blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2025 Pazar

Dalyan Parkı’nda Bir Cuma Sabahı: 2026 Manifestosu


26 Aralık 2025

İstanbul’da aralık ayı, insanın yüzüne çarpan sert bir rüzgar ve zihinde biriken cevapsız… Bugün 26 Aralık. Caddebostan’dan çıkıp Dalyan Parkı’na doğru yürürken, arkamda bıraktığım 42 yılın ağırlığını değil, önümdeki 43. yaşın o tuhaf heyecanını hissediyorum. Günümüz beyaz yakalısının en büyük yanılgısı, hayatı bir "verimlilik projesi" sanması. Ben de bu sabah, o projenin bir günlük izne ayrılmış yöneticisiyim.


Performansın Yorgunluğu

İş dünyasında yeni bir pozisyona geçtiğinizde, size sadece bir unvan değil, aynı zamanda görünmez bir korku da verirler: "Hata yapma lüksün yok." Son birkaç ayımı, işler aksamasın, kimse eksikliğimi hissetmesin diye kendimi adeta parçalayarak geçirdim. Ancak sahil yolundaki banklara vuran dalgaları izlerken fark ediyorum ki; bu aşırı özveri, aslında bir tür kaçış. Sürekli çalışmaktan bahsetmenin, insanın kendi ruhuna karşı geliştirdiği bir tür antipatiye dönüştüğü o noktadayım. Harvard Business Review’in o meşhur yaşam dengesi makalelerinde okuduğumuz "esenlik" (well-being) kavramı, çoğu zaman bir lüks gibi görünse de, aslında hayatta kalma mekanizmasının ta kendisi.

Bedenin Hafızası

40’lı yaşlar, bedenin size ilk kez "Hayır" dediği ya da en azından "Eskisi kadar hızlı değil" diye fısıldadığı bir eşik. Sağlık, gençlikte hiç bitmeyecek bir kredi limiti gibi görünür. Oysa geçtiğimiz günlerde girdiğim check-up sonuçlarını incelediğimde bu yatırımın en çok ihmal edilen portföy olduğunu görüyorum. Artık her sabah uyandığımda, 40 yaş üstü her erkeğin yaptığı o sessiz anlaşmayı yapıyorum: Kendine daha iyi bak, çünkü oyun henüz bitmedi. Uzayan hayatlarla beraber maçın artık eskisinden uzak olduğunu da düşünürsek, enerjimizi ve kaynaklarımızı akıllı kullanmamız gerektiği kesin.

Küçük Bir Miras: 2026’nın Anlamı

2026’ya dair planlarım banka hesaplarının çok ötesinde. Elbette bir evladım var ve onun için sağlam bir gelecek kurmak en büyük sorumluluğum. Ancak ona bırakacağım en büyük miras, biriken paralar değil; onunla havuzda geçirdiğim bir pazar sabahı ya da hafta sonu kaçamağı yaptığımız bir otelin sessiz bir köşesinde birlikte izlediğimiz o gün batımı olacak.

O havalı New York Times editörlerinin sıkça hatırlattığı gibi; "İnsan, topladığı nesnelerin değil, kurduğu bağların toplamıdır." Önümüzdeki yıl daha az network, daha çok dostluk; daha az adet, daha çok derinlik biriktirmek istiyorum. Çünkü günün sonunda hepimiz sahilde tek başına yürüyen o yabancıyız ve bizi eve bağlayan tek şey, sevdiğimiz insanların sesidir.

İstanbul'u yaşamıyoruz dedirten anlardan

Kapatırken

Yukarıdaki metnin temelini yürüyüş esnasında ses kaydı alıp ardından Gemini ile paylaşıp bir blog içeriğine çevirdim. Şimdi de doğum günümü kutladığım, ihtiyacım olan kaçış hafta sonunu yaşadıktan sonra düzenliyorum. Bir de o yürüyüşü yaptıktan sonra sahilde güzel bir Türk kahvesi keyfi yapmak için mola verip düşüncelerine çok değer verdiğim mentorüme sahilde çekilmiş bir fotoğrafımı ve kendisine bu yılki destekleri için teşekkürlerimi gönderdim. Bana iyi dinlenmem, kafamı boşaltmam için daha önce tavsiyeler verirken yürüyüş esnasında podcast dinlemeyi bırakmamı söylediği için fotoğrafı gönderirken sadece SoundCloud dinlediğimi yazmıştım. Cevap gecikmedi, SoundCloud da dinleme ve geride kalan yılı değerlendirip notlar al dedi. Kahvenin üzerine bu kez Suadiye tarafına yürüyüp bir de 2025’i genel olarak gözden geçirdim. O kişisel değerlendirmeyi bir kenara bırakacak olursak, yapılacak ufak molaları es geçmemek gerektiği, sevdiğin kişilere ve şeylere ayıracağın vaktin verimlilik olarak döneceğini unutmamak lazım. Yol da maç da uzun, o yüzden zamanı iyi yönetmek lazım. Bu satırları yazdığım Pazar öğleden sonrasında, kafamda hala acaba iş maillerime bakıp haftaya temiz mi başlasam sorusu varken kendime bu öğütle kapatayım: 2026 nicelik değil, nitelik senesi olsun, anladın sen ;)

Bir hafta sonu kaçamağı hatırası 

Gözlüğü ters tak ama kafaya bir şey takma :)

PS. Bu yazının oluşmasında bana eşlik eden Flunk - Down idi. Güzel bir keşif oldu.

26 Kasım 2023 Pazar

Belgrad'a Gittim ama Ne Gidiş

Dört günlük Belgrad workshop’ını takiben Cumartesi ve Pazar dinlendikten sonra ziyaretimin bir Z raporunu alalım bakalım…


Deneyimlere çıkardığımız dersler ve kazanımlarımızla zenginleşmek olarak bakıyorum. Şu workshop’un en önemli deneyimini de daha yolun başında elde ettim. 8:25’teki Belgrad uçuşum için 4:30’da kalktım, aracıma benzin alıp yol bilgisayarını da 90 km’ye sabitledikten sonra Sabiha Gökçen Havalimanı’nda bir park yeri bulup 4 günlük ödemesini yaptım. Güvenlik kontrolünden sonra pasaport kontrolü için sıra bana geldiğinde görevlinin “senin ne işin var burda?” deyip uçuşumun İstanbul Havalimanı’ndan olacağını söylemesi ile vücudumdan boşalan ter bana güzel bir ders aldırttı. Hiç yapmadığım işi yapıp sol şeritten “biraz hızlı” bir şekilde Anadolu’dan Avrupa’ya geçtim. Neyse ki uçuştan 3 saat önce havalimanında olacak şekilde yola çıkmıştım, yanlış havalimanında da olsam, kurala uymak işe yaramıştı.


Belgrad’a indiğimde kalacağım Hyatt otele gitmek için taksilerin beklediği yere gittim. İlk beş taksi kredi kartı ile ödememe izin vermedi ama altıncı taksi kabul etti, ben de onu seçtim. 




Yola çıkmadan önce, bu iki günü yol iki günü de toplantı şeklinde geçecek dört günlük workshop’u biraz da kafa olarak dinlenmem için fırsata çevirmek konusunda kendime öğütler vermiştim. Cep telefonumda Teams’i offline gözük, Outlook’u da bildirimleri kapa şeklinde ayarlasam da, sabah dokuz olmadan otelde olunca oda temizleninceye kadar “hadi biraz mailleri temizleyeyim de aklımda kalmasın” kafasıyla kendimi bir masada çalışırken buldum. Bu arada sabah 8:25’te İstanbul’dan kalkan uçağımın Belgrad’a 8:10’da inmesi de saat farkına alışmak konusunda ufak bir zorluktu. Odamı 11 gibi teslim aldıktan sonra hemen kendimi otelin yakınındaki AVM’ye atıp bir çevreyi gezdim, karnımı doyurdum ve sonra da Google Haritalar ile şehrin merkezine yürüdüm. Yürümekle bir sorunum olmadığı için gidişte sorun yaşamasam da vardığımda başlayan yağmur sıkıntı olmuştu. Üç tane kafeyi deneyip yer bulamayınca dördüncü kafede bir tahta sandalye bulup kitap ve kahve keyfi yapabildim. Vakitlice ve yağmur daha da şiddetini artırmadan otele döneyim diye düşündüm ama şemsiyem beni yol kenarından hızlıca geçen arabaların ıslatmasına karşı koruyamadı. Özellikle köprüden geçerken o otobüslerin yavaşlamaması, her seferinde pantolonumun ve botlarımın ıslanmasına sebep oldu. Odaya geçip saç kurutma makinasıyla ayaklarımı ısıtıp kendime geldim. Sonra yine bir mail temizliği ve ardından arkadaşlarla buluşup otelde yenilen akşam yemeği ile ilk gün bitti.



İkinci gün iş konularının yoğunlukla konuşulduğu bir ajandaya sahipti. O günün en güzel yanı öğle yemeği için gittiğimiz restoranda eski futbolcumuz Dusko Tosic’i görmek oldu. Kendisiyle bir fotoğraf çektirerek Belgrad seyahatimi ölümsüzleştirdim. Akşam yemeğe bir İtalyan restoranına gittik. Yemek gayet güzel, ortam da oldukça sıcaktı. Tabi ben içeride ceketimi çıkarmadan oturduğum için dışarı çıktığımızda gecenin yarısı soğuyan havada öyle bir titremeye başladım ki, adeta bacaklarım kontrolden çıktı. Neyse ki kimse görmeden hareket etmemle normale döndüm.



Üçüncü gün ajandamız daha hafifti. Ofisteki toplantı sonrası önce bir öğle yemeği yiyip ardından ekipçe yürüyerek bowling oynamaya gittik. İddialı olmadığım bir alanda keyif almayı seçtim. Bence bu tarz etkinlikler, ertesi gün insanların iş yerindeki duvarlarını kırması ve daha etkili iletişim kuran takımlar olması için çok faydalı, tabii ki ölçüyü de kaçırmamak lazım.



Son gün ise Black Friday’e denk geldi. 10:00’da odamı toparlayı check-out yaptıktan sonra yine otelin yakınındaki AVM’ye gittim. İlk günden farklı olarak bu kez sabahın erken saatlerinde müthiş bir kalabalık vardı. Özellikle Zara’daki kalabalık İstanbul’daki Zara ile kıyaslanacak cinstendi. Neyse ben de Okan için bir kıyafet, ev için de çikolatalar aldıktan sonra alışveriş görevimi de tamamlayarak önce otele sonra da havalimanına geçtim. Havalimanı demişken, nerede İstanbul’daki havalimanları nerede Belgrad’daki havalimanı. Bu konuda baya iyi olduğumuzu bir kere daha gözlemledim. Gelirkenkinin aksine, bu kez 14:45’te bindiğim uçağım 18:30’da İstanbul’a indi. Cuma trafiği ile 1 saat 15 dakika’da eve vardım ve o heyecanlı hediye takdim etme ve başımdan geçenleri aktarma seansı sonrası normal hayatımıza geri döndüm.  




14 Temmuz 2019 Pazar

Yepyeni Fidelerimi Sulamaya Başladım


Bir hafta önce Teos’tayken aklımda yakın geçmişte yaşadığım bir tecrübe ve onun bitmek tükenmek bilmeyen iç değerlendirmesini yaşarken, bir hafta sonra, yani şimdi onu geride bırakıp sonrasında beni nelerin beklediğine dair kafa yormaca ve iyi şeyler umut etme durumundayım. Tatil nedeniyle eşimin ve oğlumun uzakta olduğu bu iki hafta sonunda ben annemlerle her zamankinden fazla yakınken iç dünyamda da bu gelgitler yaşanıyor.


Bakarsan iki gelgitin de ortak yönü işle ilgili olması. İş yaşam dengesinin bu derece yoğun yaşandığı günümüz dünyasında bu dengenin ya da dengesizliğin tam ortasında biri olarak iş dışı aktivitelerle kafamı meşgul etmenin bana en iyi gelecek şey olduğunu hissediyorum. Bu doğrultuda ufak tefek çalışmalar yapıp gelecekte olgunlaşacak ve meyve verecek olan ağaçlarımın tohumlarını ekip onları suluyorum.


Biraz açacak olursam, geçen hafta yazlığa gelirken yolda yeni açacağım blogların isimlerini kontrol edip kafamdaki alternatiflerden en uygun olanları belirledikten sonra 5 tane yeni blog sayfası yarattım. 2007’den beri bazen yoğun bazen seyrek, bazen kendi emeğimle, bazen de alıntı ve çalıntılarla (bunu da kabul etmek, emeğe saygı göstermek gerekir) www.VolkanYorulmaz.blogspot.com üzerinde yazıp paylaşıyorum. 


Beni bilen bilir, bir iş yaparken o konu hakkında çok okur çok araştırırım. Blog dünyasına girdiğimde başarılı bir bloğun spesifik bir konuda içerikler sunması gerektiğini yerli ve yabancı kaynaklardan okudum ama kendi adımdaki bloğumda maalesef tek bir konu hakkında yazmayı başaramadım, yeri geldi bankalarla mücadelemden, yeri geldi kişisel gelişim ve kariyer tecrübelerimden, bazen ailevi konulardan, bazen de okuduğum kitaplardan hoşuma gidip de altını çizdiğim satırlardan bahsettim.

Şimdilerde ise bir yol ayrımındayım. Artık buradan, yani VolkanYorulmaz.blogspot.com’dan bana özel deneyimlerimi paylaşmaya devam ederken aşağıda bahsettiğim 5 blog’da ise spesifik olarak belirli konulara yoğunlaşacağım. Bu bloglardan 3 tanesinde Türkçe, 2 tanesinde ise İngilizce içerik üreteceğim. Gelin size yeni fidelerimden ya da başka bir deyişle ürünlerimden bahsedeyim…



Sadece Hakkımı Aradım

Tüketici tecrübelerim ve haklı müşteri deneyimlerimle ilgili başımdan geçenleri www.sadecehakkimiaradim.blogspot.com üzerinden paylaşıp hem tüketicilere haklarını hatırlatacağım, hem de benzer durumlarda nasıl aksiyon almaları konusunda onlara yön göstereceğim.



Vergi Analisti

Vergi, benim 2007 yılından beri evime ekmek götürdüğüm, çalışıp para kazanmamı sağlayan alan. Ülkemizde de vergi mevzuatı hem sık güncelleniyor, hem de gri alanların çokluğu sebebiyle tartışmalara sebep oluyor. Ben de bu işi profesyonel olarak yapan, “serbest muhasebeci ve mali müşavir” ve “bağımsız denetçi” ünvanlarına sahip biri olarak kendimi güncel tutmak için okuduklarımdan anladıklarımı ve yorumladıklarımı www.vergianalisti.blogspot.com üzerinden paylaşacağım.



Vurgulananlar

Yazmayı seviyorum ama okumak da bana iyi geliyor. Okudukça yaşadığım olumsuzluklardan uzaklaştığımı hissediyorum, adeta okuduğum kitapların içindeki dünyalara adım atıp geride bırakmak istediğim tatsızlıklardan kaçıyorum. Bununla beraber, bir arşivcilik, bir güzellikleri kendime saklama gibi bir huyum da var. Çok güçlü bir belleğim de olmadığı için, kitaplarda beğendiğim, altını çizdiğim bölümleri saklayıp sonrasında tekrar okumak hoşuma gidiyor. Bu hem o kitaptaki hikayeye/mesaja beni ışınlıyor, hem de o dönemdeki hislerimi/hatıralarıma. İşte tüm bunları artık www.vurgulananlar.blogspot.com üzerinden paylaşacağım. “Vurgulananlar” adı size biraz garip, zorlama gelebilir; şöyle açıklayayım, kendime kitap okuma alışkanlığımı geliştirmek için Kobo ekitap okuyucu aldım. Bu cihazda bir bölümün altını çizmek istediğinizde, o bölümü seçince karşınıza “vurgula” ya da “not ekle” diye iki seçenek çıkıyor. İşte blog’uma verdiğim isim de buradan geliyor.



My Highlightz

Kitap okuma sevdamdan bahsetmişken, hem tüm kitapları Türkçe bulmak mümkün olmadığı hem de İngilizce’mi canlı tutmak istediğim için İngilizce okumaya da ciddi zaman ayırıyorum. Tabi yine yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü de kendime bol bol notlar alıyorum. İşte ingilice okuduğum kitaplardan hoşuma giden bölümleri artık www.myhighlightz.blogspot.com üzerinden yayımlayacağım. 


Özellikle kitaba başlamadan ya da satın almadan önce kitap hakkında yorumları merak eden okuyuculara sübjektif yorumlardan ziyade direk kitabın içeriğinden bölümler sunan www.vurgulananlar.blogspot.com ve www.myhighlightz.blogspot.com adresleri okuyucuların fikir sahibi olmasında çok faydalı olacaktır.



Unsmoke Your World

Dumansız gelecek hepimize iyi gelecek. Ben de bu konuda üstüme düşeni yapıp, insanları bilgilendirmeye, sigarayı bırakmalarına ya da riski azaltılmış ürünleri tercih etmelerine yardımcı olmaya çalışıyorum. Bu konuyla ilgili aldığım aksiyonları ve bilgilendirici içerikleri www.unsmokeyourworld.blogspot.com aracılığıyla insanlara sunmaya başladım. Tamamen kişisel bir faaliyetten hareket ederek birilerine faydamın dokunması için çalışmak beni motive ediyor.

İşte bugünlerde iş dışındaki enerjimi aktardığım yegane alanlar bu 5 blog sayfasından oluşuyor. Umarım sizler de kendinize göre birşeyler bulursunuz bu alternatifler arasından. Bu arada bu içeriği hazırlarken öyle bir yağmur yağdı ki, sanırım bu da gelecekteki bereketin işareti olsa gerek…

23 Mayıs 2019 Perşembe

Medium’da Ön Sayfada Olmak

Bir şeyler yazarken aldığım keyif benim için gerçekten çok büyük. Bir de o yazdıklarım birilerine ulaşıyorsa ve dokunuyorsa, işte o da apayrı bir keyif oluyor. Geçtiğimiz haftasonu PMI’ın sürdürülebilirlik raporunu okumuştum. Raporun içindeki Yunanistan örneği hoşuma gidince bunun üzerine bir şeyler yazıp Medium’da paylaşmıştım.

Dün akşam bu içerikle ilgili beni mutlu eden bir mail aldım:

Hi there,
Our curators just read your story, A Sustainable Tobacco Company and its Transformers in Greece, that you submitted for review. Based on its quality, they selected it to be recommended to readers interested in World and Environment across our homepage, app, topic pages, and emails.

You can also view stats for your story here.

Thanks for writing,
Your friends at Medium

Kaleme aldığım yazı Medium’un dünya ve çevre bölümlerinde ana sayfadan yayımlanacağını ilettikleri bu mai sonrasında içeriğin ilgili bölümlerin ön sayfasında olduğunu gördüm. Sonrasında da yüksek okunma sayısını izleyince oldukça mutlu oldum.
Bakalım sonraki içeriklerimde de bu başarıyı elde edebilecek miyim? Ne olursa olsun, keyif almak için yazmaya devam edeceğim.



İlgili içerik için:
http://volkanyorulmaz.blogspot.com/2019/05/a-sustainable-tobacco-company-and-its.html
https://medium.com/p/a-sustainable-tobacco-company-and-its-transformers-in-greece-80e6fe793e19?source=email-f7294ff203a4--writer.postDistributed&sk=2853ef26d07c127e1825c9d23e56b717

13 Ocak 2018 Cumartesi

The Subtle Art of Not Giving a F*ck

Mark Manson, a superstar blogger cuts through the crap to show us how to stop trying to be "positive" all the time so that we can truly become better, happier people.

For decades, we’ve been told that positive thinking is the key to a happy, rich life. "F**k positivity," Mark Manson says.

At its core,
The Subtle Art of Not Giving a F*ck is a book about finding what’s truly important to you and letting go of everything else. In the same way that he encourages limiting exposure to mindless distractions such as social media, television and technology, he encourages limiting concern over things that have little to no meaning or value in your life.

In an interview, Mark says, “If seeing things online or hearing things your co-workers say is really affecting you that much then you need to look at the values in your life. If your emotions are constantly being pushed this way or that way, and you feel like you’re never in control, it’s probably because you’re valuing a lot of the wrong things.”

More than a practical guidebook to choosing what’s important in our lives and what’s unimportant, it’s a brutally honest and much needed reality check about our personal problems, fears and expectations. It’s a bold confrontation of self, our painful truths, faults and uncertainties, without all the positive airy fairy fluff we’ve been spoon-fed to believe by self-help gurus.

Here are the notes I took from the book "
The Subtle Art of Not Giving a F*ck: A Counterintuitive Approach to Living a Good Life" by Mark Manson:



Our culture today is obsessively focused on unrealistically positive expectations: Be happier. Be healthier. Be the best, better than the rest. Be smarter, faster, richer, sexier, more popular, more productive, more envied, and more admired. Be perfect and amazing and crap out twelve-karat-gold nuggets before breakfast each morning while kissing your selfie-ready spouse and two and a half kids goodbye. Then fly your helicopter to your wonderfully fulfilling job, where you spend your days doing incredibly meaningful work that’s likely to save the planet one day.

There’s a saying in Texas: “The smallest dog barks the loudest.” A confident man doesn’t feel a need to prove that he’s confident. A rich woman doesn’t feel a need to convince anybody that she’s rich. Either you are or you are not. And if you’re dreaming of something all the time, then you’re reinforcing the same unconscious reality over and over: that you are not that.

Everything worthwhile in life is won through surmounting the associated negative experience. Any attempt to escape the negative, to avoid it or quash it or silence it, only backfires. The avoidance of suffering is a form of suffering. The avoidance of struggle is a struggle. The denial of failure is a failure. Hiding what is shameful is itself a form of shame.

We suffer for the simple reason that suffering is biologically useful. It is nature’s preferred agent for inspiring change. We have evolved to always live with a certain degree of dissatisfaction and insecurity, because it’s the mildly dissatisfied and insecure creature that’s going to do the most work to innovate and survive. We are wired to become dissatisfied with whatever we have and satisfied by only what we do not have. This constant dissatisfaction has kept our species fighting and striving, building and conquering. So no—our own pain and misery aren’t a bug of human evolution; they’re a feature.

Happiness is a constant work-in-progress, because solving problems is a constant work-in-progress—the solutions to today’s problems will lay the foundation for tomorrow’s problems, and so on. True happiness occurs only when you find the problems you enjoy having and enjoy solving.

This is the most simple and basic component of life: our struggles determine our successes. Our problems birth our happiness, along with slightly better, slightly upgraded problems.

People who become great at something become great because they understand that they’re not already great—they are mediocre, they are average—and that they could be so much better.

If suffering is inevitable, if our problems in life are unavoidable, then the question we should be asking is not “How do I stop suffering?” but “Why am I suffering—for what purpose?”

Dave Mustaine, whether he realized it or not, chose to measure himself by whether he was more successful and popular than Metallica. The experience of getting thrown out of his former band was so painful for him that he adopted “success relative to Metallica” as the metric by which to measure himself and his music career. Despite taking a horrible event in his life and making something positive out of it, as Mustaine did with Megadeth, his choice to hold on to Metallica’s success as his life-defining metric continued to hurt him decades later. Despite all the money and the fans and the accolades, he still considered himself a failure.

If you want to change how you see your problems, you have to change what you value and/or how you measure failure/success.

When we have poor values—that is, poor standards we set for ourselves and others—we are essentially giving fucks about the things that don’t matter, things that in fact make our life worse. But when we choose better values, we are able to divert our fucks to something better—toward things that matter, things that improve the state of our well-being and that generate happiness, pleasure, and success as side effects. This, in a nutshell, is what “self-improvement” is really about: prioritizing better values, choosing better things to give a fuck about. Because when you give better fucks, you get better problems. And when you get better problems, you get a better life.

Imagine that somebody puts a gun to your head and tells you that you have to run 26.2 miles in under five hours, or else he’ll kill you and your entire family. That would suck. Now imagine that you bought nice shoes and running gear, trained religiously for months, and completed your first marathon with all of your closest family and friends cheering you on at the finish line. That could potentially be one of the proudest moments of your life. Exact same 26.2 miles. Exact same person running them. Exact same pain coursing through your exact same legs. But when you chose it freely and prepared for it, it was a glorious and important milestone in your life. When it was forced upon you against your will, it was one of the most terrifying and painful experiences of your life. Often the only difference between a problem being painful or being powerful is a sense that we chose it, and that we are responsible for it.

We don’t always control what happens to us. But we always control how we interpret what happens to us, as well as how we respond.

The point is, we are always choosing, whether we recognize it or not. Always. It comes back to how, in reality, there is no such thing as not giving a single fuck. It’s impossible. We must all give a fuck about something. To not give a fuck about anything is still to give a fuck about something. The real question is, What are we choosing to give a fuck about? What values are we choosing to base our actions on? What metrics are we choosing to use to measure our life? And are those good choices—good values and good metrics?

We are responsible for experiences that aren’t our fault all the time. This is part of life. Here’s one way to think about the distinction between the two concepts. Fault is past tense. Responsibility is present tense. Fault results from choices that have already been made. Responsibility results from the choices you’re currently making, every second of every day. You are choosing to read this. You are choosing to think about the concepts. You are choosing to accept or reject the concepts. It may be my fault that you think my ideas are lame, but you are responsible for coming to your own conclusions. It’s not your fault that I chose to write this sentence, but you are still responsible for choosing to read it (or not).

It’s worth remembering that for any change to happen in your life, you must be wrong about something. If you’re sitting there, miserable day after day, then that means you’re already wrong about something major in your life, and until you’re able to question yourself to find it, nothing will change.

Improvement at anything is based on thousands of tiny failures, and the magnitude of your success is based on how many times you’ve failed at something. If someone is better than you at something, then it’s likely because she has failed at it more than you have. If someone is worse than you, it’s likely because he hasn’t been through all of the painful learning experiences you have.

Fear and anxiety and sadness are not necessarily always undesirable or unhelpful states of mind; rather, they are often representative of the necessary pain of psychological growth. And to deny that pain is to deny our own potential. Just as one must suffer physical pain to build stronger bone and muscle, one must suffer emotional pain to develop greater emotional resilience, a stronger sense of self, increased compassion, and a generally happier life.

Life is about not knowing and then doing something anyway. All of life is like this. It never changes. Even when you’re happy. Even when you’re farting fairy dust. Even when you win the lottery and buy a small fleet of Jet Skis, you still won’t know what the hell you’re doing. Don’t ever forget that. And don’t ever be afraid of that.

When I was in high school, my math teacher Mr. Packwood used to say, “If you’re stuck on a problem, don’t sit there and think about it; just start working on it. Even if you don’t know what you’re doing, the simple act of working on it will eventually cause the right ideas to show up in your head.” During that early self-employment period, when I struggled every day, completely clueless about what to do and terrified of the results (or lack thereof), Mr. Packwood’s advice started beckoning me from the recesses of my mind. I heard it like a mantra: Don’t just sit there. Do something. The answers will follow. In the course of applying Mr. Packwood’s advice, I learned a powerful lesson about motivation. It took about eight years for this lesson to sink in, but what I discovered, over those long, grueling months of bombed product launches, laughable advice columns, uncomfortable nights on friends’ couches, overdrawn bank accounts, and hundreds of thousands of words written (most of them unread), was perhaps the most important thing I’ve ever learned in my life: Action isn’t just the effect of motivation; it’s also the cause of it. Most of us commit to action only if we feel a certain level of motivation. And we feel motivation only when we feel enough emotional inspiration. We assume that these steps occur in a sort of chain reaction, like this: Emotional inspiration → Motivation → Desirable action If you want to accomplish something but don’t feel motivated or inspired, then you assume you’re just screwed. There’s nothing you can do about it. It’s not until a major emotional life event occurs that you can generate enough motivation to actually get off the couch and do something. The thing about motivation is that it’s not only a three-part chain, but an endless loop: Inspiration → Motivation → Action → Inspiration → Motivation → Action → Etc. Your actions create further emotional reactions and inspirations and move on to motivate your future actions. Taking advantage of this knowledge, we can actually reorient our mindset in the following way: Action → Inspiration → Motivation If you lack the motivation to make an important change in your life, do something—anything, really—and then harness the reaction to that action as a way to begin motivating yourself. I call this the “do something” principle. If we follow the “do something” principle, failure feels unimportant. When the standard of success becomes merely acting—when any result is regarded as progress and important, when inspiration is seen as a reward rather than a prerequisite—we propel ourselves ahead. We feel free to fail, and that failure moves us forward.

Promise yourself that you will assume that you are the root of your problems next time you get upset. Just try on the idea and see how it feels.

The point is this: we all must give a fuck about something, in order to value something. And to value something, we must reject what is not that something. To value X, we must reject non-X. That rejection is an inherent and necessary part of maintaining our values, and therefore our identity. We are defined by what we choose to reject. And if we reject nothing (perhaps in fear of being rejected by something ourselves), we essentially have no identity at all.

Honesty is a natural human craving. But part of having honesty in our lives is becoming comfortable with saying and hearing the word “no.” In this way, rejection actually makes our relationships better and our emotional lives healthier.

Conflict is not only normal, then; it’s absolutely necessary for the maintenance of a healthy relationship. If two people who are close are not able to hash out their differences openly and vocally, then the relationship is based on manipulation and misrepresentation, and it will slowly become toxic. Trust is the most important ingredient in any relationship.

Trust is like a china plate. If you break it once, with some care and attention you can put it back together again. But if you break it again, it splits into even more pieces and it takes far longer to piece together again. If you break it more and more times, eventually it shatters to the point where it’s impossible to restore. There are too many broken pieces, and too much dust.

The big story for me personally over the past few years has been my ability to open myself up to commitment. I’ve chosen to reject all but the very best people and experiences and values in my life. I shut down all my business projects and decided to focus on writing full-time. Since then, my website has become more popular than I’d ever imagined possible. I’ve committed to one woman for the long haul and, to my surprise, have found this more rewarding than any of the flings, trysts, and one-night stands I had in the past. I’ve committed to a single geographic location and doubled down on the handful of my significant, genuine, healthy friendships. And what I’ve discovered is something entirely counterintuitive: that there is a freedom and liberation in commitment. I’ve found increased opportunity and upside in rejecting alternatives and distractions in favor of what I’ve chosen to let truly matter to me.

1 Ağustos 2017 Salı

Philip Morris’te 4 Yılı Devirdim

Güzel insanlarla, güzel bir ortamda hakettiğinin karşılığını maddi ve manevi alarak çalıştığın zaman saatler, günler, haftalar ve yıllar ne kadar da hızlı geçiyormuş.

Bugün Philip Morris camiasındaki 4.yılımı dolduruyorum. Serviste işe gitmekte olduğum şu an, cep telefonumdan bu satırları yazarken geride kalan 4 yılda biriktirdiğim deneyimlerin ve dostlukların hazinesini düşünerek kendimi, çok şükür, şanslı hissediyorum.

Önceki iş yerlerimde, ki hem PwC hem de GM benim bugüne gelmemde önemli pay sahibidir, 3 yıllık çalışma süresini (kendi tercihimle) aşamamıştım. Ne mutlu bana ki Philip Morris’te bu süreç çok daha hızlı, keyifli ve öğretici geçti.

Umarım bu ortam hep böyle güzel devam eder ve ben de buradan emeklilik için ayrılırım.

Sevgiyle,

İlk Kutlama LinkedIn'den Geldi
Facebook Artık İş Yıl Dönümlerini de Kutluyor

13 Temmuz 2017 Perşembe

Come to Beşiktaş


Bu sefer de instagram yerine blog'da paylaşayım. Come to Beşiktaş

Metin Hara Etkisi

Bugünlerde her ortamda gündem Metin Hara ve Adriana lima ilişkisi. Bazıları reklam aşkı diyor, bazıları ise adam nasıl da tavladı diye sorguluyor. Bense zamana ve kendi hallerine bırakmayı tercih ediyorum.

Madem öyle niye bu içeriği hazırladın derseniz, benim olayım biraz daha farklı derim. İki konu var paylaşmak istediğim:

Birincisi; Metin Hara şu ara o kadar popüler ki bunu kullanmak isteyen 3. kişiler de son derece yaratıcı şekilde faaliyetlerini sürdürüyorlar. İşte onlardan biri de Hepsiburada.com. Bakın açılış sayfasında bizi nasıl karşılıyorlar:


İkincisi; blog sayfam ile ilgili. Daha önce ben de Metin Hara'nın kitabını okuyup, eğitimine katıldım. Açıkçası onu dinlemek, yazdıklarını okumak benim hoşuma gidiyor. Bazıları Metin Hara üzerinden bugünlerde "kişisel gelişim" konseptini de eleştiriyor olsa da ben buna içten inanıyorum. Her neyse, daha önce okuduğum kitap ve katıldığım eğitimi blogumdan paylaşmıştım.

Eğitime ilişkin içerik:
http://volkanyorulmaz.blogspot.com.tr/2017/01/metin-hara-ile-dusunce-gucu-egitimi.html

Kitaba ilişkin içerik:
http://volkanyorulmaz.blogspot.com.tr/2016/03/metin-haradan-geriye-kalanlar.html

Bu iki içerik, Metin Hara'nın özel hayatı ile gündeme gelmesini sonrasında oldukça fazla okunmaya başladı. Merak edip son durumu kontrol ettiğimde bugün itibarıyla en çok okunan içeriklerin yukarıda bahsettiğim iki konu olduğunu gördüm.


Bu rüzgar ne kadar gider ya da bu ilişki nasıl devam eder bilinmez ama bugün için Metin Hara ve Adriana Lima ilişkisi gümbür gümbür giderken arkalarına takılanları da sürüklemeye devam ediyor.

7 Ekim 2016 Cuma

Hem Öğrendim Hem de Paylaştım

3 yıl önce Eylül ayında "7 Yılda Öğrendiğim 7 Şey" diye ilk olarak yazdığım, geçen yıl güncelleyerek "8 Yılda Öğrendiğim 8 Şey" diye yayımladığım, ve bu yıl ise "9 Yılda Öğrendiğim 9 Şey" olarak bugün itibarıyla en güncel haline dönüştürdüğüm paylaşımımı Eylül 2016'da bloğumda ve Linkedin'de paylaşmıştım:

http://volkanyorulmaz.blogspot.com.tr/2016/09/9-ylda-ogrendigim-9-sey.html

https://www.linkedin.com/pulse/9-y%C4%B1lda-%C3%B6%C4%9Frendi%C4%9Fim-%C5%9Fey-volkan-yorulmaz?trk=mp-author-card

Geçtiğimiz günlerde bu içeriği Hürriyet Yazarkafe ile paylaştım ve bugün kontrol ettiğimde Hürriyet okuyucularının "Eğitim ve İş Dünyası" alanında en çok okuduğu içerik olduğunu gördüm. Zirvede olmak güzel, umarım zaman paylaşacak güzel şeyleri karşımıza çıkarmaya devam eder...

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Yine Pazartesi Sendromunu Yendim

İzinli olarak geçen bu Pazartesi sendromunu yendiğim günleri pek bir seviyorum. Pazar akşamından ayrı bir keyifli oluyorum ve bu ertesi güne de yansıyor. 30 Ağustos ile birleştirdiğim hatta 31 Ağustos'u da izinlerime ekleyip, hızımı almışken 1 ve 2 Eylül tarihlerine de İstanbul'da eğitim planlayarak tam bir hafta kendimi ofisten uzak tutma gibi sinsi (!) planları hayata geçirdiğim bir dönemdeyim.

Sabah vücut saatim alarm kapalı olsa da beni 6 da uyandırsa da bugün ajandamda her zamankinden farklı şeyler vardı. Akşamdan tozunu alıp lastiklerini şişirdiğim bisikletimle Bostanlı sahilde egzersiz ve keyif karışımı bir sürüş yapıp, ardından basketbol sahasında ter atmaya yöneldim. Okan'ın annesiyle okula gittiği haberi ulaşınca ben de eve gidip duş aldım ve sonra günün geri kalanına eşimle başbaşa devam ettim. Önce dışarıda kahvaltı, ardından vapurla Pasaport, orada bir kahve keyfi derken öğleden önce soluğu Kemeraltında aldık. Biraz çarşı geçtikten sonra Kemeraltı Balıkçısı'nda balık yiyip bunu yakmak için Alsancak'a yol aldık. Vapurla karşıya geçip okulunda uyuyan Okan'ı aldıktan sonra rutin kontrol için doktoruna götürdük. Sonra da alışverişimizi yapıp eve geldik.

Bu satırları yazarken aklıma ilkokulda verilen yaz ödevlerindeki yaptıklarınızı yazın görevi geldi. Tatildeyken pekçok şeyi özgürce yapma fırsatı bulunca insan sevinip paylaşmak istiyor :) Neyse bu uzun yapılanlar listesi evde yenen akşam yemeği sonrası bir kez de Okan ile onun ilk basketbol deneyimi için tekrar sahaya gitmemizle devam etti. Şimdi de eşimin hazırlayacağı buzlu kahve ve bloglama aktivitesiyle sürüyor.

Yaşasın sendromsuz Pazartesi, varolsun birikmiş izinler...





18 Haziran 2016 Cumartesi

İyi Yazmak, İyi Yaşamak

Stephen King'in "İyi yazar olmak için ne gereklidir?" sorusunu uzun uzun cevapladığı çok satan kitabı "On writing"de sadece yazarlar için değil, "Şu hayattan zevk almayı, her şeye rağmen dolu dolu yaşamayı unuttuk be arkadaş" diyenler için de pek çok tavsiye bulunur.

Bir filmi hangi ruh hali içinde izlerseniz, bir kitabı hangi ruh halinde okursanız, bir arkadaşınızla hangi ruh hali içinde dertleşirseniz, oradan alacağınız “kıssadan hisse” de o yönde olur ya...
“Yazarlara tavsiyeler”i “hayata dair tavsiyeler” olarak ele alsak...

Bakın sözlerin okurken “yazmak” yerine “yaşamak” kelimesini koyduğunuzda neler oluyor...

King, “Televizyonu kapatın” der. Kapatın sahi. En azından bir süre. Birbirinin aynı diziler, programlar, izleyene “kafa pelteleşmesi” haricinde zerre etkisi olmayan hareketli görüntüler...

“Bir araba cümle kurup hiçbir şey söylememek” tipi ahkam kesmeler...
Hayatınıza bir lokma katkısı olmayacak ama ne varsa orada. Kapatın gitsin.

“Başkalarını memnun etmeye çalışmayın” der.
Önce kendiniz için yazmanızı salık verir.

Bencilce, egoistçe bir “kendin için yazmak” değil bu...

Önce kendinizi, kendi akıl sağlığınızı ve ruh halinizi düşünerek yaşadığınızda, çevrenizle ilişkileriniz, işleriniz daha iyi yürümüyor mu?

"Biri gibi yazmaktan kaçının, dolaylı anlatımlardan da...” diye ekler.

Doğru, biri gibi yaşamaktan, taklitten, kopyadan, altı doldurulmayan kavramlardan, donanımsız ama büyük laflar eden, büyük işlerin altına giren insanlardan, kim, ne fayda görmüş?

“Yazmak, para kazanmakla, şöhret olmakla ilgili değildir, sevgili bulmaya yaramaz, arkadaşlık kurmanıza aracı olmaz. Yazmak sihirdir. Su, hayat için ne demekse, yazmak da yaratıcı sanat için odur. Su, bedavadır, için...” der.

King, “Ara verin” der...
“Okuyun, okumak için zamanınız yoksa, yazmak için de yoktur” der...

Başarılı herhangi bir yazara en çok sorulan sorudan da kaçamaz King.

Ona başarının anahtarını sorarlar, “Fiziksel olarak güçlü ve evli kalmak” şeklinde yanıt verir.
Esasında bu cevabı klişe bir soruyu kestirip atmak için verir fakat doğru olduğunu da söyler...

Fiziksel olarak güçlü kalmak, hareket etmek, bedenle birlikte akıl sağlığını da güçlendirir...
“Hayatınızı zorlaştırmayın, kolaylaştırın” der bir bakıma King.

Hayatın zor olması gerektiği yanılgısıyla yaşadığımız, “hak etmek” söz öbeğini çok yanlış yerden anladığımız için hayat bize zorluk vermiyorsa kendi zihninizde yaratırız zorlukları.
Korku, endişe, stres, hayatı kontrol etme çabası...

Zorluk üzerine zorluk üretiriz, elimizde malzeme kalmadığında ise çaresiz, umutsuz insanlara dönüşmüşüzdür...
Sonuç sürpriz değil: Belirli bir alandan çıkamayan, nefes alamayan, başka dünyaları, başka zevkleri, başka insanların varlığını göremeyen, kendi kendine sınırladığı o minicik kutudan çıkamayan insanlar ordusu...

Her şeyin daha kötü olacağına inanan, sadece şikayet eden, şikayet ettiği konuda harekete geçmeyen, hayatını değiştiremeyen ve dolayısıyla çevresini de değiştiremeyen insanlar ordusu...
Hava bedavadır soluyun!

İnsan, en yorgun, en güçsüz zamanlarında onu esir alan alışkanlıklarına sarılır.
Mesela yorgun, tükenmiş vaziyette işten eve geldiğinizde televizyonun düğmesine basmaktan başka enerjiniz olmadığını düşünürsünüz.

Başkalarını memnun etmeye çalışmaktan “Ben ne istiyorum, kendim için ne yapardım?” demeyi unutmuş olabilirsiniz.
Her hareketinizi “Başkalarının sizi nasıl anlayacağı” konusuna kafa yorarak düzenliyor olabilirsiniz.

King “Su bedavadır, için” diyor, bunu nefes alacak alan bırakmayanların, bunu yapamasa bile “Nefes alacak alan bırakamadığı algısı yaratanların” ülkesinde “Hava bedavadır, soluyun” biçiminde algılamak gerekir.
Temiz hava var. Temiz hava hep olacak. Bunu dünya üzerindeki hiçbir yaşayan varlığın elimizden almasına olanak yok.

Büyük değişimler, önce kendi hayatımızı değiştirdiğimizde gerçekleşmeye başlıyor.
Bunu her zaman akılda tutmak lazım.

Not: Yukarıdaki metin 17 Haziran 2016 tarihinde Hürriyet Gazetesi'nde Melike Karakartal'ın köşe yazısından alınmış ve ilham vermesi için paylaşılmıştır.

5 Şubat 2016 Cuma

Klavyemle Burdayım!

Efendim kayıtlara geçsin, 2 Şubat 2016 Salı akşamı itibariyle ipad'im için klavyeye sahip oldum. Artık, umut ediyorum ki, yolda geçen vakit başta olmak üzere daha rahat içerikler hazırlayabileceğim.

Blogum için içerik hazırlamayı ve bunları ziyaretçilerimle paylaşmayı seviyorum. Son dönemde günlük ziyaretçi sayımın tahmin ettiğim, hatta önceden tecrübe ettiğim, rakamların çok üzerinde olması benim için memnuniyet verici. Umarım bu şekilde devam eder...

Madem Şubat ayının ilk içeriğini giriyorum, genel olarak yeni yıla ilişkin ilk değerlendirmemi de yapayım. Yıl çok ama çok yoğun başladı. İlk bir ay öyle yoğunduki rutinin dışında işlerle uğraşmaktan rutin işlerde ne aşamadayız takip etmekte zorlanır oldum. Bunun yanında yıl bereketli de başladı, umarım hedeflediğim finansal başarılara da ulaşacağım bir yıl olacak, hatta Demek Akalın'ın şarkısındaki gibi "Olacak Olacak!".

Şimilik benden bu kadar, Şubat ayının dergilerini haftasonundan ipad'ime yükledim, şimdi keyifle onları okuma vakti...

PS. Klavye için ilk izlenimim 10 numara 5 yıldız. Akıyor...

21 Kasım 2015 Cumartesi

İlginize Teşekkürler! İyi İçerik Ödüllendirir...

Herkesin ya da genelin ilgisini çekebilecek ortak bir nokta bulup onunla ilgili iyi içerik sunarsanız illa ki ulaşma istediğiniz hedef kitleye ulaşırsınız. Dün bireysel emeklilik sistemiyle ilgili çok dillendirilmemiş kritik noktalara ilişkin hazırlamış olduğum içeriği takipçilerime sunduktan sonra aldığım sözlü ve yazılı geri dönüşlerden iyi bir okuyucu sayısına ulaştığımı tahmin etmiştim. Bu sabah itibariyle blogger'dan istatistiklere baktığımda sevindirici sonucu gördüm.

Dünkü ziyaretçi sayım hiç de fena değilmiş. Bu seviyeye reklamsız, promosyonsuz sadece ilginizi çekebileceğini düşündüğüm içerikle ulaşmak memnuniyet verici. Bundan sonra da nitelikli bilgi ile birlikte olmak dileğiyle...

Yeri gelmişken içeriği (belki bir kez daha) incelemek isterseniz buyrun:
http://volkanyorulmaz.blogspot.com.tr/2015/11/bireysel-emeklilik-sisteminde-kritik.html

Google adsense

Analytics