iletişime geçebileceğimi biliyorum. Marketteki promosyoncu elemanla ya da kasiyerle, her çeşit restauranttaki garsonla, oteldeki bellboy ile, herhangi bir Über şöförü amcayla ya da spor salonundaki personal trainer ile kısaca aklınıza gelen her statüdeki insanla İngilizce konuşabileceğinizi, kendinizi ifade edebileceğinizi bilmek önemli bir konfor alanı sağlıyor.

Bir de şu trafik ve yayalara saygı konusuna değinmeliyim… Bükreş’te araçların kullandığı caddeler bizdekilere göre çok ama çok geniş. İnşa etmekte üzerimize yok ama nedense bizde bu geniş yollardan yok. Belki bir gün bizde de olur, belli mi olur… Ama bizde maalesef kolay kolay olmayacak bir şey daha var burada. O da yayalara saygı. Yaya geçidi olarak belirlenmiş yoldaki çizgilerin üzerinde yürümeye başlamanız halinde hangi araç olursa olsun duruyor. Ben ilk 5-6 gün de baya tedirgin bir şekilde geçerken benimle beraber olan Avrupa’lı arkadaşlarım son derece emin ve rahat bir şekilde yaya geçitlerini kullanıyordu. Ülkemizde bunlara hiçbir şekilde güven olmayacağı için ben başta hep araçları kontrol edip, mümkünse şoförle göz teması kurarak karşıdan karşıya geçtim. Şimdiler de yavaş yavaş o ürkekliği üzerimden atıyorum. Tabi Türkiye’ye döndüğümde bu alışkanlığımdan hemen vazgeçmem gerektiğini de biliyorum. Aksi takdirde, ülkemizde bu çizgileri hiç bir şoför umursamayacağı için baya üzülebilirim.

Buradaki ikinci hafta sonumda Cumartesi günü alışveriş merkezlerini keşfetmek için önce biraz Google haritalarda keşif yaptım, ardından da kendimi yollara vurdum. Belki kurgu sanacaksınız okurken ama hiç böyle ufak hesaplarla işim olmaz, size bir gözlemimi aktaracağım ki gerçekten çok bomba: Cumartesi öğlene doğru plazaların olduğu bir caddede yürüyorum. Cadde geniş ama tatil olması ve evlerin çok olmaması sebebiyle hem yol, hem de cadde oldukça boş. Yolun karşısında bir adam duvara iyice yanaştı, elini önüne götürdü ve tahmin edeceğiniz gibi çişini yapmaya başladı. Ben de bir yandan yürürken bir yandan da adamı izledim. İçimden de “vay be Avrupa Birliği vatandaşı ama yuhh yani!” diye geçirdim. Neyse sonra adam önünü düzeltti, yürümeye devam etti. Elinde siyah bir poşet vardı, ve üzerinde “Süravi” yazıyordu. Yoksa Türk müydü?

Ve sahne Rod Stewart'ın... 
Romanya’da olduğum sürede bir de dünya yıldızı izleme şansına eriştim. Kim miydi bu yıldız? Rod Stewart. 73 yaşındaki rock yıldızını açıkçası daha önce pek dinlediğimi söyleyemem ama tabi ki büyük bir isim olduğunu biliyordum. Kendisini sahnede görünce de, neden bu kadar büyük bir yıldız olduğunu çok iyi anladım. Gerçekten sahne şovu ile müziği çok iyi birleştiriyor. Rod Stewart’ın konserdeki performansını bir yana bırakacak olursak, Rumenlerin konser esnasındaki tavırlarına/duruşlarına hayran kaldım. Binlerce insan parlamento binasının önünde toplanmıştı ve adeta su gibi akan alkole rağmen bir tane taşkınlık yapan, olay çıkartan, çevresini rahatsız eden kişiye rastlamadım. Hani derler ya, ağzınla iç diye, adamlar gerçekten ağızlarıyla ve adabıyla içiyorlarmış, takdir ettim.

Bu arada bu satırları yazdığım Eylül ayının son haftasında burada havalar erken kararmaya ve oldukça sert esmeye başladı. Hava durumu dinleyenlerin sıklıkla duymaya alışık olduğu “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası”nı burada yaşamaya başladım, atkısız dışarı çıkamaz oldum. Neyse ki yalnız değilim, sokağa çıktığımda ceketini giyip atkısını saran pek çok kişiyi gözlemliyorum.  

Hafta içi şirket yönetimi bizi geleneksel Romanya yemekleri yiyebileceğimiz “Lacrimi si sfinti Restaurant”a götürdü. Adının pek bir acayip olduğunu görüp de yanlış yazılmış sanmayın, yazımını internet sitesinden de kontrol edip kopyaladım. Ortam fazlasıyla otantikti, müzik ve konum da gayet iyiydi. Başlangıçlarla birlikte masaya etlerin gelmesiyle birlikte işin rengi değişti. Geleneksel olan neredeyse her yemekte Romenler domuz eti kullandığı için ilk etapta benim için tek alternatif masadaki mezeler gibi gözüktü. Neyse ki durumu fark eden ev sahipleri olaya müdahale etti ve önceden verilmiş olan siparişlere kuzu ve ördek eti ekletti. Özellikle ördek eti bir hayli başarılıydı, Bükreş’te özel bir akşam yemeği yiyeceklere duyurulur.

Hafta sonu yine kendime vakit ayırma şansı bulunca abartıp hem Cumartesi hem de Pazar minimum üçer saat bir Starbucks şubesinde geçirdim. İlk gün kitap okuyup blog yazdım, ikinci gün de ciddi ciddi hazırlanmaya başladığım bağımsız denetim sınavına çalıştım. Starbucks’ta tabi çevremi de gözlemleme şansım oldu. Burada da özellikle zincir kahve mağazalarının müşteri portföyü bizdekine çok benziyor. Bir kısım insan tek başına gelip bir şeyler okuyor ya da çalışıyor, bir kısım genç (ya lisenin son sınıfları ya da üniversitenin ilk sınıflarında olduklarını tahmin ediyorum) laptoplarını açıp ortak projelerini yapıyorlar, bir de sevgilisiyle gelip bol bol fotoğraf çekip koyu muhabbete dalanlar mevcut. Maalesef tost, sandviç çeşitleri bizdekinden çok az ve sürüm hiç yok denecek kadar, şöyle ki ben girdiğimde mağazadaki az seçenekten bir tane kaşarlı (malum domuz eti konusu) sandviç seçip siparişi veriyorum, 3 saat sonra çıkarken aynı sandviçler bekliyor oluyor. Ama günün sonunda son iki haftada toplamda sanırım 12 saatten (min 3 saat * 4 gün) fazla 2 farklı Starbucks şubesinde vakit geçirdim, amaca yönelik hizmet aldığım için hep mutlu ayrıldım.

Romanya'da her çeşit kumarhane mevcut, adeta her bütçeye göre kumarhane imkanı sunulmuş
Gelelim sokakların durumuna… Avrupa Birliği falan da olsa sokaklarda bizimki gibi tükürük görmeniz çok olası. Hatta bazı sokaklar gayet kokuyor. Bükreş’te çok zengin bir tabaka var kesin. Bu yüzden trafikte ya da park halinde Bentley, Maserati, Rolls Royce, Porsche, Volvo, Mercedes, BMW gibi arabaların üst modellerini sıklıkla görebiliyorsunuz. Şehrin içinde ağaçlar arasında harika konumlanmış villalara da rastlamanız mümkün, bununla beraber aynı villanın kapısında bir evsiz adamın yatıyor olduğunu görmeniz de. Anlayacağınız, bizdeki gibi burada da iki kutup var ve bu iki kutbun arası sosyo-ekonomik açıdan oldukça açılmış durumda.

Romanya’daki denetim ekibimizle çalışmalarımızı özverili bir şekilde sürdürünce ortaya şöyle bir tablo çıktı: “Eee biz zaten yapmamız gereken kontrol ve testleri tamamladık, daha fazla kalmamıza gerek yok, haydi bunu merkeze iletelim ve erken dönüş için onayımızı alalım.”  Ardından erken dönüşün bütçeye katkısı da göz önünde bulundurularak onay geldi ve dönüş biletimizi aldık. Peki Romanya ve Bükreş üzerine yazdığım bu içerikte neden böyle bir başlık açtım diye sorarsanız, bunun iki cevabı var. Birincisi ilk paragraflarda yazdığım gibi 32 gün değil 25 gün Romanya’da kaldım. İkincisi ise, ki bence asıl konu da bu, otelden erken ayrılacağımızı 2 iş günü öncesinden otel yönetimine yazılı olarak bildirmemizin ardından otelin müşteri ilişkileri müdürünün göstermiş olduğu tavır oldu. Baştan beri Sheraton’da kaldığımız için çok memnun değildik. Odalarımızın iyi temizlenmemesi, kahvaltıda sunulan seçeneklerin yetersiz/garip olması, otel personelinin kaba davranışı gibi sebeplerden ötürü aklımız alternatif otellerde kalmıştı ancak bavulları toplayıp çıkmak gözümüzde büyümüştü. Her neyse, ekip şefi arkadaşımız otelden Cuma çıkacağımızı ve memnun olmadığımız konuları belirten mail attığı Çarşamba sabahı müşteri ilişkileri müdürü 32 gün kalacağımız yönündeki bildirimimize istinaden 110 Euro + vergiler içeren fiyat teklifinin bize sunulduğunu, aksi takdirde kredi kartımızda bloke edilen tutarın çekileceğini belirten bir mail ile dönüş yaptı. Özetle almadığımız bir hizmet için bizden ödeme yapmamızı istiyorlardı. Bunun üzerine kendisiyle telefonda konuştuk ve önceki maillerde de 32 gün kalacağımıza dair bir taahhüdümüzün olmadığını kendisine ifade ettik ama fikrinde ve tavrında bir değişiklik olmadı. Bu sorunu kendisiyle çözemeyeceğimizi anlayınca kendisinden daha yetkili biriyle görüşmek istediğimizi, aksi takdirde otelleri ile şirketimizin ilişkilerinin bozulacağını ilettik. Aynı gün akşam beş buçuk için otel genel müdürü ile bir toplantı ayarlandı. Yaklaşık kırk beş dakika süren hararetli görüşmede uzun süre otellerinin bu durumdan zarar edeceğini (aynı görüşme esnasında “peak season”da olduklarını da iletmelerine rağmen) belirtseler de böyle bir masrafı şirketimize yansıtamayacağımız için günün sonunda cebimizden ödemek zorunda kalacağımızı belirtince geri adım attılar ve kaldığımız kadar ödememiz konusunda anlaştık. Peki o akşam ne mi oldu, ben odamda yavaştan bavullarımı hazırlarken kapım çaldı ve kibar bir görevli elinde meyve tabağı ve makaronlarla odama girmek için izin istedi. Genel müdürlerinin sevgilerini ilettiğini söyledi ve tadını çıkarmamı istedi. Ben de öyle yaptım. Neyse ki otel yönetiminin fırsatçı tavrı son bulmuştu ve orta yol bulunmuştu.

Ve Romanya izlenimlerime dair son satırları, İzmir Karşıyaka’daki evimden bildiriyorum. Hani YouTube’da cep telefonu inceleme videolarının sonunda bu fiyata alınır mı alınmaz mı gibi bir değerlendirme oluyor ya, ben de o şekilde bir final yapacak olursam, yani Romanya’ya gitmenizi önerir miyim diye kendime sorsam cevabım şöyle olur: Eğer sıklıkla yurtdışına seyahat ediyorsanız, Romanya’yı da görmenizi öneririm. Tarihi binaları, nehri, havası, ülkemize yakınlığı, yaygın şekilde İngilizce konuşulması gibi sebeplerle gördükleriniz arasına katmanız güzel olur. Ancak çok sık yurtdışına çıkma şansınız yoksa, bir başka deyişle, tek sıkımlık kurşununuz varsa, dövizin de Türk Lirasına karşı oldukça değerli olduğunu göz önünde bulundurursak, diğer alternatifleri değerlendirmenizi öneririm. Sokakların pisliği, yemeklerinin çok başarılı olmaması, alışveriş için çok fazla özgün alternatifin olmaması aklıma ilk gelen sebepler. Bu arada İzmir’e dönüşü İstanbul üzerinden THY ile yaptım, rötarsız olduğunu düşündüğümüz seferler yaklaşık 5 saat 10 dakika sürüyor. Alternatif olarak rekabetçi fiyatıyla Pegasus’u da değerlendirebilirsiniz. Romanya’daki son günümde otelden çıkıp bindiğim taksi şöförü aksanımdan Türk olduğumu anlayınca Lucescu ve Hagi muhabbeti yaptıktan sonra genel olarak ülkelerini beğenip beğenmediğimi sordu. Ona verdiğim samimi cevap ile değerlendirmemi bitireyim: “Ben Romanya’yı ve Bükreş’i beğendim. Beklentimin üzerindeydi ve ciddi bir sorun yaşamadan 4 hafta geçirdim.” Umarım siz de gitme fırsatı bulursanız keyifli vakit geçirirsiniz!
Misafir denetçi olma hikayemde dönüm noktası...

Bankalar bizdeki kulelerden farklı

Old Town'da her haftasonu farklı sokak sanatçılarını dinlemek mümkün

Parlemento binası oldukça büyük

Bu binanın önünden her geçişimde  ressamların eserlerini hikayeleriyle beraber pazarladıklarına şahit oldum

Haftasonları çalışmak için düzenli olarak Starbucks'ı tercih edince belli bir gönül bağımız oluştu :)

30 Temmuz 2015 Perşembe

“Sıkıntı Yok” – Karadeniz Turu ve Yaylalar

22 – 26 Temmuz tarihleri arasında çalıştığım şirketin gezi kulübü ile birlikte Karadeniz turuna çıktım. Aslında yaz tatillerini otel, plaj, deniz, havuz, güneş ve her şey dahil konseptiyle geçirmeyi sevsem de eşimin görmeyi çok istediğini bildiğim Karadeniz turunu görünce “haydi bu sene de böyle olsun” diyip Bahar aylarında tur programına dahil olduk. Oğlumuzu anneannesine bırakıp eşimle İzmir’in iyice sıcak olduğu Temmuz’un son günlerinde kendimizi Karadeniz’in yeşilliğine attık. Havanın güzel olması ve gezimizin çok fazla trekking içermemesi sebebiyle hem dinlenip hem de gezerek tatil yapma fırsatı bulduk. Organizasyon için gezi kulübü başkanımız Yahya Erdem'e ve turda bize harika rehberlik yapan bilgi küpü rehberimiz Mehmet Çakır'a da emeklerinden ötürü teşekkürler.

Academic Tour’un düzenlediği tur 22 Temmuz Çarşamba sabahı saat 5:30’da İzmir Adnan Menderes Havaalanı’nda buluşarak başladı. Yeri gelmişken bir dipnot olarak belirteyim; havaalanına ulaşımı kendi aracımızla sağladık, otopark konusunu ise havaalanının karşısındaki İzmir Jetpark’tan faydalanarak çözdük. Hem vale, hem de havaalanına ücretsiz transfer fırsatı sunuyorlar ve fiyatları havaalanına göre çok uygun, tavsiye ederim.

Sabah 6:30 da kalkan uçağımız ile 8:00’de Samsun’a vardık. Bavullarımızı alıp oturma planımıza göre 35 kişilik dolmuşumuza binip Samsun Divan Pastanesi’ne gidip kahvaltılarımızı aldığımızda bünyelerimiz artık tatilde olduğumuzu idrak etmişti.
Samsun'da çekilen bu fotoğraf gezinin ilk fotoğrafı olması niteliğini taşıyor.

Milli mücadelenin başlatıldığı şehir Samsun’da, Avusturyalı heykeltıraş Krippel’in dünyaca ünlü Atatürk Heykeli’ni ve Atatürk’ün Samsun’a çıktığı Bandırma Vapuru’nu gezdik. Karadeniz’in Paris’i olarak adlandırılan Samsun’a veda edip, Ünye’yi takiben, Hekimoğlu’nun vatanı Fatsa üzerinden, Ordu’ya vardık. Ordu’yu doyasıya seyredebilmek için, adına türkülerin yazıldığı Boztepe’ye teleferik ile çıktık. Uzun zamandır teleferiğe binmemiş olan bana teleferik güzel bir adrenalin aracı gibi geldi ama aynısı eşim için geçerli olmadı sanki J Bir tarafında Ordu manzarası, bir tarafında uçsuz bucaksız Karadeniz manzarasını gözlediğimiz Boztepe’de pidelerimizi yedik. Daha sonra, sahil yolundan, mavi ve yeşilin muhteşem tonları eşliğinde, Giresun Adası’nı (Aretias) denizden gözlemledik. Giresun’u takiben, Akçaabata ulaştık. Bizi bekleyen minibüslerle, geniş ladin ormanları ve geleneksel yayla evleriyle bezenmiş, yeşilin her çeşidini görebileceğimiz, Kayabaşı Yaylası’na hareket ettik. Doyumsuz manzaralar eşliğinde, Hırsala, Büyükoba, İskobel Yaylaları’nı görerek, ahşap bungalov evlerden oluşan, Kayabaşı Yayla Kent evlerine yerleştik. Akşam yemeği sonrasında izlediğimiz yöresel dans gösterisi ve  dışarıdaki Ateş Partisi ile Kayabaşı Yayla Kent bence 4 gecelik konaklamamız sürecinde en keyifli tesisti.
 
Boztepe'de teleferikte çekilen bu fotoğrafı gördükçe sevgili eşim Nilgün'ün yüzü aklıma geliyor. Teleferiği çoook sevdi (!)
Bence kaldığımız tesisler arasında en dinlendirici ve huzur veren tesis Kayabaşı Yayla Kent Evleri idi.
İkinci gün yaylada aldığımız yöresel kahvaltı sonrasında, Doğu Karadeniz’in Divası ve Manastırlar kenti, Trabzon’a geçtik. Soğuksu Semtinde, Atatürk’ün Trabzon’a geldiğinde konakladığı ve sonrasında müze haline getirilerek, eşyalarının sergilendiği Atatürk Köşkü’nü gezdik. Ayrıca burada, Trabzon`a özgü gümüş ve telkari sanatı hakkında bilgi alıp, alışverişler yaptık, koleksiyonuma yeni bir tespih katmış oldum. Sonrasında, yönümüzü Maçka Altındere Vadisi’ne doğru çevirdik. M.S 385 yılında kayalar oyularak yapılan, görenleri hayretler içinde bırakan, eşsiz güzellikteki Sümela Manastırı’nı gezdik. Rehberimizden bilgi alırken diğer ziyaretçiler de bizleri çevreleyerek adeta bir “beleş tepe” ambiansı yaratırken manastır turumuzu tamamladık. Sosyal tesislerde yediğimiz “doyurucu (!)” alabalık ve kuymaktan sonra Sürmene’ye hareket ettik. Güzergahımız üzerinde, İki Çay Fabrikası’nda dalından koparılan çayın geçirdiği evreleri görüp, yetkililerden bilgi aldık ve bizlere ikram edilen çaylarımızı yudumladıktan sonra Of üzerinden, Uzungöl Yayla’sına doğru yol aldık. Çaykara yolundan, Çatma mevkiide bulutlarla birlikte ilerlerken, doğa içerisinde bulunan Ay Meydanı Mountain Resort Dağ Otel’i bizi karşıladı. Bir tepe üzerinde, yeni açılmış bu yayla otelimizin manzarası bulutlar ve sisti desem yalan olmaz. Akşam otelde müzik yapanlar, dans edenler olsa da biz dışarıda sohbet ortamında vakit geçirmeyi tercih ettik ve erken yatııp ertesi güne enerji topladık.
Uzungöl Yaylası için fazla söze gerek yok, bu manzara herşeyi ifade ediyor.

Üçüncü günün sabahında Karadeniz dağlarında uyanmanın zindeliği ile yöresel bir kahvaltı yaparak güne başladık. Sonrasında, Uzungöl Yaylası’nı gezmeye başladık. Muhteşem orman örtüsü ile Alplerin güzelliğini geride bırakan Uzungöl’de yürüyüşlerimizi yapıp efsanevi fotoğraflar çektik. Çok prim yapacak olan bu fotoğrafların uzun süre ekmeğini yeriz J Sevdaluk dizisinin çekildiği bölgeye ziyaret ettikten sonra yönümüzü, yağmur şehir Rize’ye çevirdik. Şirin Rize’yi panoramik gördükten sonra, Çayeli’nde mola verdik. Ardından, Ayder  Yaylası’na hareket ettik. Dünyanın korumada öncelikli 200 ekolojik bölgesinden biri olan Fırtına Vadisi eşliğinde ilerleyerek, Rus tipi konakları ile ünlü Çamlıhemşin’e geldik. Buradan, çevresini saran çam ormanları, şelaleleri, yöresel mimarideki evleri, çiçekleri, şifalı kaplıcaları, Kaçkarları ile bir tabiat harikası olan ün salan Ayder Yaylası’na vardık. Maalesef hem çevrenin betonarme otellerle dolması, hem de otele vardığımızda suların kesik olması sebebiyle açıkçası Ayder ben de, hatta biz de dememde abartı olmaz, hayal kırıklığı yarattı.  Akşam yemeği sonrasında çevrede kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra konaklamamızı yayla tesisimizde yaptık.
Sevdaluk dizisinin çekildiği evi de görme fırsatımız oldu.

Batum'da Poseidon Heykeli'nin önünde...
Dördüncü güne oldukça erken başladık çünkü Batum’a girerken sınırda çok sıra beklememek için erkenden sınır kapısında olmamız gerektiği rehberimiz tarafından bizelere iletilmişti. Yayla tesisimizde aldığımız kahvaltının ardından, Pazar-Fındıklı-Arhavi-Hopa üzerinden, Türkiye-Gürcistan sınırımızı oluşturan, Sarp sınır kapısında, pasaporta ihtiyaç olmadan, sadece kimliklerimizle, Gürcistan-Batum’a geçtik. Kuyruk erken gitmemize rağmen oldukça mücadeleciydi, neyseki sıkıntısız atlattık. Karadeniz sahili boyunca ilerleyerek, güzel deniz manzaraları eşliğinde, Batum’u gözlemledik. Zengin Gürcü kültürünü tanımak üzere turumuza başladık. Önce, evli çiftlere şans getirdiğine inanılan Saint Andrew Heykeli’ni, Çoruh Nehri’ni, Gonio Köprüsü’nü, Roma döneminden kalma Gonio Apsaros Kalesi’ni, gördük. Farklı mimarileri ile dikkat çeken Ters Bina, Adalet Binası ve Katedral’de fotoğraf çekimi yaptık. Gördüğümüz yerler arasında; Taçsız Kral olarak anılan Şair İlya Çavçavadze’nin heykeli, tiyatro binası, Poseidon Heykeli, Piazza Kulesi, Hükümet Binası, ve Medea heykeli gibi görkemli yapıtlar mevcuttu. Batum Sahil Parkı’nda verdiğimiz molada son derece sıcak kanlı (!) bir garson bizi ağırladı. Batum turumuzu tamamladıktan sonra, sınır kapımıza geri döndük. Borçka güzergahından, uçsuz bucaksız yeşillikleri takiben, Macahel Geçidi’ne (1850 metre) geldik. Burada bulutların üzerinde hatıra fotoğrafı çektirip yolumuza devam ettik. Rengarenk kır çiçekleri, sarmaşıklar, köknar, ladin, gürgen, kayın, kestane, çam ağaçları ve bulutlarında bize katıldığı bir yolculukla, Gürcistan sınırındaki Macahel Vadisi’ne ulaştık. Hani zaman zaman “rüya gibiydi’’ deriz ya, işte öyle bir yer Macahel... 2005 yılında Unesco Bildirgesi ile Türkiye’de ilk ve tek biyosfer rezerv alanı olarak ilan edilmiş ve koruma altına alınmış bu bölge, Türkiye’nin en önemli doğal alanlarından biri... Ardından, Tema Konuk Evi’ne geldik. Bol virajlı yolculuk sonrası oldukça bitkin hale geldiğimiz için eşimle beraber TV’siz odamızda dinlenmeyi tercih ettik. Akşam yemeği ve konaklamamızı yaptığımız Tema Konuk Evi’nde oldukça keyifli ve huzurlu vakit geçirdik.


Karagöl'de olup da ruhunu dinlendirmemek mümkün değildi, keşke burada daha fazla kalabilseydik...
Beşinci yani son günümüzde sabahtan Macahel Vadisi’nin ünlü Camili Merkez Camisi’ni gezdik.. 1855 yılında tamamı ahşaptan yapılmış iç süslemesi ise kökboyaları ile bezenmiş olan ahşap cami insana “huzur islamda” dedirten cinstendi. Doğal ürünlerden kahvaltımızı yaptıktan sonra, Karagöl’ü keşfe gittik. Karagöl ayrımında bizi bekleyen minibüslerle, dev ladin ağaçları ve minik şelalelerin güzel görüntülerini gözlemliyerek, Karagöl Yaylası’na ulaştık. Etrafındaki orman örtüsü ve büyüleyici renkleriyle etkileyici bir yer olan, Karagöl’de adeta mest olduk. Ağaçların rengarenk görüntüsünün göle yansıyan uyumunu hayranlıkla izledikten sonra, fotoğraflarımızla bu manzaraları ölümsüzleştirdik. Göl ve ormanı kullanarak çektiğimiz şahane fotoğraflar şimdiden pek çoğumuzun sosyal medya hesaplarını süsledi bile. Tekrar aracımıza binerek uçsuz bucaksız yeşillikleri takiben, rotamızı Artvin’e çevirdik. Borçka Baraj Gölü’nün güzel manzarası eşliğinde, kartal yuvasını andıran Artvin’e ulaştık. M.Ö 4. yy.’da kurulan Artvin’de, Seyir Terası’ndan, Çoruh Nehri’ni Livane Kalesi’ni (Artvin Kalesi) ve Atatepede Kahvecioğlu Vakfı’nca yaptırılan 22 metre yüksekliğindeki Türkiye’nin en büyük Atatürk Heykeli’ni panoramik olarak görüp fotoğraflarımıza ekliyoruz. Ardından, Arhavi’ye hareket ediyoruz. Sonrasında yemyeşil ormanların arasından tekrar geri dönerek, rotamızı Rize’ye çevirdik. Yöresel Rize bezi alışveri için mola verdikten sonra, son durağımız olan Tranzon’a hareket ediyoruz. Trabzo merkezde verilen serbest zamanımızda aile dostlarımızı ziyaret ederek Trabzon’a yukarıdan bakma fırsatı bulduk. Akşam belirtilen saatte tüm gezi ekibi buluşarak Trabzon Havalimanı’na geldik. Sunexpress 22:35 uçağının azıcık rötarlı gelmesi ve İzmir’de birazcık bavullarımızı beklememiz sebebiyle yaklaşık 2 sularında İzmir Adnan Menderes Havaalanı’na ulaşarak bu keyifli gezimizi sonlandırdık.

Peki neden bu yazının başlığı “Sıkıntı Yok” diyecek olursanız, onu da belirtmeden olmaz tabii… Karadeniz insanının ağzına yapışmış bir ifade var; o da “Sıkıntı Yok”. Farklı bölgelerde ve farklı yaşlarda gezi boyunca pek çok insanla iletişim kurduk ve hepsinin gündelik kullanımda adeta bir bağlaç olarak “sıkıntı yok” ifadesini kullandığını gözlemledik. Pozitif olmak gayet hoş, takdir ediyorum Karadeniz insanını. Bence ağızlarına da çok yakışıyor…

Google adsense

Analytics