kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2024 Pazar

Ne Güzel Bir Pazar, Değil mi?

“Ne güzel bir Pazar, değil mi?” diye cevap değil de onay bekleyen bir soru ile laptopumu salondaki masada Okan’ın karşısına koyup çayımdan yudumlayarak beyaz bir sayfa açtım kendime. Sadece kendime döneceğim vakitlerde kullanmak için aldığım bu Macbook’u uzun zamandır açamamıştım. Ramazan’da sabahları mide ağrım ve uykulu halim, akşamları yemek sonrası çöken ağırlık derken, bir de ailedeki sağlık sorunları, iş yerindeki zorlu proje üstüne eklenince yine kendimle baş başa kalamadım ne zamandır. Yine de özeleştirimi yapmalıyım, 2048 oynamaya, Twitter’da gerekli gereksiz twitleri okumaya maalesef zaman buluyorum ama aynı zamanı kitap okumaya ve içerik üretmeye bulamıyorum. Derseniz ki, “sen zaten içerik üreticisi değilsin, bu neyin telaşesi!” işte o zaman bu blog’a başladığım 2007 yılındaki felsefem beni cezalandırır: kimse okumazsa ben okurum…

"Kimse okumazsa ben okurum"


Bu arada bireysel olarak çok içerik üretemediğim bir dönem olsa da iş yerinde iç portalları iyi kullandığım bir dönem geçirdim. Güzel bir amaç için iki global online toplantıya konuşmacı olarak katıldım. İş ortamındaki kişisel markam için güzel bir yatırım olduğunu düşünüyorum. Dahası gelmesi için bazı adımlar da attım, “engager” rolünü oynamayı seviyorum.


Hazırladığım içerikler şirket portallarında paylaşılınca ekstra mutlu oluyorum

Geçtiğimiz hafta PMI Duty Free’nin global konferansı İstanbul’da düzenlendi. 23 Nisan akşamı dünyanın farklı yerlerinden arkadaşlarımla buluşup 3 gün 3 gece boyunca arkadaşlarımlaydım. İçeriği yoğun iş olmayan, daha çok bizleri bir araya getirmek, takım olmamazı, sadeleşmemizi ve şirketimizin yeni kültürünü anlamamızı sağlayan bu etkinlik ekranlara daha az bakıp daha çok iletişim kurmamızı sağladığı gibi İstanbul’un güzel yüzünü de görme imkanı sundu. Kısacası iyi geldi. Bir de şunu söylemeliyim, eskiden bu tarz toplantılar beni gerer, sonunda bir an önce bitmesini istediğim hale gelirdi. Neyse ki sevdiğim, rahat paylaşımlarda bulunabildiğim insanlarla olunca o eski günler ve deneyimler de geride kaldı. Artık daha güzel hatıralar biriktirebiliyorum.

İş arkadaşlarımla güzel hatıralar biriktirmeye devam


Eskiden gezmeklere annemle gittiğim o çocukluk günlerimde muhabbet takıldığında konu bir şekilde havalara gelirdi. Ben de bir önceki paragraf sonrasında nasıl hava diye baktığımda bu Pazar’ı evde geçireceğimizi kestirmek çok zor değil. Nisan’ın sonu geldi ancak tam olarak baharı yaşadığımızı söylemek zor. Nisan sonu demişken, yılın üçte biri bitti. Şirket kurallarına göre 2 gün içerisinde tüm hedeflerimi sisteme girmiş olmam gerekiyor. Bakalım bu yıl kariyer açısından hedefime somut bir adım atabilecek miyim göreceğiz. Ey okuyucu, lütfen benim için hayırlısıyla başarılı olmamı dile…

Takvim ilerledikçe yaz da yaklaşıyor. Bu hafta konferans sebebiyle yabancılarla bir araya da gelmişken muhabbet olması için tatil planlarını da sordum. Mesela yöneticim 3 haftalık bir Yunanistan tatili planlamıştı. İçinde bulunduğumuz ülkenin ekonomik koşullarından mı yoksa üzerimizdeki ölü toprağından mı hiç tatil planı yapacak motivasyonum olmadı. Kolaya ve ekonomik olana kaçıp ailelerin evlerinde yazı geçiririz diye düşünüyorum. Bazen de “acaba hayatı ıskalıyor muyum?” sorusu aklıma takılmıyor değil. Belki de ileride çok arayacağım bu günlerde yap(a)madıklarımı… Her şeyde olduğu gibi denge çok önemli, ölçülü olmak, kararında yaşamak lazım…


"acaba hayatı ıskalıyor muyum?"
ara ara kendime sorduğum bir soru


Hedeflerden, akıp giden zamandan, iletişimden bahsettiğim bu haftaki paylaşımlarım bana iyi geldi. Şimdi biraz kitap, biraz kahve, sonrasında biraz kişisel gelişime vakit ayıracağım bir Pazar’a devam edeceğim. En kötü Pazar’ım böyle olsun…
 

19 Kasım 2023 Pazar

Pazar Gecesi Çıktısı


Kendim için 5 Kasım akşamı bir iyilik yapıp office.com'a girdim, beyaz bir Word dökümanı açıp adını da "Hedeflerim" koyduktan sonra buluta kaydettim. Kariyerimle, sağlığımla, yatırımlarımla ilgili başlıklar açıp içlerine sohbet edercesine bir şeyler karaladım. 

Bu 19 Kasım akşamı da kaldığım yerden devam ettim. Hep derler ya, yazdığın hedeflerine erişirsin diye. Blog’uma yazsam birileri okur da alay eder diye çekindiğim o hedefleri en azından şimdilik kendimin erişebileceği bir yere yazıp izliyorum. Hem de kendimle bir değerlendirme, yüzleşme gibi oluyor. Daha önce yazdığım hedefe yürüyebilmek için aradan geçen zamanda ne adım atmışım diye şöyle bir düşünme fırsatı buluyorum.


Dönelim gündemime… 


Bugün Ozan Varol’un son kitabını (Awaken Your Genious) okurken cep telefonundan, sosyal medyadan ve clickbait haberlerden uzak durmak konusunda bir kez daha yüreklendim. Bu Pazar olabildiğince elimi az götürmeye çalıştım. En azından seçici oldum. Mesela akşamüstü BBC’nin YouTube kanalında Dua Lipa’nın Tim Cook’u ağırladığı söyleşiyi falan izleyip ortamlarda satacağım bilgilerle beslendim. Bu arada Ozan Varol bu içeriklerden beslenme konusunda da tavsiyeler vermiş kitabında, mesela besleneceğimiz kitapların bloglardan, sesli kitapların podcastlerden öncelikli olması gerektiğini çünkü daha fazla bir hazırlık dönemi ve çalışma içerdiklerini anlatmış. Haksız değil, dün Okan okuldayken Nilgün ile Emaar’da kahve içip bir blog içeriği hazırlayabildim. Tahminimce 1.5 saatlik bir çalışmanın sonucuydu. Eve gelince instagram ve linkedin hesabımdan da paylaşınca, blogumun istatistiklerine olumlu yansıdı. Şurada dursun: https://myhighlightz.blogspot.com/2023/11/game-on-how-playing-video-games-can.html


Kitap okumak güzeldir


Bugün kahvaltı sonra Kobo e-reader’ımdan Ozan Varol’u okurken, Okan neden hep dijital kitap okuduğumu sordu. Ben de altını çizerek okumayı sevdiğimi, sonrasında bu çizdiklerimi blog’umda paylaşmanın beni mutlu ettiğini söyledim. O da normal kitap okuyarak da kitabın altını çizebileceğimi ve not alabileceğimi söyleyince, kitap okuyan rol model ebeveyn olabilmek için yazın severek okudum Matt Haig’in henüz okuma fırsatı bulamadığım (sanırım Okan tetiklemese yaz tatilini beklerdim) “Zamanı Durdurmanın Yolları” adlı kitabına başladım. Kitapta bazen “bu cümleyi not almalıyım” dediğim anlar oluyor, o zaman da telefondan notları açıp klavyeye okuyorum ve yazılı metne çevirmesini büyük bir zevkle kontrol edip kaydediyorum.


Havalar da bozdu


Havalar geç soğudu bu kış, kaloriferler yeni yanmaya başladı. Bir de belediyeler afet uyarısı yapınca, hafta sonu “tedbiren” evde geçti. Gözlemlerime göre haftasonu rutin kredi kartıma yansıyan harcamalarımı dikkate almazsak, harcama ortalamamı artıran yegane günler olarak öne çıkıyor. Boş vakit hafta içine göre fazla olunca, ailece bir yemek, bir kahve ya da alışveriş merkezi ziyareti kredi kartında hemen 4 haneli ek harcama olarak kayıtlara geçiyor. Neyse ki hava kötü olunca eve kapanmak bu harcamaların da minimumda tutulmasını sağlıyor. Bununla ilgili gözlemimi, hatta memnuniyetimi bir tweet ile paylaşacaktım ama “cimri”ligimi bir de sosyal medya üzerinden bilinir hale getirmeye çekindim.


Sözlerimin sonuna gelirken


İki gün sonra daha önce hiç görmediğim Sırbistan’ın Belgrad şehrine gidip Finans ekibimizle bir takım toplantısına katılacağım. İçeriğin daha çok takım ruhunu artırmak olduğunu bildiğim için bunu biraz kafa boşaltmak ve yaklaşan yıl kapanışı öncesi enerji toplamak için kullanmak istiyorum. Soğuk hava buna ne kadar izin verecek bilmiyorum ama 2018’de Romanya’ya 3 haftalık denetim için gittiğimde tek başıma gezdiğim sokaklar, gittiğim restoran ve kafeler bana çok iyi gelmişti. İnşallah yine güzel hatıralar ve iyi bir ruh hali ile dönerim. 

27 Mart 2021 Cumartesi

Geleceği Görenler - Fırat Demirel ile Kitabı Üzerine

FODER gönüllüleri olarak finansal kitapları birlikte okumak ve birlikte dinlemek üzere Storytel ile iş birliğinde FODER Kitap Kulübü etkinliğimize Mart ayında, Fırat Demirel tarafından kaleme alınan “Geleceği Görenler” kitabı ile devam ettik.

24 Mart saat 21.00’de bir araya geldiğimiz kulüp toplantımız FODER Yönetim Kurulu Başkanımız Attila Köksal, CFA ve Yönetim Kurulu Üyemiz Canan Bayrak tarafından modere edildi.

Toplantı esnasında Geleceği Görenler kitabının yazarı sevgili Fırat Demirel’e ben de bir soru sorma şansı elde ettim. İşte sorum ve cevabı: 


Kitabı girişimcilik ve ülkemizdeki girişimlerin hikayelerini merak eden herkese tavsiye ederim. Kitap, 1996 – 2006 yılları arasındaki 10 girişimi konu alıyor. Genel olarak her bir bölüm şu şekilde kurgulanmış:

  • Girişimcilerin gençlik dönemleriyle onları yakından tanıma,
  • Girişimi kurma serüveni,
  • Yaşadıkları zorluklar,
  • Palazlanma, büyüme ve sıçrayış,
  • Yatırım ve satın alma

Ve tabii ki bol aksiyondan oluşan nefis bir kurgusu var.

Her bir bölümün sonunda ilgili girişimcinin tavsiyelerini içerdiği bir bölüme yer verilmiş. Kitabı okuyanların veya Storytel üzerinden dinleyenlerin keyif alacağına eminim.

10 Ekim 2020 Cumartesi

Sınav Kazandıran Notlara Gösterdiğiniz İlgi İçin Teşekkürler

Bağımsız Denetim sınavlarına hazırlanırken sınava yönelik aradığım gibi bir kaynak bulamayınca ben de sınava çalışırken notlarımı soft ortamda tutup sonrasında Google Play Kitaplar’da yayımlamıştım. Öyle reklam, tanıtım, sponsorlu içerik gibi pazarlama faaliyetlerine girmeden, sadece youtube’da nasıl bağımsız denetçi olduğumu anlattığım videonun içinde bahsetmiştim. Ancak sınava hazırlanan adaylar benim gibi kaynak bulma sıkıntısı çekiyor olacaklar ki organik bir şekilde elektronik kitaplar kendi talebini yaratmış. Bugün baktığımda son 12 ayda 3 kitabın indirilme sayısı 8,728 adedi bulmuş.



Bu adedi daha iyi yorumlayabilmek için ülkemizdeki kitap satış adetlerine şöyle bir bakayım dedim. Geçtiğimiz yıl, yani 2019 yılında internette en çok kitap satan kitapyurdu’nun yıllık satış verilerine göre 27 bin adet satan bir kitap (efsanevi “Kürk Mantolu Madonna”) ilk 10’a girebiliyor. Bu açıdan baktığımda amatör ruhla, sadece birilerine fayda sağlamak için hazırlanmış kitaplarımın satış verileri hiç de fena değil.

KitapYurdu'ndan 2019 yılında en çok satılan 10 kitap ve satış adetleri

Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimde, kendi çabalarıyla birşeyler yazıp ölümsüzleştirmek isteyen, bunu yaparken de okuyucuya ulaşmak isteyen amatör ruhlu yazarların bu mecra sayesinde önünün ne kadar açık olduğunun altını çizmek isterim. Ben yaptıysam, siz de yapabilirsiniz.

Yeri gelmişken Nasıl Bağımsız Denetçi olduğumu merak edenlerle yazılı ve görsel içeriğimi paylaşmak isterim.


https://volkanyorulmaz.blogspot.com/2019/11/nasl-bagmsz-denetci-oldum-kgk-bagmsz.html

Kitapları edinmek isterseniz aşağıdaki linklere tıklamanız yeterlidir.

Sınav Kazandıran Bağımsız Denetim Notları

https://play.google.com/store/books/details/Volkan_Yorulmaz_S%C4%B1nav_Kazand%C4%B1ran_Denetim_Notlar%C4%B1?id=IAV7DwAAQBAJ&hl=tr

Sınav Kazandıran Muhasebe Standartları Notları

https://play.google.com/store/books/details/Volkan_Yorulmaz_S%C4%B1nav_Kazand%C4%B1ran_Muhasebe_Standart?id=hgZ7DwAAQBAJ&hl=tr


Nisan 2026'da gelen güncelleme: Kitaplara gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkürler. Güncel kitaplarımı görmek için Google Play'de profilimi ziyaret etmeyi unutmayın.

30 Mayıs 2019 Perşembe

"Sadece Hakkımı Aradım" Tanıtıldı

2018 yılı Ağustos ayında yayımladığım kitabım herhangi bir promosyon ya da reklam faaliyeti yürütmeden kendi kendine küçük adımlar atarak belli bir kitleye ulaştı. Müşteri memnuniyeti ve bu alandaki deneyimlerimden bahsettiğim kitabımın ulaştığı okurlar maille, sosyal medyadan ya da Google Play’de yorum bırakarak bana mesajlarını iletip fikir alışverişinde bulundukça bu kitabı yazarken ki amacıma ulaşmış olmanın hazzını yaşıyorum.

Bununla beraber, geçtiğimiz günlerde (2019 Mayıs ortası) Linkedin’deki faydalı paylaşımlarını görüp bağlantı kurduğum Dr. İlknur Üner’in aşağıdaki iletisini görünce bir heyecan yaşadım.

Yazar Dostlarıma Destek Olabilirim!!!
Kitap aşığı birisi olarak ne yazık ki görsel ve yazılı basında kitapların yeterince yer bulamamasına son derece üzülüyorum. Bir kitabın ne kadar büyük emeklerle, mücadeleyle, maddi yükle ortaya çıktığını çok iyi biliyorum. Bu kadar büyük emek harcanan kitapların ise okurlara ulaşmaması, raflarda kalması ise gerçekten de büyük bir kayıptır. Yazarların kitaplarını okurlara tanıtabilmeleri için ST Endüstri Radyo'da(Kobilere yönelik yayın yapan 105.8 frekans) Can Karadut'un 'Eve İş Götürme' programına konuk olduğumda her programda bir kitaba yer vermek istedim. Ne yazık ki ülkemizde bir kaç yazar dışında, büyük bütçelerle reklam vermenin dışında yeni çıkan is dünyası kitaplarının okurlara ulaşması mümkün olmamaktadır. Is dünyası ile ilgili kitabınızı tanıtmak isterseniz, kitabınızı paylaşmanız durumunda gönüllü olarak katıldığım radyo programında kitabınızdan bahsedebilirim. 23 Mayısta konuk olacağım program için bana buradan mesaj atabilirsiniz. Dünya paylaştıkça, birbirimize destek oldukça ve kitaplarla güzel...

Bu heyecanla beraber bir çekingenlik te vardı üzerimde. İlknur Hanım’ın yüzlerce bağlantısının arasından bu fırsatı kullanmak isteyen başkaları olabilir diye sabah işe giderken serviste okuduğum bu iletiye cevap yazmaya çekindim. Akşam üstü saatlerinde bir daha kontrol ettiğimde kimsenin cevaplamadığını görünce cesaretimi topladım ve ilk adımı attım:

Merhaba İlknur Hanım, Müşteri deneyimlerim üzerine yaşanmış, tamamen gerçek tecrübelerden oluşan kitabımı tüm kitapseverlere ücretsiz olarak Google Play üzerinden sundum. Detaylarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: http://volkanyorulmaz.blogspot.com/2018/08/sadece-hakkm-aradm.html Sunacağınız destek sayesinde benzer tecrübeler yaşayan pek çok tüketiciye dokunabileceğimi ve onlara fayda sağlayacağımı düşünüyorum. Katkınız için şimdiden teşekkür ederim, Volkan

Ardından İlknur Hanım ile iletişimimizi sürdürdük ve kendisinden katılacağı radyo programında kitabımdan bahsedeceğini duyunca ayrı bir heyecanla 23 Mayıs 2019 Perşembe günü saat 18:00 de başlayacak yayımı iple çekmeye başladım. O gün işyerinde işler de biraz uzayınca mesaiye kaldım, bilirsiniz güvenlik duvarları ofislerde internetten yayın yapan radyoların dinlenmesine çoğu zaman izin vermez, ben de aynı durumla karşılaşınca cep telefonundan yayını pür dikkat dinlemeye başladım.



Sıra kitabıma geldiğinde İlknur Hanım’ın nazik sözlerini duymak, kitabımın dinleyicilere önerilmesi beni çok ama çok mutlu etti. Yaşadığım memnuniyetin tarifi mümkün değildi. Hal böyle olunca radyo programının podcast’ini de indirip kendime hatıra olarak sakladım. Programın kitabımla ilgili olan kısmını da aşağıdaki video da bulabilirsiniz.


Bu vesileyle, ST Endüstri Radyo'ya, programın yapımcısı Can Karadut'a ve kitabıma bu şanıs veren İlknur Üner’e bir kez daha teşekkürlerimi sunarım. Eğer siz de müşteri memnuniyeti arayan bir tüketicinin başından geçenleri okuyup başınızdan geçen ya da geçmesi muhtemel olaylara karşı aksiyonlarımı merak ediyorsanız şöyle buyurun:

2 Mayıs 2019 Perşembe

Binlerce İnsana Yazarak Dokunmuşum

Birilerine dokunmak, katkıda bulunmak, onlarla bir şeyler paylaşmak çok güzel. Bu hissi genelde yazdığım bloglarla yaşıyorum. Bunlara ek olarak bazen dergilerde, şirketimin sunduğu sosyal mecralarda da bir şeyler yazıp kendimi, gözlemlerimi, gelişmeleri ve bende bıraktığı izleri paylaşıyorum. Bunlara ek olarak geçtiğimiz yıl üç adet kitap yazdım.


Aslında ilkini bir kitaptan ziyade ürün olarak da görebilirsiniz. Şimdiye kadar blogumda yazdığım müşteri tecrübelerinden oluşan içerikleri tek bir kitap halinde toparladım. Tüm bunları meraklısı ulaşsın, okusun, farklı bir bakış açısı kazansın diye herkesin erişimine Google Play Kitaplar üzerinden sürdüm. Dilerseniz buradan “Sadece Hakkımı Aradım: Müşteri Memnuniyeti Arayan Bir Tüketicinin Başından Geçenler” adlı kitabımı indirebilirsiniz:



Kitapla ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz bu içerik tam sizlik:


Diğer iki kitabım ise daha mesleki konulardan oluşuyor. 2018 yılı içerisinde Kamu Gözetimi Kurumu’nun Bağımsız Denetçilik sınavına hazırlandım. Bu sınava hazırlanırken ciddi anlamda özverili bir çalışma yapıp tüm muhasebe ve denetim standartlarını okuyup, sınava yönelik notlar çıkardım. Bu kaynağın paylaşılması halinde bir çok insana faydalı olacağını, hem zaman hem de sınav kazandıracağını düşündüm. Bu vesileyle önce insanlara sadece sınavı nasıl kazandığımı anlattım:


Ardından da bu sınavda başarılı olurken kullandığım notlarımı herkese açtım.


Sınav Kazandıran Muhasebe Standartları Notları:


Sınav Kazandıran Denetim Notları:

Nisan sonu itibarıyla bu kitapların kaç kişiye ulaştığına bakmak için Google Play’den bir rapor çektim, gördüğüm tablo memnuniyet vericiydi. Herhangi bir reklam, promosyon, işbirliği vb. aktivite yürütmeden kitaplarım şimdiden iki bin kişiye ulaşmıştı. Bu tablo ve kitaplarımın altına yazılan yorumlar beni cesaretlendirdi. Türkiye’nin ve dünyanın farklı köşelerinden birilerine yazdıklarımla dokunabilmek harika bir şey. İşte bunu seviyorum!



Eğer çalışırken altını çizmeyi, sayfanın yanına notlar almayı seviyorsanız, aşağıdaki linkten kitapları pdf formatında da ücretsiz olarak indirebilirsiniz.

Sınav Kazandıran Muhasebe Standartları Notları

https://www.file-upload.com/0mmirafnxrdt

Sınav Kazandıran Denetim Notları

https://www.file-upload.com/al16jjnyjsjx



6 Mart 2019 Çarşamba

Olgun İnsanın Özelliği (Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabından)

"Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir." 

"Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra." 

Yukarıdaki iki alıntı "Çavdar Tarlasında Çocuklar" adlı kitaptan... Kitabı önerir misin Volkan derseniz, elinizde daha iyi bir alternatif yoksa evet, aksi halde hayır derim. Murakami, Bukowski gibi yazarlardan sonra beni çok çekmeyen bir hikayeydi, ama yine de arkasında bir emek olduğu kesin, bu sebeple J. D. Salinger'in emeğine sağlık...

18 Kasım 2018 Pazar

Murakami ile Rüzgarın Şarkısını Dinle

Daha önce buradan sizlere Haruki Murakami'nin eserlerini çok beğendiğimi, müthiş keyifle okuduğumu iletmiştim. Bu hafta sadece servisle işe giderken 3 günde hızlıca bir başka Murakami kitabı bitirdim. Bu seferki kendisinin ilk yazdığı eser olması açısından adeta çıraklık eseri diyebiliriz. Ama yine de aynı hamurdan çıktığı için okuması keyifliydi. Kitabın kapak tasarımı da pek bir güzel olunca insan elinden bırakmakta başka bir zorlanıyor. 

Bu kitaptan benimle kalan alıntılar ise aşağıdaki gibi oldu:


Herkes yürekten verdiğinin karşılığını alır. 

Öğle vakti aydınlığında anlaşılır mı gece karanlığının derinliği? 
Yazmak dediğimiz şey aslında kendin ile seni sara olaylar arasındaki mesafeyi korumaktır. Gerekli olan şey sezgiler değil, cetveldir.
Uygarlık iletişimdir. Eğer bir şeyi ifade edemezsen, o şey var sayılmaz.

30 Eylül 2018 Pazar

Beni Asla Bırakma

Ne çok haksızlık etmişim ben bu kitaba... Onca yol katetti benle, önce Bursa'ya, İstanbul'a, sonra Seferihisar'a, ardından Antalya Finike ve Belek'e taşıdım. Bölük bölük okuyup, içindeki o bütünlüğe bir türlü erişemedim. Bu arada da ne yalan söyleyeyim soğudum okurken. Nasıl olur da bu kitabın yazarı 2017 Nobel ödülü alır dedim.

Ama ne zaman geldi de şu hafta sonu kendimle baş başa kalıp adam gibi kitabın ne anlattığını, derinliğini ve hissiyatını anladım, işte o 70 sayfalık bölümde bu kitap beni bambaşka bir dünyaya yolcu etti.

Filmi çekilirse de eminim çok başarılı olacak bir hikayey sahip bu kitabı kendinizi vererek okuma fırsatı yaratın, bakın sizi nasıl bir dünyanın içine çekip etkisi altına alacak.

"Yatılı okul Hailsham'ın öğrencileri, bahçe duvarının arkasındaki karanlık ormandan çok korkarlar. Hafta sonları veya tatillerde evlerine gitmez., Hailsham'dan önceki yaşamlarını hatırlamazlar. Dış dünyayla bağlantıları yoktur. Öğretmenler değil, gözetmenler tarafından eğitilirler. Spor ve sanata büyük önem veren gözetmenler, Hailsham öğrencilerine sürekli özel olduklarını hatırlatır ve bedenlerine çok iyi bakmaları gerektiğini tekrarlar. 

Kazuo Ishiguro, yayımlandığı yıl Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesine alınan Beni Asla Bırakma'da, yıkıma götüreceğini bile bile kendi kaderini kabullenenlere odaklanmış görünüyor." 

Yeri gelmişken bu kitabı bana öneren Özlem'e de çok teşekkürler. Kitaptan yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü sıkıldığım dönemde kendisine teessüflerimi iletmiştim, şimdi de geri alıyorum.

17 Ağustos 2018 Cuma

Sadece Hakkımı Aradım


Yaklaşık 6 yıllık bir dönemde başımdan geçen farklı müşteri deneyimlerimi okuyucularla paylaşabileceğim bir kitap kaleme aldım. Bu süreçte tecrübe ettiğim deneyimleri okuyuculara ileterek haksızlığa uğradıklarını hissettikleri anlarda onları harekete geçirecek, onlara ilham verecek yaşanmışlıkları sunmak istedim. Sade bir müşteri olarak gerçekten haksızlığa uğradığımı gördüğüm, bazı şeylerin düzeltilebileceğine inandığım anlarda o kurumla ilgili bir şeyler kaleme alıp insanlara başımdan geçenleri ve buna karşı aldığım aksiyonları aktardım. Benim radarıma giren firmalar Hepsiburada, Shell, Carrefour, Anadolu Jet, Garanti Bankası, Akbank, Gloria Jeans gibi pek çoğumuzun işinin düştüğü, yolunun geçtiği kurumlar oldu. Bu durum, bu firmaların her daim müşterilerini mutsuz ettiği anlamına gelmediği gibi bu firmalarla aynı sektörde yer alan rakiplerinin de sorunsuz olduğu anlamı taşımamaktadır.

Özellikle teknolojinin hayatımıza girmesi ve sosyal medya kanallarının aktif kullanımı ile firmalara ulaşmanın, sorunumuza çözüm aramanın çok kolay hale geldiği bir dönemdeyiz. Bununla beraber, firmalar da sosyal medyada oluşabilecek olumsuz bir algının kendilerine negatif bir dönüş yaratacağının bilincinde. Bu da firmaların özellikle bu kanallardan gelen şikayet ve geri bildirimleri daha özenli ve daha profesyonel yönetmesine sebep oluyor. Mutlu müşteriler yaratmaya çalışan firmalar müşteriden gelen olumsuz geri bildirimleri çözüyor, çözemeyenler de negatif ayrışıyor. Bununla beraber, yapılan kanuni düzenlemelerle tüketicinin hakları öncesine göre daha fazla korunuyor. Ayrıca, elektronik dönüşümle beraber tüketici haklarını oturduğu yerden e-devlet üzerinden de savunabilecek bir konumda bulunuyor.

Hal böyle olunca, şirketler mutlu müşteriler yaratmak için çaba harcamak zorunda kalıyor. Çünkü biliyorlar ki, yaşanan olumsuz müşteri deneyimleri ağızdan ağıza olduğu gibi sosyal medyada bir “paylaş”, bir“retweet”veya bir “like” butonunun tıklanması ile anında kitlesel bir olumsuz geri dönüş yaratabiliyor. Bu da şirketlerin müşterilerin ihtiyaçlarını iyi anlama ve bu ihtiyaçları karşılayarak onları tatmin etme konusunda hassas olmalarını sağlıyor. Bu durumu tüketiciler olarak avantaja çevirmek bizim elimizde, o halde varsa sizi memnun etmeyen bir durum, haydi hakkınızı arayın.

Size bu yolda ilham verecek, cesaretlendirecek bir kitap kaleme aldım. Benzer olaylarla gündelik hayatınızda karşılaştığınızı tahmin etsem de belki önemsememiş, belki vakit ayırmamış, belki de farklı bir çözüm yolu bulduğunuz o tatsız müşteri deneyimleriniz var ya, işte bunlar benim de başıma geldi… Ve ben bunları nasıl çözdüm, onu anlattım. Keyifli okumalar dilerim.

Kitabımı iTunes üzerinden almak için:
Sadece Hakkımı Aradım - iTunes



Kitabımı GooglePlay üzerinden almak için:




2 Ağustos 2018 Perşembe

Yavaşla

Kemal Sayar'ın Yavaşla adlı kitabı düşük beklentiyle elime alıp kendime güzel dersler ya da bir başka deyişle notlar çıkardığım bir kitap olarak geride kaldı.

Çok hızlı giderseniz içinizde olup bitenleri özümseyecek ve onu kendi duyarlılığınızın bir parçası kılacak kadar vaktiniz olmaz. Güzellik ancak onu durup temaşa edecek zamanınız varsa size bir şey söyler. Günümüzde görmenin yerini bakmak, hatta bakmanın yerini göz atmak alıyor. Şeyler, ancak iki göz atış arasındaki süre boyunca ilgimizi çekebiliyor.

İnsan özne olduğu duygusuna ancak zamanın içinde yaşayarak, geçmişten bugüne hareket ederek ulaşır.

Bir genç ancak konuşmak ve kendini ifade edebilmekle sağlıklı bir benlik duygusu geliştirir. Bir ebeveynin çocuğu ile hemdem olabilmesi, kafası dağılmadan, sıkıntısız bir biçimde onu dikkatinin odağına oturtabilmesiyle mümkündür.

Aşırı çalışma ve her an küçülme tehdidi stres yaratır. Ve nihayet buradan benmerkezli bir popüler kültür üretilir, artık iyiliğin adap ve erkânı değil, yükselme arzusunun zalimliği iş başındadır.

Yaşama zamanının yokluğunda, kayıp zamanı, yani çalışmanın ziyan ettiği hayatı telafi eden tek şey paradır. Oturduğumuz evler, sürdüğümüz konforlu arabalar, gidebildiğimiz lokanta ve eğlence mekânları, aldığımız ıvır zıvır, çalışma köleliğimizi meşrulaştırır. Ama ya onlar da ruhumuzdaki sızıyı dindirmiyorsa? Ya bunlara sahip olmak için ortaya sürdüğümüz pey, yani ömrümüz, bizim için daha kıymetliyse? Hayat geri gelmiyor. İnsan, ruhunu özgürleştirmeyen, kendisine bir ifade imkânı sunmayan, kendisini gerçekleştiremediği işlerle tatmin bulmuyor. Ruh istiyor ki kendi hikâyelerini anlatabilsin. Hikâyeleri başka insanlara çarpsın, onlarda çoğalsın, kendisine geri dönsün. Çağdaş iş yaşamı ve şirket köleliği ise disipline dayalı. Göreceğiniz düşlerin bile birbirine benzediği, kılık kıyafet, jest ve mimik, şaka ve konuşmaların birörnekleştiği bir disiplin düzeni öngörüyor.

Yapmak için ayrılan zaman, olmak için ayrılması gereken zamanı yer bitirir.

Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız. Anlaşmak için zaman gerekir, zaman ve mekân. Konuşmanın yanında susmak da gerekir, birbirinin söylediğine dikkat kesilebilmek, kalbini dostunun kalbine yaklaştırmak gerekir.

Zamanın para demek olduğu bir çağda dinlemeye ve düşünmeye ayrılan vakit giderek azalıyor. Yüz yüze konuşmanın gerektirdiği duraklamalar, düşüncenin ufak molalarla derlenip toparlanma ihtiyacı, fazlasıyla sıkıcı ve yavaş bulunuyor. Böylece diyaloğun yerini veriler, yorumun yerini power point sunumları alıyor.

'İçime çektiğim hava değil gökyüzüdür’ diyebilenler, eve mutlu dönüyor.

Feuerbach’ın söylediği gibi ‘biz yediklerimiziz’. İnsanların hızlı beslenmeyle uğradığı felaketlerden kurtulma fikriyle yola çıkan ‘yavaş besin’ hareketi dünya üzerinde yaygınlaşıyor. Genetik değiştirmeye karşı çıkan, organik tarımı önceleyen, biyolojik çeşitliliğe prim veren bu hareket; küçük, yerel ve telaşsız olana yaptığı vurguyla global kapitalizme muhalefet ediyor. Yiyeceklerimizi hakkını vererek, daha metafizik bir bakış açısıyla konuşacak olursak ‘şükrünü eda ederek’, onlarla ve o masanın etrafında bulunan dostlarımızla konuşarak tüketmek, bizi daha insan kılar.

“Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde” diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, “kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.”

Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar. Hız hayatı eksiltir.

“İnsan zamanı ölçer, zaman da insanı” diyor bir İtalyan atasözü.

"Kadere karşı sigortalanmak.” Karen Blixen, Avrupalının arzusunu böyle betimliyordu. Oysa Afrikalı onu doğallıkla kabulleniyor, buyur ediyordu. “Ölebilenler, özgürce yaşar” diye eklemişti yazar.

Kellesini ipten zar zor kurtarmış adamın zalimliğinden kork.

Yaşadığımız zaman diliminde çocuklarımıza yapabileceğimiz iyiliklerden birisi, onları televizyon veya bilgisayarın değil gerçek hayatın sesiyle buluşturmaktır. Onlarla hayatı gezebilir, insanları ve sokakları tanıyabilirsiniz. Biraz tuhaf görünmek pahasına da olsa şunu öneriyorum: Onlarla akıl hastanelerini, huzurevlerini, yetiştirme yurtlarını, mülksüzlerin yaşadığı sokakları, camileri, havraları ve kiliseleri gezin. Birlikte çarşıları, pazarları, aktarları dolaşın. Gerçek hayatın nasıl bir şey olduğunu ve ıstırabın gerçek bir insana değdiğinde ne yapabileceğini onlara gösterin. Gerçek hayatın nerelerde soluk alıp verdiğini, insanların nelere gülüp nelere üzüldüğünü, gerçek hayatın seslerinin neye benzediğini onlara öğretin.

İnsan, fark edilmek ister. Oysa giderek aynılaşan ve anonimleşen bir dünyada, fark edilmek zorlaşmıştır.

Daha çok kazanıp daha çok harcıyor, fakat diğer insanlarla daha az zaman geçiriyoruz. Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Yakın ilişkilerin oluşması zaman ve emek ister. Oysa zaman, mutlak biçimde sınırlı bir kaynaktır. Teknoloji zaman kazandıran icatlar yapadursun, zamanla ilgili sınırlılıklarımız giderek artıyor. Modern uygarlık, ‘eşyadan yana zengin, zamandan yana yoksul’ bireyler üretiyor.

Maddi ve sosyal şartlarımız geliştikçe kendimizi kıyasladığımız standartlar yükselir. Haz duygusunun referans noktası arttıkça, beklenti ve hayallerimizin çıtası yukarı çıkar. Seçeneklerin artması, kaçınılmaz biçimde beklentilerin de artmasına neden olur.

Hayatı sadeleştirmek gerekiyor, basit yaşayan insanlar, kanaat edebilenler, ele geçirmeyi reddedenler, kendilerini sınırlandırabilenler bir adım önde yürüyor. Onlar, nadide sarı laleler gibi, ışıltılarıyla dünyayı güzelleştiriyor.

Varsayalım ki, iki hayalî dünyadan birisi arasında bir seçim yapmanız isteniyor: İlkinde yılda 50 bin dolar kazanıyorsunuz oysa diğer insanlar 25 bin dolar kazanıyor. İkincisinde yılda 100 bin dolar kazanıyorsunuz, oysa diğer insanlar yılda 250 bin dolar kazanıyor. Hangisini seçerdiniz? Bu soru, bir grup Harvard öğrencisine sorulmuş ve ezici çoğunluk ilk seçeneği işaretlemiş. Kendi durumları diğer insanlara göre daha iyi olduğu sürece, daha az kazanmaya razı olmuşlar. Başka bazı çalışmalar da aynı sonuca ulaşmış. İnsanlar, başkalarına göre kendilerini daha üstün konumda hissettikleri sürece, gelirlerindeki düşmeyi çok önemsemiyorlar. İnsanın gelirinden memnun olup olmaması, belirli bir normla yaptığı mukayeseyle ilgili. Bu norm da iki şeye bağlı; ‘diğer insanlar ne kadar kazanıyor’ ve ‘ben ne kadar kazanmaya alışkınım’. İlki sosyal mukayeseyle ilgili, ikincisi de süregiden duruma alışmayla.

Mutluluğu sürdürmek için elinizde olanı tutmak ve onun üzerine bir şeyler eklemek istersiniz. İnsan maddi şeylere çabuk alışır ve onların verdiği tatminle çabuk doyar. Reklamcılar da zaten buradan ekmek yer. Bu iptilayı yeni harcamalarla beslememizi isterler. İhtiyacımız olmadığı halde yeni cep telefonları, yeni giysiler, yeni arabalar alırız. O halde gerçekten ihtiyaç duymadığımız şeyleri satın almamamız ve zamanımızı dostluk, anne babalık, dayanışma gibi solmayan, kaybolmayan, alışıp bıkmayacağımız değerlere ayırmamız gerekir.

Mutluluk kendimize hedefler tayin edebilmemizle ilgilidir. Kolay ulaşılır hedefler bizi çabuk sıkar. Zor hedefler, hayal kırıklığı yaratabilir. İnsanın hedeflerini yaşadığı gerçeklerden hareket ederek tayin etmesi gerekir. Ulaşılması güç hedefler koyarak bu uğurda fazla yorulmak, bilinen depresyon nedenlerinden birisidir. İç sıkıntısı, bugün Batı toplumlarını içten içe kemiren bir illet. İnsanlar yeni şeyler peşinde koşmak yerine konforu seçiyor, iş dışında aktif olarak ilgilenecekleri uğraşlar bulmakta zorlanıyor. Bizim toplumuzdaki ezici çoğunluk gibi, hayatta kalmak için canlarını dişlerine takıp çaba harcamaları gerekmiyor. Bu da onları amaçsız, tüketim kölesi, televizyon bağımlısı, sıkıntılı insanlar haline getiriyor. Hepimizin, bizi zaman duygusundan kurtaran, adeta zamanın dışına çıkaran, yaptığımız işe gömüldüğümüz, ‘akış’ anlarına ihtiyacımız var. O halde işin dışında da, uğruna uçurtmalar uçurduğunuz ideal, uğraşı ve hedefleriniz olsun.

“Kaderini sev” demişti Nietzsche, “kaderini sev ki o senin hayatındır.”

“Hayat” diyordu Kierkegaard, “geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır.”

Tuhaf şeydir, işlerimiz bize bir kimlik verir ama annelik veya babalık vermez.

Günümüz toplumu, artık kişinin güç konumunu daha çok hiyerarşik organizasyonlardaki yerine göre değerlendirmektedir. Kişi toplum içinde ne kadar yüksek bir mevkie sahipse o kadar varlıklı demektir ve varlık eskiden üstün erkek özelliği sayılan fiziksel kuvveti kolaylıkla satın alabilmektedir.

Yetişkinlerle yapılmış iyi bir konuşma çocuğun beynini uyarır, zaten akışkan ve dinamik bir yapı olan beyin böyle bir konuşmayla değişir, sinir hücreleri yeni dallanmalarla genişler. İyi ve güzel bir konuşma çocuk beyninin besinidir.

“Görme zafer kazanır; çünkü faydalıdır” diye yazmıştı Jacques Ellul olağanüstü güzellikteki kitabı Sözün Düşüşü’nde. “Görme bizi düşünme ve hatırlama derdinden kurtarır.” Hız unutturur. İmge bombardımanı bizi hatırlamak derdinden kurtarır. Ekran bizi seyirci kılar, seyirci eylemin peşinde koşan kişi değildir, ‘seyirciye dönüşen varlığımız herhangi bir eylemde bulunma imkânımızı felce uğratır’.

İşlerimiz sayesinde kendimizi önemli hissederiz. Kendimize daha fazla önem verme ihtiyacı duyduğumuzda işlerimizi abartırız.

“Aşk” demişti Hannah Arendt, “ortalıkta gösterildiği an, solmaya ve ölmeye yüz tutar.”

Günümüzde sessizlik hor görülür. Konuşan insanın sağlıklı olduğu önermesi alttan alta desteklenir. Oysa kedere sessizce de katlanabilir insan. Hayatın keder ve sevinçleriyle bizi usul usul büyütmesine izin vermek gerekir.

Mitolojiler pek çok kültürde ortak bir hikâye anlatır: Ebeveynleri tarafından terk edilen özel çocuk, vahşi doğada veya koruyucu anne baba elinde büyür, pek de merhamet ve şefkat görmez. Zaman ve şartlara acımasızca maruz kalır. Fakat bu maruz kalıştır ki onu yeni ve daha güçlü bir insan kılar. Hayata maruz kalmak, hepimiz için bir tehdit ve bir fırsattır. Çok incinebilir olduğumuzu hissettiğimiz anlar, aynı zamanda hayatta yeni bir role geçebileceğimiz fırsat anlarıdır. Çocuk en savunmasız göründüğü anlardan bir kuvvet duygusuyla sıyrılabilir.

13 Temmuz 2018 Cuma

Murakami ile Karanlıktan Sonra

Güzel kitaplar okuyup kendim için alıntılar yapmaya devam ettiğim bir süreçteyim. Keyifli, tatil gibi, insanı yenileyen, beyninde kıpırtılar oluşturan bir süreç, öneririm, sevdiğiniz şeyler okuyun, siz de bu ayrıcalığı yaşatın kendinize...
Aşağıdaki 3 alıntı Haruki Murakami'nin Karanlıktan Sonra adlı kitabından. Copy-paste değil, kendim baka baka yazdım...

“Bekleyeceğim” diyor Kaoru. “Hala kulak kesiyor musunuz?”

Adamın dudakları seğiriyor hafifçe. “Her insanın tek bir yaşamı vardır. Kulağı ise iki tane.”

“Öyle olabilir ama bir tanesi gidince bir daha gözlük takamaz.”

“Uygunsuz bir durum” diyor adam.

 ***

“Üzerinde durduğumuz zemin var ya, çok sağlammış gibi görünür ama en ufak bir şey olduğunda, pat diye altımızdan kayıp gidebilir. Ve bir kez altımızdan çekilmeye görsün, işte o zaman sonumuz gelmiş demekti; bir daha eskiye dönemeyiz. Sonrasında, yerin altındaki o karanlık dünyada bir başımıza yaşamaktan başka çaremiz kalmaz.”

 ***

“İnsan denen şey, anılarını yakıt olarak kullanıp yaşamını sürdürüyor olamaz mı acaba? O anıların gerçekte önemli olup olmadığının, yaşamın sürdürülmesi açısından hiçbir önemi yok. Sadece yakıt. İster gazetenin reklam broşürü olsun, isterse felsefe yazıları; ister pornografik fotoğraflar olsun, isterse on bin yenlik kağıt para desteleri; ateşe verdiğinde hepsi sadece bir kağıt parçası değil midir? Önemli anılar, çok önemli anılar ve hiçbir önemi olmayan anılar… hepsi sadece ve sadece yakıt.”

8 Temmuz 2018 Pazar

Murakami'den Kalan Kırıntılar


Geç de olsa Haruki Murakami ile tanıştım. İyi ki lerimden biri oldu bu tanışma. Şu aralar elimde kendisine ait okuduğum üçünci kitap olan “Karanlıktan Sonra” var. Yine okudukça kendi dünyasının içine çeken farklı bir deneyimin içine çekiyor bu kitabı ile beni… Bu fırsatı hazır yazlıktayken bulmuşken, okuduğum diğer iki kitabından aldığım notları mı da toparlayıp benimle beraber blog’uma taşıyayım da ruhumun ihtiyacı olduğunda dönüp gıdamı alayım istedim.

Nasıl derin, nasıl nitelikli… Çevirisinde bile anlamını, vuruculuğunu yitirmeyen, delip geçen ya da iz bırakan taneler…

“Sahilde Kafka”dan (Kafka on the Shore)

İnsan bir şeyleri ne kadar isterse istesin, o şeyler asla kendiliğinden çıkıp gelmez. İnsan bir şeylerden özel olarak uzak durmaya çalıştığında ise, o şeyler kendiliğinden insanın üzerine üzerine gelir.

Rüzgâr eser. Hırçın rüzgârlar da vardır, insanın ruhunu okşayan rüzgârlar da. Fakat tüm rüzgârlar, gün gelir yitip gider.

Haddinden uzun düşünmek, hiç düşünmemiş olmaktan farksızdır.

Anılar, insanın vücudunu içten içe ısıtan şeylerdir. Fakat aynı zamanda insanın içini lime lime de edebilirler.

Ölüm yaşamın karşıtı olarak değil, parçası olarak vardır.

Herkesle aynı şeyleri okuyunca, ister istemez herkes gibi düşüneceksin. Bu da kabalık ve sıradanlık olur.

İnsanın çevresi olanaklarla dolu olunca bundan yararlanmamak son derece zor geliyor. Gücün var, yeteneklerini değerlendirebileceğin bir yer var, sen gene de bir şey yapmadan yolunda gitmek istiyorsun, öyle mi?

Zenginliğin en büyük üstünlüğü nedir biliyor musun? Paran olmadığını söyleyebilmektir.

“İmkansızın Şarkısı”ndan (Norwegian Wood)

Mektuplar, kâğıttan başka bir şey değil, dedim. Yakılsalar bile, yürekte kalması gereken, kalır, ve yakılmayıp saklansalar bile, kalmayan kalmaz.

19 Aralık 2017 Salı

TED Gibi Konuş


İletişmin her geçen gün daha da önemli hale geldiği çağımızda TED videolarındaki başarının sırrını inceleyip o videolardaki gibi ilham verici konuşmalara imza atmanın sırrını açıklayan bir kitap "TED Gibi Konuş". Carmine Gallo'nun 2015 yılında çıkan kitabı uzun süre çok satanlar listesinde kaldı. Hatta Kerem Bursin'in elinde görünmesiyle bir dönem magazin gündemini de meşgul etti. Ben de 2017 bitmeden sabahları serviste işe giderken bu kitabı okuyup, hoşuma giden bölümlerini sakladım. Şimdi sıra paylaşmada. Bakalım kitaptan neler geriye kalmış?
Dönemin magazin haberlerinden: "Kerem Bursin, Wall Street Journal çoksatar listesine giren TED Gibi Konuş'u okuyor. "TED konuşması nedir?" diyenler için kısa bir özet: TED, adını teknoloji, eğlence ve dizayn sözcüklerinin baş harflerinden alıyor. Kitapta ise konuşmaların çözümlemesi, TED'in en sevilen isimleriyle söyleşiler, psikoloji, nörobilim ve iletişim uzmanlarının görüşleri var."
Ortalamadan daha iyi iletişimciler genellikle diğer insanlardan daha başarılıdır ama büyük iletişimciler hareket başlatır. Yalnızca soyadlarıyla hatırlanıp sayılırlar: Jefferson, Lincoln, Churchill, Kennedy, King, Reagan. İş dünyasında etkili iletişimde başarısız olmak, başarısızlığa hızlı gidiştir. Hâlâ hayattasınız. Bu, hayatınızın amacı var demektir. Büyük şeyler için yaratıldınız. Potansiyelinizi, fikirlerinizi iletemediğiniz için sabote etmeyin.

Tutku, yeteneğinizin en coşkun dışavurumunu sağlayacak olan şeydir.– LARRY SMITH, TEDx, KASIM 2011

Kendiniz ilham almamışsanız başkalarına ilham veremezsiniz. Konunuzla coşkulu, tutkulu ve anlamlı bir bağ kurarsanız dinleyicilerinizi ikna etmek ve ilham vermek için çok daha fazla şansınız olur.

Bir alanda usta olanlarla sadece bir işte çalışanları birbirinden ayıran duygusal niteliktir,” diye yazar Robert Greene Ustalık kitabında. “İstek, sabır, sebat ve güven; başarıda, bütün muhakeme güçlerinden daha büyük bir rol oynar. Motive olmuş ve enerji dolu hissederek hemen her şeyin üstesinden gelebiliriz. Sıkılmış ve huzursuz hissederek, zihinlerimiz kapanır ve artarak pasifleşiriz.”

Çoğu konuşmacı konuya tutkulu bir bağı olmadığı için kupkurudur ve bu yüzden coşkulu bir konuşmacıyı izlemek çölde buz gibi su içmek kadar tazeleyicidir.

İçinizi ne şenlendirir? Bunu belirleyin ve başkalarıyla paylaşın.

Doğru yere bakan herkes mutluluğu bulabilir.

Eğer tek amacınız bir satış yapmak ya da itibarınızı artırmaksa, izleyicinizle bağ kurmakta başarısız olabilirsiniz (ve kendinize çok fazla baskı uygularsınız). Ancak eğer amacınız daha özgeciyse –izleyicinize daha iyi hayatlar yaşamalarına yardım edecek bilgiler vermek– o zaman daha derin bir bağ kuracak ve rolünüzde daha rahat olacaksınız.

Waterloo Üniversitesi ekonomi profesörü Larry Smith, çoğu insanın tutkularının peşinden gitmekten korktukları için harika bir iş bulmakta ya da harika bir kariyere sahip olmakta başarısız olacaklarını söyler. “Ne kadar çok kişi size, harika bir kariyer istiyorsanız tutkunuzun peşine düşün, hayallerinizin peşine düşün, derse desin... bunu yapmamaya karar vereceksiniz.” Mazeretler insanı geride tutar, der. Tavsiyesi? “Tutkunuzu bulup kullanırsanız harika bir kariyeriniz olur. Yapmazsanız olmaz.”

Steve Jobs’un Stanford Üniversitesi’ndeki ünlü diploma töreni konuşmasında öğrencileri gerçekten sevdikleri mesleğe teşvik edişinden alıntı: “İşiniz hayatınızın büyük bir bölümünü dolduracak ve gerçekten tatmin olmanın tek yolu, harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmaktır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu yaptığınız şeyi sevmektir. Henüz onu bulmadıysanız bakmaya devam edin. Yetinmeyin. Kalbin bütün meselelerinde olduğu gibi, onu bulduğunuzda bileceksiniz. Bütün iyi ilişkiler gibi, bu da yıllar geçtikçe daha da iyileşecektir. Bu yüzden buluncaya kadar aramaya devam edin. Yetinmeyin.”

Tutkunuzun peşinden gitmelisiniz. Sevdiğiniz şeyin ne olduğunu bulmalısınız – gerçekten kim olduğunuzu. Ve onu yapmak için cesaret göstermelisiniz. İnsanın ihtiyacı olan tek cesaretin kendi düşlerinin peşinden gitme cesareti olduğuna inanıyorum. – Oprah Winfrey

Mutluluk bir seçimdir, bulaşıcı bir tavırdır.

Dille ilgili beyin alanları –konuşmanıza ve fikirleri daha açık ifade etmenize yardım eden alanlar– kullanıldıkça bu bölgelerde aktivite ve etkinlik artar. Topluluk önünde ne kadar çok konuşuyorsanız, beynin mevcut yapısı da değişiyor, dille ilgili alanları da o kadar gelişiyordur.

Deneyimimize göre, en iyi yöneticiler yaptıkları işte en tutkulu olanlardır. – Ron Baron, milyarder yatırımcı

Sır #1: İçinizdeki Ustayı Çıkarın

Başkalarına ilham vermenin ilk adımı önce kendinizin ilham almış olduğunuzdan emin olmaktır. Gerçekten tutkulu olduğunuz şeyi belirlemenin en basit yolu, kendinize, bu bölümde daha önce söz ettiğim soruyu sormaktır: “İçimi ne şenlendirir?” Bir kez içinizi şenlendiren şeyi buldunuz mu, anlatacağınız hikâyeler, kullandığınız slaytlar ve içeriğinizi sunuş şekliniz canlanacaktır. Mümkün olduğunu düşündüğünüzden çok daha fazla kişiyle bağ kuracaksınız.

Sır #2: Hikâye Anlatma Sanatında Ustalaşın

Hikâye anlatmak en temel ikna aracıdır. Hikâye –duygusal ve gerçek hikâyeler– anlatan kişiler gibi, markalar da müşterileri ve izleyicileriyle rakiplerinden çok daha derin ve daha anlamlı biçimde bağ kurar.

İletişim teorisinin kurucularından biri olan Yunan filozofu Aristoteles iknanın, üç unsurun temsil edilmesiyle oluştuğuna inanırdı: ethos, logos ve pathos. Ethos güvenilirliktir. Bizler; başarılarına, sıfatlarına, deneyimlerine vb. saygı duyduğumuz insanlarla hemfikir olmaya eğilim gösteririz. Logos, mantık, veriler ve istatistik aracılığıyla ikna aracıdır. Pathos ise duygulara hitap etme eylemidir.

Hepimiz hikâye severiz. Onlar için doğmuşuz. Hikâyeler kim olduğumuzu doğrular. Hepimiz hayatımızın anlamı olduğuna dair bir doğrulama isteriz. Ve hiçbir şey hikâyelerle bağ kurduğumuzdakinden daha büyük bir doğrulama yapmaz. Hikâye; zamanın, geçmiş, şimdi ve geleceğin engellerini geçebilir ve kendi aramızdaki benzerlikleri ve başkaları aracılığıyla gerçekle hayal edileni deneyimlememizi sağlar. – Andrew Stanton, Oyuncak Hikâyesi’nin yazarı

Birinin dikkatini çekmenin en temel yolu şudur: Bir kalıbı kırın.

Eğer anılmak istiyorsanız, bir hikâye anlatın ve bu ne kadar kişisel olursa o kadar iyi. Neredeyse her zaman işe yarar.

Lakewood Kilisesi rahibi Joel Osteen hiç TED konuşması yapmamıştır, fakat her hafta vaazlarına şahsen katılan 40.000 kişiye ve televizyonda seyreden yedi milyona TED’e yaraşır bir performans sunar. Osteen, TED tarzına uygun olarak, vaazına her zaman bir temayla başlar. Bir vaazına, “Sizinle bugün nasıl ‘Geleceğinizde Evet Var’,35 bunu konuşacağım,” diyerek başladı. Bir arkadaşı hakkında kısa bir anekdotla devam etti. Arkadaşı yıllardır çok çalışıyormuş. Bir gün bir şef emekli olmuş ve işe birkaç kişi aday olmuş. Osteen’in arkadaşının kıdemi varmış, fakat daha genç ve deneyimsiz biri için terfiden geri çevrilmiş. Arkadaşı kendisini aldatılmış hissetmiş ama gücenik davranmamış, ya da elinden gelenin en iyisini yapmaktan vazgeçmemiş. İki yıl sonra, bir kıdemli başkan yardımcısı emekli olmuş ve Osteen’in arkadaşı hak ettiği terfiyi almış. “Şimdi onun pozisyonu diğer eski şef pozisyonundan çok daha üst seviyede,” dedi Osteen. “Şu anda bir ‘hayır’da olabilirsiniz ama yardım yoldadır. İyileşme yoldadır. Terfi yoldadır. Kendinize, ‘Hayır’da kalmayacağım. Evet geliyor, biliyorum,’ deyin.

Tanrı kalbinize bir hayal koyarsa, başaracağınızı bilirsiniz. Her ‘hayır’da, ‘evet’e bir adım daha yakınsınız demektir.”

Hemen herkesin hayatının gerçek, içsel hikâyesi –alçakgönüllülükle ve egoist davranmadan anlatıldığında– çok eğlencelidir. Konuşmayı ateşleyen malzemeler neredeyse hep buradan çıkar. – Dale Carnegie

Bir iş sunumunda hikâyeler anlatmak, insanların içeriği çok daha derin bir düzeyde deneyimlemelerini sağlar ve onları iş gezisine götürmenin sanal eşdeğeridir.

Batman ve Mor Yıllar gibi filmlerin yapımcısı Guber, yalnızca hikâye anlatmanın gücü üstüne Hikâyen Varsa Kazanırsın adında bir kitap yazmıştır. “Ancak modern hayatın gürültü düzeyi bir kakofoniye dönüştükçe, gerçekten duyulabilecek anlamlı bir hikâye anlatma becerisine olan talep gitgide artmaktadır,” diye ekler.

Romancı Isabele Allende "Sağduyulu iyi insanlar ilginç karakterler oluşturmaz. Onlardan sadece iyi eski eş olur,” demişti.

Sır #3: Sohbet Edin

Yapana kadar taklit etmeyin. Ona dönüşene kadar taklit edin. – AMY CUDDY, PROFESÖR, HARVARD İŞLETME OKULU

Durmaksızın prova yapın ve içeriğinizi öyle içselleştirin ki sunumu yakın bir arkadaşınızla sohbet eder gibi rahatça yapabilin.                                    

Neden işe yarar: Gerçek ikna, sadece dinleyenlerinizle duygusal bir ahenk yakaladıktan ve güvenlerini kazandıktan sonra olur. Eğer sesiniz, jestleriniz ve beden diliniz sözlerinizle uyumsuzsa dinleyiciniz mesajınıza güvenmeyecektir. Bu, bir Ferrari’ye (harika bir hikâye) sahip olup kullanmayı (anlatmak) bilmemenin eşdeğeridir.

Beden dilini ve sunumlarını geliştirmek isteyen konuşmacılarla çalışırken, sunumlarını gerçek, söyleşi benzeri bir biçimde yapabilmeyi öğrenebilmeleri için üç şeyin önemini anlatırım: Tutku, Prova, Duruş. İlk adım, konuşmacının neye tutkusunun olduğunu ve bunu mesajıyla nasıl ilişkilendireceğini belirlemeyi gerektirir. Sonraki adım, prova, prova, provadır. Ancak bu iki şart yerine getirildiğinde gerçek duruş yüzeye çıkacaktır.

Bir grup sunumunda, en iyi “etkili duruşa” sahip kişi genellikle liderdir. Konuyu en iyi o anlar, gösterir ve sorumluluk almak için güveni vardır. Genellikle herkesten biraz daha iyi giyimlidirler. Ayakkabıları cilalı ve giysileri ütülüdür. Daha güçlü göz teması kurarlar ve sıkı el sıkarlar. Az ve öz, kesin konuşurlar. Bocalamazlar. Sakin dururlar. “Açık” jestler kullanırlar, avuçlar yukarı ya da açık ve eller ayrı. Sesleri yayılır, çünkü diyaframdan konuşurlar. İlham veren liderler gibi yürür, konuşur ve görünürler.

Dünyanın en karizmatik profesyonellerinin çok iyi beden dilleri vardır – güven, yetkinlik ve karizma yansıtan etkili bir duruş. Etkili duruş, kendini otorite sahibi, sayılacak ve izlenecek birisi olarak sunan birini tanımlamak için kullanılan askeri bir terimdir. İnsanlar sizin yolunuzdan gitmek için ne kadar fedakârlık eder? Yüksek ücretli, iyi ek ödemeleri olan ve emeklilik sunan bir işi bırakırlar mı? Öyleyse, hükmeden mevcudiyetiniz vardır.

Sır #4: Bana Yeni Bir Şey Öğretin

İzleyicinize tamamen yeni, farklı paketlenmiş ya da eski bir problemi çözmenin taze ve yeni bir yolunu sunan bir bilgi aktarın.

Sinirbilimciler, sadece beyni yeni deneyimlerle bombardıman ederek zihinlerimizi dünyaya yeni bir mercekten bakmaya zorlayabileceğimizi bulmuştur. Bu da arada bir ofisinizden çıkmanız gerek demektir. Yeni olaylar, insanlar ve yerler deneyimleyin. En önemlisi, bu yeni deneyimleri sunumlarınıza katın.

Kavramsal araştırma, beyinlerimizin ayrıntılardan önce büyük resmi görmeye ihtiyacı olduğunu göstermiştir. John Medina bir keresinde bana şöyle açıkladı: “Carmine, ilkel adam kaplanla karşılaşınca, ‘Kaplanın kaç dişi vardır?’ diye sormadı. ‘Beni yiyecek mi?’ diye sordu.” İzleyicinizin ayrıntıları öğrenmeden önce büyük resmi görmesi gerekir. Eğer fikrinizi ya da ürününüzü 140 karakterle açıklayamıyorsanız, bunu yapana kadar çalışın.

TEDx konuşmacısı ve tasarımcı Oliver Uberti, bir keresinde, “Her süper kahramanın bir çıkış hikâyesi vardır. Sizin de öyle. Başka birininkini izlemeyin. Kendi başyapıtınızı yaratın,” demişti. Çoğu iletişimci sandığından çok daha yaratıcıdır. Yaratıcılıklarını ortaya çıkarmaya ve fikirlerini sunmak için yenilikçi bir yaklaşım benimsemeye teşvik edildiklerinde zorluklara meydan okurlar.

Sır #5: Ağızları Açık Bırakan Anlar Yaratın

Ağızları açık bırakacak anlar sinirbilimcilerin duygu yüklü olay [emotionally charged event] dedikleri şeyi yaratır; bu, izleyicinizin mesajınızı hatırlayıp harekete geçmesini daha olası kılan yükseltilmiş bir duygu halidir.

Bir PowerPoint sunumu yaratırken yapmanız gereken ilk şey nedir? Eğer pek çok kişi gibiyseniz, “PowerPoint’i açmak” dersiniz. Yanlış yanıt. Önce hikâyeyi planlamalısınız. Tıpkı filmi çekmeye başlamadan önce sahneleri storyboard haline getiren bir yönetmen gibi çekmeye başlamadan önce hikâyeyi yaratmalısınız. Hikâye tamamlandığı zaman güzel slaytlar tasarlamak için çok zamanınız olacak ama eğer hikâye sıkıcıysa daha bir kelime etmeden izleyicinizi kaybedersiniz.

11 Eylül 2001’de nerede olduğunuzu hatırlayıp bu sabah anahtarlarınızı nereye koyduğunuzu unutmanızın bir sebebi var. Ve bu farkı anlamak sizin daha çok hatırlanacak, “ağızları açık bırakacak” sunumlar yapmanıza yarar sağlayabilir. "Flaş ampulü hatıralar”

Neden 11 Eylül gibi bir olay hakkında ayrıntıları hatırlıyorsunuz da anahtarlarınızı kaybetme eğilimindesiniz? Neden Dr. Jill’in gösterisini ya da Gates’in sivrisineklerini hatırlıyoruz da gördüğümüz PowerPoint sunumlarının yüzde 99’unu unutuyoruz? Beyin duygusal olarak canlı olayları hatırlayıp sıradan, olağan olayları unutmaya donanımlıdır. Eğer vasat sunumlar denizinde öne çıkmak istiyorsanız izleyicinizi duygusal olarak yönetmelisiniz.

Kilit ifade o kadar önemlidir ki TED’in konuşmacılarından en iyi alıntılara ayrılmış bir sitesi ve Twitter kolu vardır (@TEDQuote). En sevilenlerinden bazıları:                                         

“Eğer hatalı olmaya hazır değilseniz, özgün bir şeyle hiç ortaya çıkamazsınız.” – Sir Ken Robinson

“En iyi konuşmacı olmakla en iyi fikirlere sahip olmak arasında sıfır ilişki vardır. ”– Susan Cain                                                                                               

“Başarana kadar taklit etmeyin. O olana kadar taklit edin.”– Amy Cuddy

“Çoğu başarılı Afgan kızının arkasında kızının başarısının kendi başarısı olduğunu anlayan bir baba vardır.” – Shabana Basij-Rasikh

“Rakamlar, evrenin senfonisinin yazıldığı müzik notalarıdır.” – Adam Spencer

Her göstericinin en az bir ağızları açık bırakan ânı –izleyicilerinizin ertesi gün konuşacağı duygu yüklü bir olay– vardır. Her sunumda bir tane gerekir. Bir tane bulun ve kullanın. Sunumuzun içeriği eğer izleyicilerinizin zihnine kazınabilirse daha etkili olacaktır.

Sır #6: Neşelenin

Kendinizi (ya da konunuzu) çok ciddiye almayın. Beyin mizahı sever. İzleyicinize gülümseyecek bir şey verin.                                   

Neden işe yarar: Mizah, savunmaları azaltarak izleyicinizi mesajınıza daha açık hale getirir. Ayrıca sizin daha sevimli görünmenizi sağlar ve insanlar hoşlandıkları biriyle iş yapmaya ya da onu desteklemeye daha isteklidirler.

TED sahnesinde mizah anlayışına sahip olmak kişisel ilişkilerde ve her türlü iş ortamında önemlidir. Harvard Business Review’da yayımlanan bir çalışmada (“Gülmek Kazandırır”), Fabio Sala kırk yılı aşan bir dönem için mizah araştırmalarını derlemiş ve şunu bulmuştur: “Mizah beceriyle kullanıldığında, yönetim tekerleklerini yağlar. Düşmanlığı azaltır, eleştiriyi saptırır, gerilimi giderir, moral yükseltir ve zor mesajların iletilmesine yardım eder.”

Sır #7: 18 Dakika Kuralına Bağlı Kalın

18 dakika bir sunum için ideal uzunluktur. Eğer daha uzun bir tane yapmanız gerekiyorsa, içine her 10 dakikada bir yumuşak aralar (hikâyeler, videolar, gösteriler) katın.                        

Neden işe yarar: Araştırmacılar “kavramsal birikmişliğin”, fazla bilginin fikirlerin başarıyla iletilmesini önlediğini keşfetmiştir.

Şeyleri basit tutmak cesaret ister. Bir PowerPoint slaytını izleyicilerin çoğunun okuyamayacağı kadar küçük metinlerle doldurmak yerine, tek bir resim koymak cesaret ister. Bir sunumda slayt sayısını azaltmak cesaret ister. Uzun süre zırvalamak yerine 18 dakika konuşmak cesaret ister. Leonardo Da Vinci bir kez, “Sadelik üst düzeyde sofistikeliktir,” demişti. Sofistike olun. Sunumlarınızı ve konuşmalarınızı kısa ve basit tutun.

Hayatınız ayrıntıyla boşa harcanır. Sadeleşin, sadeleşin. – Henry David Thoreau

Pasricha’nın TEDx izleyicisine anlattığı Muhteşemliğin Üç Aşaması şunlardı: tavır, farkındalık, özgünlük. Her biri hakkında kısaca konuştu. Tavırla ilgili, Pasricha, hepimizin yolda engellerle karşılacağını ama onları nasıl karşılayacağımıza dair iki seçeneğimiz olduğunu söyledi. “Bir, ezilip büzülüp sonsuza kadar kendinizi kasvete mahkûm edebilirsiniz, ya da iki, kederlenebilir ve sonra geleceği yeni ayık gözlerle görebilirsiniz. İyi bir tavır takınmak, ikinciyi seçmekle ve her ne kadar zor olursa olsun, sizi vuran acı ne olursa olsun, ileriye hareket etmeyi, yola devam etmeyi ve geleceğe bebek adımları atmayı seçmekle ilgilidir.” Farkındalık hakkında Pasricha, dinleyicilerini içlerindeki üç yaşındaki çocuğu kucaklamaya teşvik etti “O üç yaşındaki oğlan hâlâ sizin parçanız. O üç yaşındaki kız çocuğu hâlâ sizin parçanız. Orada. Ve farkında olmak, gördüğünüz her şeyi ilk kez gördüğünüzü hatırlamaktır da.” Özgünlük hakkında: “Bu sadece kendiniz olmak ve bununla ilgili iyi hissetmektir. Ve özgün olduğunuzda, sonunda kalbinizi izlersiniz; kendinizi sevdiğiniz ve zevk aldığınız yerlerde, durumlarda ve sohbetlerde bulursunuz. Konuşmaktan hoşlandığınız kişilerle tanışırsınız. Düşlediğiniz yerlere gidersiniz. Ve sonunda kalbinizi izler ve çok tatmin olmuş hissedersiniz."

Sır #7: 18 Dakika Kuralına Bağlı Kalın

Uzun, karmaşık ve dolambaçlı sunumlar sıkıcıdır; izleyicinizi kaybetmek için kesin bir yöntemdir. 18 dakika kuralı sadece disiplini öğrenmek için iyi bir alıştırma değildir. İzleyicinizi fazla yüklemekten kaçınmak önemlidir. Unutmayın, kısıtlı sunumlar daha çok yaratıcılık gerektirir. Başka deyişle, orada olmayan şey, orada olan şeyi daha da güçlendirir!

Sır #8: Çoklu Duyusal Deneyimlerle Zihinsel Bir Resim Boyayın

Birden fazla duyuya hitap eden unsurlarla sunumlar yapın: görüntü, ses, dokunuş, tat ve koku.                                 

Neden işe yarar: Unutmayın, beyin sıkıcı şeylerle ilgilenmez. Karşınızda büyüleyici görüntüler, çekici videolar, ilginç sahne malzemeleri, güzel sözler ve hikâyeyi hayata geçiren birden fazla ses varsa sıkılmak neredeyse olanaksızdır. Kimse sizden sunumunuza çoklu duyusal deneyimler katmanızı istemez, ama bir kez bunu deneyimlediler mi her dakikasından hoşlanırlar. Beyin çoklu duyusal deneyimler için can atar. İzleyiciniz neden sunumunuzu sevdiğini açıklayamayabilir; bu sizin küçük sırrınız olacaktır.

Görselleri, sözleri tamamlamak için kullanın, tekrarlamak için değil.-TED Emri

Maya Angelou bir keresinde, “İnsanlar ne dediğinizi unutur, insanlar ne yaptığınızı unutur ama onlara nasıl hissettirdiğinizi asla unutmaz,” demişti. Sadece insanların ne bilmesini istediğinizi düşünmeyin; onların nasıl hissetmesini istediğinizi düşünün.

Cesaret dikkat çeker. Cesaret fark edilir. Cesaret yürekleri ve zihinleri kazanır. Cesaret hayatınızın konuşmasını yapmak için ihtiyacınız olan şeydir. Cesaretiniz olduğunu biliyorum. Onu bulun, kutlayın ve keyfine varın. Topluluk önünde cesur konuşma, hayatınızı ve sizi dinleyen insanların hayatını değiştirecektir. Görülmesi, hissedilmesi ve duyulması için var olan fikirleriniz vardır. Sesinizi insanları şaşırtmak, ilham vermek ve dünyayı değiştirmek için kullanın.

İşi iş, oyunu oyun gibi görmem. Hepsi yaşamaktır.– SIR RICHARD BRANSON        

Sır #9: Şeridinizde Kalın

Özgün, açık ve şeffaf olun.       

Neden işe yarar: Çoğu insan bir sahtekârı saptayabilir. Eğer olmadığınız bir şey ya da biri olmaya çalışırsanız izleyicinizin güvenini kazanamazsınız.

lham veren bir konuşmacı, dinleyicilerini hayatları, kariyerleri ya da işleri hakkında farklı düşünmeye yöneltmelidir. İyi bir konuşmacı daha iyi biri olmayı istemenizi sağlar.

Bir sunum yaptığınızda, hedefiniz “bir sunum yapmak” olmamalı. İzleyicinize ilham vermek, onları etkilemek ve daha büyük düşler kurmaya teşvik etmek olmalı. İnsanlar sizin gerçek olduğunuzu düşünmezlerse onları etkileyemezsiniz. İzleyicinizi, eğer size güvenmez, hayran olmaz ve içtenlikle sevmezlerse hiçbir şeye ikna edemezsiniz.

Richard Branson daha iyi bir konuşmacı olmaya azmetti. Durmadan alıştırma yaptı. “İyi konuşmacılar sadece şanslı ya da yetenekli değildir – çok çalışırlar.” Branson ayrıca kendisi olmayı, özgün olmayı öğrendi. “Etkileyici bir konuşmacı olmak için söylediğinize inanmanız gerekir. Ve eğer sağlam bir inançla konuşursanız ve konunuza tutku duyuyorsanız, izleyiciniz hatalarınıza karşı çok daha bağışlayıcı olacaktır, çünkü doğruyu söylediğinize inanacaklardır. Hazırlanın, acele etmeyin ve rahatlayın. Yürekten konuşun.”

Warren Buffett, “Hayatta iletişim kurabilmelisiniz ve bu müthiş önemlidir. Okullar, bir dereceye kadar, bunu yeterince vurgulamaz. Eğer iletişim kuramaz ve başka insanlarla konuşup fikirlerinizi iletemezseniz potansiyelinizden vazgeçersiniz.”

Kendi şeridinizde kalın. Kalbinizi açın. Kendi özgün benliğinize sadık kalın kendinizin olabileceğiniz en iyi temsili olun.

Diğer insanların sizin hakkınızda söylediklerini kontrol edemezsiniz ama o yorumların çerçevesini kontrol edebilirsiniz ve kendiniz için ettiğiniz sözleri kesinlikle kontrol edebilirsiniz. Olumsuzlukları tekrar ve tekrar gündeme getirmektense, düşüncelerinizi yeniden şekillendirin ve olumsuz etiketlerin yerine cesaret, güç ve dayanıklılık koyun.

İlham veren bir konuşmacı olmak için şansa ihtiyacınız yok. Örneklere, tekniklere, tutkuya ve alıştırma yapmaya ihtiyacınız var. Ayrıca cesarete ihtiyacınız var – tutkunuzu izlemek, fikirlerinizi basitçe ifade etmek ve içinizi şenlendirmek için.

Google adsense

Analytics